Hadi Oradan, Yobazlar!

Yaşam Kaya

Hangi tarihten başlasam şimdi bilemedim. İnsanlık dünyaya adım attığı andan itibaren kendisiyle konuşarak derdini anlatmaya başladı. İlk insan -ki şu an bebekler bile bunu yapıyor- kendi sesini duyarak duygularını, isteklerini dile getirdi. İnsan, dünyada yaşamak için mücadele verdikçe içinde bulunduğu koşulları sorguladı. Bu sorgulamalar birliktelik duygusunu ortaya çıkarırken, barbarlık narsist egoların vazgeçilmezleri arasında güncelliğini koruyor. Homosapiens’ten başlayarak şimdiye uzanan bir öykü anlatacağım sizlere. Öyle sıradan bir anlatıdan uzak…

Geçtiğimiz günlerde bir gazetede ve birçok gerici, yobaz sitede “Şehir Tiyatroları’nda Erotik Skandal” diye haber yayınlandı. Türkiye’nin en değerli yazarlarından Aziz Nesin’den Murathan Mungan’a, dünyanın tanıdığı Marco Antonio de la Parra’dan Joe Masteroff’a kadar hemen herkesi ‘sapkın, sapık, din düşmanı’ olarak tanıtılan haberi neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Hani öyle sıradan bir haber olarak algılamayın durumu. Ciddi ciddi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na aba altından sopa gösterme cürretini gösteren durumla karşı karşıyayız. Kadınların bacaklarının sahnede görünmesi, sol yazarların oyunlarının sahnede yer alması, yazarların cinsel hayatlarından yola çıkarak yapılan saldırılar, kadın olgusu üzerinden yürütülen karamalar haberde boy boy karşınıza çıkıyor. Ayrıca Necip Fazıl Kısakürek oyunlarının sözde Şehir Tiyatroları’nda yer almadığı vurgusuyla beraber, tüm üst mevkilere gönderme yapılıyor: Şehir Tiyatroları’na ayar verin!

Konuyu biraz anlattıktan sonra yazının ilk bölümüne dönebilirim artık. İlk insan dünyada varolduktan sonra mağaralara, taşların üstüne yaptığı eylemleri resmetti. Yaşamı bir hareket döngüsü içinde algılayan insan için, içinde bulunduğu ortamı tanımlamanın en basit yolu beden dilini kullanmak, duygularını sözcüklere dökmek olmuştur. Zaten ritüeller, toplu törenler aynı aktarımın ürünüdür. Yapılan eylemler insanların kültürlerini bizlere gösterdiği gibi, bundan tam 11 bin sene önce Türkiye’nin Urfa sınırında yer alan höyüklerde yapılan kazı çalışmalarında, dini inançlarını inandıkları değere göstermek için, kabilelerin tapınaklarda tiyatro gösterileri düzenlediklerini öğrendik. 11 bin sene önce insan kendi varoluş sürecini ortaya dökmek için ‘tiyatro’ sanatını keşfediyor. 11 bin yıl sonra ise kendi varoluşunu inkar eden yobazlarla ‘tiyatro’ yok edilmek isteniyor.

İlkel komün hayatıyla başlayan insanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar ‘tiyatro’ insanları aydınlatan, rahatlatan bir araç/amaç olmuş. Toplumların gelişimi, bilimin doğuşu hatta son dönemde ortalıkta dolaşan ‘demokrasi’ nutukları, tiyatronun gücü sayesinde başlamıştır. Neydi tiyatronun gücü hatırlayalım. Almanya’da dokuma işçilerinin dramını anlatan ‘Dokumcacılar’ oyunu Prusya’da bir isyana, devrime neden olmuş; Alman işçiler haklarını aramak için ölüme meydan okumuşlar. Neydi tiyatronun gücü devam edelim. II. Abdülhamit’in baskılarına dayanamayan bir grup insan, Namık Kemal’in ‘Vatan Yahut Silistre’ oyunundan çıkıp, “özgürlük istiyoruz” diyerek Dolmabahçe Sarayı’na yürümüş, II. Abdülhamit’i tahttan indirmek istemiş, bunun sonucunda hepsi canlarından olmuşlar. Neydi tiyatronun gücü hafızalara kazıyalım. İşçilerin zengin baronlar karşısında haklarını aramalarını sağlayan; töre kıskacına sıkışmış insanlara çıkış kapısı sunan; topluma zorbalıkları dayatanlara karşı çıkan; kültürlerin, dillerin yaşamalarına olanak tanıyan oyunları düşünelim.

Toplumun birincil silahı haline dönüşen sanat, özellikle tiyatro, gerici yobazların saldırılarına maruz kaldığında yukarıda sıraladıklarımı aklınıza mutlaka getirin. 2009 yılında bir minübüsün arkasında, sel sularının içinde sıkışarak hayatını kaybeden 9 işçi kadın, bugün unutulmuyorsa tiyatro sayesinde. 26 tane sapığın 13 yaşındaki kıza tecavüz ettiği ve serbest kaldığı bir ülkede tiyatro ‘sapık’ oluyorsa, vah halimize!

Tiyatronun ne olduğunu kavrayan bağnazlar için elbette tiyatro, susturulması gereken bir sanattır. Tiyatronun üzerinde baskılar arttıkça karalamalar, iftiralar karşımıza çokça çıkacak. Bu kadar çarpıklığın, haksızlığın insanları yıldırdığı bir dönemde William Hazlitt’ın söylediği cümleler her şeyi ne kadar da güzel özetliyor; “Tiyatrosu olan bir ülkede kötülükler, çirkinlikler, yanlışlıklar sürüp gitmez”.

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: