Cumhuriyet Makbul Çocukluk Rollerine Milli Olanları Ekledi

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan’la Türkiye’de devletin ve çocuğun birbirine bakışını, Birinci Meclis’le çocuk arasında nasıl bir gönderme bulunduğunu, 23 Nisan kutlamalarını konuştuk.

Öztan Cumhuriyet öncesinden başlayarak devletin çocuk algısının değişimini örnekler üzerinden anlattı, ilk “Andımız”dan “çocuklara armağan” edilmesine, kutlama kalıplarından işlevine kadar 23 Nisan tarihli bir resmi tüm yönleriyle tasvir etti.

Türkiye’de devletin çocuklara bakışı nedir? Bu bakışın ideolojik temelleri nereye gidiyor?

Devletin çocukları “keşfedişi” aslında çok uzun bir tarihe sahip değil. Osmanlı toplumunda Tanzimat dönemine kadar çocuğun sosyo-politik açıdan görece “farklı” ve “müstakil” bir konumu olmadığı söylenebilir.

19. yüzyılda İmparatorluğun İstanbul, Selanik gibi merkezlerinde Avrupa ile sosyo-ekonomik ilişkilerin gelişmesi ve orta-sınıf olarak adlandırılabilecek bir zümrenin yavaş yavaş ortaya çıkmasıyla birlikte çocuklara özel ilgi gösterilmeye başlandığı aşikâr. Zaten çocuklara yönelik bilimsel ve edebi eserlerin yazılmaya başlaması da ekseriyetle aynı döneme, 19. yüzyılın ikinci yarısına denk düşer.

Devletin sosyo-politik kaygılarla çocuk eğitimine ve himayesine eğilmesi de bahsi geçen toplumsal değişimle paralellik arz eder. II. Mahmut’un talim-i sıbyan hakkındaki fermanı bir kenara bırakılırsa, çocuk eğitimi alanındaki ilk kapsamlı yenilik 1845 tarihli Sultan Abdülmecit’in sıbyan okulları ile ilgili Hatt-ı Hümayunu’dur. Bunu 1869’da Fransız eğitim sistemi incelenerek oluşturulan sınıflandırma sistemini temel alan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi takip eder.

II. Abdülhamit devrinde siyasal iktidarın cisimleştiği sultanın çocuklara “velinimet-i biminnet” sıfatı ile “tüm yurdun babası” olarak sunulduğu görülür. Burada koruyan, gözeten ve şefkatle saran bir sultan imgesi ve ona itaat etmekle mükellef çocuklar mevzu bahistir.

Aynı dönem devletin sağlık ve eğitim politikalarıyla “modern devlet”e dönüşmeye/topluma nüfuz etmeye başladığı zaman aralığına denk düşer. Bir nevi “prestij” kurumu olan Hamidiye Etfal Hastanesi ve Darülhayr-ı Âli bu çerçevede düşünülmelidir.

İlk değişim ne zaman görülüyor?

II. Meşrutiyet’in ilanıyla beraber siyaseten “makbul” iktidar tanımı değişir. Meşrutiyetin “küçük yurttaşlar” olarak gördüğü çocuklar, artık II. Abdülhamit döneminin “sultana kayıtsız şartsız sadakat” düsturunu reddetmekle yükümlüdür. Sadakat duygusunun özdeşleştiği adres, mutlak monarşi değil bilakis anayasasıyla doğrudan meşruti yönetimdir. Fakat çocuklardan temel beklenti özünde değişmemiştir: “makbul otorite”ye itaat…

Balkan Savaşları’yla hız kazanan ulus-devletleşme süreci ise siyasal iktidar için çocukların yalnızca “yurttaş” değil “Müslüman – Türk” olarak da formüle edildiği bir döneme işaret eder.

Cumhuriyet?..

Cumhuriyetin çocuğa bakışı, sözü edilen sürecin bir devamıdır. Hal böyleyken çocuklar için itaat, lider kültü ve “cumhuriyetçi erdemler” çerçevesinde yeniden tanımlanmıştır.

Dolayısıyla geleneksel dürüstlük, çalışkanlık, itaatkârlık gibi “makbul çocukluk rolleri”ne “milli olanları” da eklenmiştir. Cumhuriyete yürekten bağlılık, her an savaşa hazır olma, yurdu için çalışma, yerli malı kullanma ve tasarruf etme vb…

Böylelikle çocukların “özne olma potansiyeli”ni açığa çıkarma gibi bir iddianın onların rejim ve iktidar karşısında nesneleştirilmesiyle neticelendiği görülür.

Devletin çocuklara yaklaşımının yansımaları toplumsal hayatımızda nasıl karşımıza çıkıyor?

Aslında devletin çocuğa yaklaşımında kullandığı temel parametrelerin doğrudan sosyolojik karşılığı var. Tıpkı devlet gibi ebeveynler de çocuklardan bir yandan “çocuk” olmalarını diğer yandan da “çocukça” davranmamalarını talep ediyor.

“Çocuk” olmanın burada karşılığı hem sevilecek bir şey hem de söz dinleyecek birer küçük varlık olmaları. “Çocukça davranmamak” ise sorumluluk sahibi olmak, “görevleri”nin farkında olmak anlamına geliyor daha çok. “Görev” kategorisi oldukça geniş… Vatana millete hayırlı olmaktan ailesine bağlılığa ve gerektiğinde onlara bakmaya uzanan bir yelpaze.

Tabii bu genel çerçevenin yanı sıra siyasal iktidarların çocuklar mevzu bahis olduğunda ebeveynlere sormaksızın hareket etme geleneğini tabanda olağanlaştıran bir yaklaşım söz konusu. Ebeveynler bu süreçte çocukların ve kendilerinin nesneleştirildiğini pek fark etmiyorlar. En net örnek belki de son 4+4+4 düzenlemesi.

Modern devletin “çocuk önce devlete aittir” önermesine karşı “dur” diyebilmek için ebeveynlerin ve çocuk eğitiminde mesul kadroların bakış açısının değişmesi şart. Unutmayalım, çocuklara halen okullardaki günlük toplanmalarında rahat-hazır ol komutlarıyla hitap ediliyor; itiraz eden veli ben görmedim.

Bir de çocukların bakış açısı var. Çocuklar devleti nasıl görüyor Türkiye’de?

Belki de yanıtlaması en zor soru bu. Zira, yetişkin kimliğiyle ve yetişkinliğe ait kılınmış analiz metotlarıyla çocukların algı dünyasına dair betimleyici ve tatminkâr cevaplar vermek mümkün değil.

Her şeyden önce muayyen bir zaman diliminde ve mekânda çocukların tümünü kucaklayan, köşeleri belli bir devlet algısından söz edemeyiz. Bu durum algılar söz konusu olduğunda temel bir ön kabuldür zaten.

Devletin bizatihi soyut bir kavram olması çocukluk özelinde meselenin ancak somutlaştırıldığı ölçüde anlamlandırılabildiği bir çerçeveye referans verir. Bu nedenle devlet ve siyasal iktidar ile kurulan ilişkinin Mustafa Kemal kültü üzerinden olması hiç de şaşırtıcı sayılmaz. Atatürk heykellerinin, lider resim ve fotoğraflarının (İsmet İnönü’yü dâhil ederek), bayrakların “iktidarı” ve “müesses nizamı” cisimleştirme işlevi oldukça belirgindir.

Çocuk edebiyatında rejimin sembollerinin ve inşa ettiklerinin çocuklarda ne denli hayranlık uyandırdığı üzerine kurgusal methiyeler mevcuttur. Buna ilaveten bilhassa erken cumhuriyet döneminde devletin gücünü temsil ettiğine inanılan görevlilerin kusursuzlaştırılması üzerinden rejimin övüldüğüne de şahit olunur. Örneğin yargıçlar hep doğru karar verir, öğretmenler hep en iyisini bilir, vs…

23 Nisan Birinci Meclis’in açılmasının tarihi aslında. Daha sonra çocuk bayramı vurgusuyla kutlanmaya başlanmasını nasıl okumak gerekir?

Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanan günün bu adla “ulusal bayramlar” arasına dâhil olması 12 Eylül sonrasına denk düşer. MGK 1981’de bayramlar ve tatil günlerinde yaptığı değişiklikle bayrama bugünkü adını verir. Ama elbette bunun ötesinde meselenin ilginç bir tarihi var.

Genç cumhuriyetin seçkinlerinin yeni rejim ile çocukluk arasında analoji kurduğunu biliyoruz. Bu benzerlik tesis etme çabasının en göze çarpan halleri, cumhuriyetin ilk yıllarında çocuklara verilen değerin ne denli “arttığına” dair kaleme alınan metinlerde mahfuzdur.

Örneğin Nafi Atuf (Kansu), cumhuriyetin çocuğa “müstakil bir değer” atfetmesi ile yeni rejim arasındaki “ilişkiyi” anlattığı satılarında, “yaşamasına ve gürbüzleşmesine engel olabilecek bütün bağlardan sıyrılan” ve “kendini bularak bünyesinin orijinalliğini göstermeye hazırlanan” Türkiye gibi Türk çocuğu da “kendi tabiatında yaşayan bütün kudretleri kullanabilme hürriyetine malik olmuştur” der.

Türk çocuğunun “gelişip güçlenmesi” ile “cumhuriyetin rüştünü ispatlaması” arasında imgesel boyutta tesis edilen bağın Büyük Millet Meclisi’nin açılışıyla çocuk bayramını nasıl çakıştırıldığını anlamada açıklayıcı gücü çok yüksek.

Bayram olmasının ilginç bir tarihi olduğunu söylediniz…

23 Nisan, yeni ulus-devletin ilk bayramı. Daha 1920’de Meclis’in toplanmasını takip eden ilk yılda 23 Nisan “milli bayram” ilan edilir. Fakat “milli hâkimiyet bayramı” olması için 1935’deki kanun değişikliğini beklemek gerekir.

Tabii bu eksende akla gelen soru “çocuk bayramı”nın nereden çıktığıdır. Çocuk bayramının mucidi aslında Himaye-i Etfal Cemiyeti’dir.

Cemiyet 1927’de 23 Nisan’ı “çocuk günü” ilan eder; 1929’dan itibaren ise 23-30 Nisan arası “çocuk haftası” haline getirilir. Fuat Umay, 23 Nisan programlarının genişletilmesi için kişisel uğraş da verecektir.

Böyle bir günün belirlenmesindeki temel amaç aslında cemiyete yapılacak yardımları teşvik etmek ve “çocuk meselesi”ne dikkat çekmektir. Zira, uzun süren savaşların bakiyesi olarak çok sayıda yetim-öksüz, bakıma muhtaç çocuk vardır.

Üstüne üstlük yeni ulus-devletin “beka meselesi” olarak gördüğü nüfus konusunda da doğum oranının yüksekliğine rağmen bilanço kötüdür. Çünkü doğum ve hemen doğum sonrasında çocuk ölümleri bilhassa taşrada fazladır.

Dolayısıyla sağlıklı doğumun gerçekleşmesi ve doğum sonrası bakımın rasyonalize edilmesi için Cemiyet maddi yardımlara muhtaçtır. Pul, rozet satışları, bağışlar ana gelir kalemleri içindedir ve 23 Nisanlar bu iklimde birer vesiledir.

Sonraki süreç nasıl gelişti?

1930’ların resmi ideoloji inşası sürecinde 23 Nisan’ların fonksiyonları netleşmeye başladı şüphesiz. Reşit Galip’in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönem bu açıdan da önemlidir.

1933’te kutlanan 23 Nisan bir başkaydı. Mustafa Kemal’in çocukları makamında kabul ettiği, kutlamaların genişletildiği bir tarihti bu. Reşit Galip’in elinden çıkan meşhur andımız da bu 23 Nisan’da çocuklarca okundu. O zaman ki metin şöyledir:

“Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.”

Bu anlattığım kutlama şekli sonrasında kalıplaşacaktır. Artık 23 Nisan’lar çocuklara “milli mesuliyetleri”nin anlatıldığı/hatırlatıldığı günlerdir. Aynı zamanda 23 Nisan’lar, zamanın sloganı “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle” iddiasının çocuklara taşındığı sembolik performanslardır. Şehirli çocuk – köy çocuğu, zengin çocuk – fakir çocuk ayrımını bir tehlike olarak görme ve fakat bunu Türklük bahsinde ortadan kaldırma arzusunun bir parçasıdır.

Kutlamalar o dönem de bu kadar popüler miydi?

Tüm bunlara rağmen 23 Nisan’ların tüm ülkede birden kitleselleştiğini söyleyemeyiz elbette. Adım adım gerçekleşecek çocuk bayramı olarak 23 Nisan’ın popülerlik kazanması… Bunda 1970’li yıllarda TRT’nin sürece dâhil olmasının etkisi de şüphesiz büyüktür. Dünyadan çocukları kutlamalara entegre etmek ve buradan çocukların paydaşı olduğu bir evrensellik tahayyül etmek iyi bir fikirdi, her ne kadar içselleştirilemese ve bugün eskisine oranla etkileyici niteliğini kaybetse de…

Cumhuriyetin 23 Nisan algısı nedir? Cumhuriyetin yaklaşımı toplumda/çocuklarda nasıl bir 23 Nisan algısı yarattı?

Cumhuriyetin makbul entelijansiyası, dediğim gibi, zaman içinde 23 Nisan’ı endoktrinasyon (beyin yıkama) sürecinin mümtaz bir parçası olarak seferber etti adeta. 23 Nisan vesilesiyle çocuklara rejime dair mutluluk ve hayranlık aşılama arzusu çok belirgindir. “Milli egemenlik” sadece saltanatın karşıtı olmakla tasvir edilir. Artık “eskiyi unutup yeni yola koyulma” zamanıdır.

Hasan Ali Yücel’in 23 Nisan şiiri bunu anlatır örneğin: “Yirmi üç Nisan…Yurdu koruyan/Yarını kuran/Sen ol çocuğum!.. Eskiyi unut/Yeni yolu tut/Türklüğe umut/Sen ol çocuğum!.. Bizi Kurtaran/Öndere inan/Sözünü tutan/Sen ol çocuğum!..”

Hal böyleyken 23 Nisan kutlamalarının Mustafa Kemal’in çocuklara bir “armağanı” ve rejime-Türklüğe dair bir “ayrıcalık/hususiyet” olarak lanse edildiğine tanık olduk. Bu eğilim genel hatlarıyla sürüyor bugün de…

İlaveten son dönemde 23 Nisan’ların kapitalist ekonomiye “ustaca” eklemlendiğini de görmek gerekir. 23 Nisan kutlamaları adı altında alışveriş merkezlerinde gerçekleştirilen etkinlikler, ebeveynleri çocuklarına hediye alma gününe çeviren reklamlar, vs…

Hâlbuki eğer gerçekten “çocuk bayramı”ndan söz ediyorsak bize unutturulan çocukları görmek gerekiyor, ötekileştirilen/”teröristleştirilen” çocukları…

Aslında 23 Nisan, çocuk hakları ve sorunları çerçevesinde bir dizi başlığın tartışılabildiği, çocukların kendilerini anlatabildiği kamusal bir etkinliğe dönüştürülebildiği ölçüde anlam kazanacak, yoksa bu formatıyla özgün bir yanı yok.

Yüce Yöney

Bianet

Yorum


işlemi tamamlayınız: