Karı-Koca İhanetlerinin Anatomisi: Anlamsız Konuşmalar

Üstün Akmen

2010-2011 sezonunda kurulan Tiyatroperest’in, 2011-2012 sezonunda izlediğimiz ‘Anlaşılmaz Konuşmalar/Speaking in Tongues’ı Avustralyalı Yazar Andrew Bowell’ın (1962) bir oyunu. İki bölümden ve üç parçadan oluşan bir oyun bu. Metnin ilk bölümünde iki çiftin (Pete-Sonja/Leon-Jane) ikinci bölüme koşut gelişecek, giderek birbirini tamamlayacak diyaloglarına tanıklık ediliyor. Çiftler, eşlerini ucuz birer otel odasında ‘kaçamak’ yaparak aldatmışlardır. Gelgelelim, çiftlerin sorunu sadece aldatmak, aldatma heyecanını duymak ya da aldatmaya teşebbüs etmek değildir ki!

O halde?

Küçük Neşe ve Mutluluk Anlarını Yakalamak

Yazar, yakın olanlarla kurulan bağlar bozulurken, yabancılarla kurulan sahte, derin ilişkilerin altını çizmeyi amaçlamıştır. İlk bölümde, dört karakter arasında yaşanan yabancılaşma süreci ve bu süreç içinde yaşanan inanılmaz benzerlikler vurgulanıyor. Komşusu Nick’in karısı Paula’yı aldattığını tamamen kadın içgüdüsüyle duyumsayan Jane tiplemesi, kopukluğu ve ahlaki kuralların değişimini tipik bir duygusal manzara çizerek gösteriyor. İkinci bölümde ise Nick, Neil ile Sarah’nın öyküleri ele alınmakta. Oyunun 3. parçasındaysa, Komiser Yardımcısı Leon’nun, John’un davranışlarından kuşku duyarak sorgulamasıyla gelişiyor.

İşte bu, suya tirit özetlememden de anlaşılabileceği gibi ve de Prof. Dr. Dikmen Gürün’ün Cumhuriyet’te söylediğince “Bir çeşit yap-boz bulmaca kavramı üstüne oturtulmuş bir kurgu” Bovell’ın biçemi. Yazarın bizzat kendisinin de ifade ettiği gibi, bir anlamda küçük neşe ve mutluluk anlarını yakalamaya çalışan ve anlamlı hayata özlem duyan, artmakta olan yabancılaşmaya karşı mücadele eden insanların tipik bir öyküsü.

Hakan Çimenser’ın Göstergesel Hüneri

Yaratıcı kadronun yaptıklarına sıra geldiğinde, öncelikle Ekin Tunçay Turan’ın çevirisinin yalın ve tiyatro diline gayet uygun olduğunu söyleyeceğim. Sonra işin reji kısmına geçeceğim. Geçerken, Yönetmen Hakan Çimenser’in oyunu iyi okuduğunu ve bu iyi okumadan dolayıdır ki, oyunu metinden sahneye taşırken göstergesel hünerini gösterdiğini, dramatik kurguyu iyi yakaladığına değineceğim. Sahne olaylarının bir bütün olarak, ancak devam ettikleri sürece var oldukları elbette pek bilinen bir olgu. Hakan Çimenser’in bu olgudan yararlanışının da başarılı olduğunu sözlerime ekleyeceğim. Gel gelelim, eleştirmenlik damarım kabarınca Sonja’nın barda körkütük sarhoş olduktan sonra, eve gelir gelmez nasıl ayıldığını sual edeceğim. Diğer taraftan Kerem Çetinel, gayet işlevsel bir sahne tasarlamış diyecek, oyunun ruhsal durumunun, gene Kerem Çetinel imzalı başarılı ışık tasarımı aracılığıyla seyirciye ulaşmakta olduğunu ifade edeceğim.

Sonra oyuncuların değerlendirmesine geçeceğim.

Oyunculuklara Gelinceee…

Kısa ve öz: Oyunculuklar birer birer ve hep beraber mükemmel!

Hem de öve öve bitiremeyeceğim düzeyde mükemmel.

Ahmet Varlı, Onur Özaydın, Zeynep Dinsel, Gözde Çetiner dörtlüsünün oyunculukları, pek çok ‘kıdemli’ye örnek gösterilebilecek mertebede mükemmel.

Ahmet Varlı, Onur Özaydın, Zeynep Dinsel, Gözde Çetiner coşku belleklerini belli yöntemlerle özdeşleşmeye bel bağlamaksızın harekete geçirmeyi ve sahnede inandırıcı özgün bir yoruma ulaşmayı başarmışlar. Sahne üzerindeki ruhsal ve bedensel (fiziksel) gerçeklikleri kusursuz… Anladığım kadarıyla, iç aksiyonları dördünün de fiziksel aksiyonlarında saklı. Bedensel gerçeklikten yola çıkarak ve belli aşamaları izleyerek ruhsal gerçekliği yakalıyorlar. Fiziksel aksiyonlarında, sahnenin bir çatışma üzerine kurulu olduğunun ayırtına pek güzel varmışlar.

Duyguların Depolandığı Duygu Bellekleri

Tüm bunları gerçekleştirirken imgelemlerinden (muhayyilelerinden) faydalanıyorlar. İmgelemlerini kullanmayı sağlayan, yani o imgelemleri besleyen kaynakları ise hiç kuşkum yok, coşku bellekleri… Coşku bellekleri; denedikleri, bildikleri, tanıdıkları duyguları depoluyor ve gerektiği anda/yerde bu duyguları yeniden ortaya saçıyor. Bu sayede sahne üstü gerçekliğini sağlamış oluyorlar. Leon ve Neil’de Onur Özaydın; Sonja ile Valerie’de Zeynep Dinsel; hem Jane, hem Sarah olarak Gözde Çetiner’in yanı sıra Pete’e, Nick’e, John’a can veren Ahmet Varlı, karakterlerin fiziksel yaşamlarını, o karakterlerin ruhsal yaşamlarının başladığı en derine ulaşana dek derinleştiriyorlar. Dördü de, yeteneklerinin ana yönelimlerini aramakta pek mahirler.

Böyle Oyunculuğa Ben Şapka Çıkartırım

Örnek isterseniz, Onur Özaydın, duygularına doğrudan, hiçbir hazırlık ya da destek olmadan ulaşmaya çalışırsa, özdeşleşeceği karakterlerin dokusunun nahif maddesini kavramakta zorlanacağının bilincinde. Zeynep Dinsel, rollerinin fiziksel yaşamına ilişkin maddi, fiziksel, somut çizginin sağlam desteğini aldığından olsa gerek, pek çok “kıdemli” meslektaşı gibi boşlukta hiç mi hiç salınmıyor, sallanmıyor, iyice belirginleştirdiği patika boyunca başarıyla ilerliyor. Ahmet Varlı’nın temel aldığı aksiyonlar, rollerini kurmasına en büyük yardımcı. Gözde Çetiner de öyle! Rollerinin fiziksel varlığında içtenlikle yaşarken, duyguları sürekli deviniyor. Sürecin içini daha da derinleştiriyor. Öyle ki, Jane ile Sarah’nın ruhlarında olup biteni anında hemen karşınızda izleyebiliyorsunuz.

Duygusal aktarımların doğru ya da yanlışlığı üzerine çok iyi kotarılmış bir oyun ‘Anlaşılmaz Konuşmalar’.

Oyunu izlerken laf sırası size de gelir, içinizden dahi olsa yanıtlarken ola ki bocalarım diye korkuyorsanız, (hele evliyseniz) önerim şu: Konuşmayınız, sadece konuşulanları dinleyiniz ve susunuz!


İstanbul Özlemi Sahnede ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’

Ziya Osman Saba’nın (1910-1957) sağlığında yayınladığı iki öykü kitabından biri olan ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ni  (Varlık Yayınları-1952) Hilmi Zafer Şahin kolaj yaklaşımını yeğleyerek hem oyunlaştırmış, hem de dramaturgisini yapmış. İyi ki yapmış, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolar (İBBŞT) yapımı olarak geniş halk kitlelerine Ziya Osman Saba’nın enfes bir duyarlılıkla betimlediği 1940’lı yılların İstanbul’unda gezinme olanağı sağlamış. Saba’nın İstanbul’a duyduğu özlemi, sevgiyi, daha ötesi saygıyı sahneye taşımış. O tarihlerde sadece Beyoğlu’nda yürüyen insanların değil, fotoğrafhanelerin vitrinlerini süsleyen çerçevelerin bile mesut insan fotoğraflarıyla dolu olduğu gerçeğini yozlaşan bilgi dağarcığımız için sağaltmış.

Hilmi Zafer Şahin Duyguları Yeniden ve Güzel Yoğurmuş

Saba’nın: “Bir zamanlar oturduğum semtlerin vapurları yine hep o hareket telaşı içindeydiler. İşte Kadıköy’üne kalkacak 6 vapurunun zili çalmaya başladı. İşte Boğaz’ın Anadolu sahilini yapacak 6.5… Bir zamanlar saniyeleri bile kıymetli olan bu kâh küsurlu, kâh küsursuz rakamlar şimdi benim için eski ehemmiyetlerini ne kadar kaybetmişler! Zil istediği kadar acılaşabilir, memur demir kapıyı kapamak tehdidini istediği kadar ileri götürebilir; ben artık o vapurların yolcusu değilim, benim oralarda artık kimsem kalmadı. Yüksekkaldırım’dan istediğim kadar oyalana oyalana çıkabilirim. Tünel’e varınca tramvay bekliyormuş gibi üzüntülü bir hal alarak tramvaya binenleri seyreder, sonra yayan gitmeye karar vermiş bir insan tavrıyla etrafı seyrede ede Galatasaray’a, Taksim’e kadar yürüyebilirim” gibi ve benzeri cömertçe ortaya saldığı duyguları Hilmi Zafer Şahin yeniden bir güzel yoğurmuş. Ziya Osman Saba’nın çocukluğundan aklında kalan ‘Neveser’ adlı vapura, kurban bayramı yaklaştıkça kesilmesine kıyamadığı kuzuya, yani duyduğu sevinçlere, küçücük mutluluklara etkileyici bir tiyatro dili kazandırmış.

Uğur Arda Aydın’ın ceketi kruvaze olsa n’oluuur, olmasa n’olur…

Oyunu sahneye koyan Can Doğan, Hilmi Zafer Şahin’in Ziya Osman Saba’dan damıttığı özü alınmış etkileri büyütmüş. Özü büyütmüş, altlarını çizmiş, olabildiğince yumuşak vurgulamış. Tiyatroyu, ne tiyatro ne de edebiyat olan ara bölgenin ötesine itmiş, aradığı ve bulduğu uygun çerçeveye oturtmuş. Esere, yazarın görüş noktasına en yakın köşesinden bakmaya çalışmış. Kısacası Can Doğan bu işi pek güzel başarmış. Mehmet Emin Kaplan, dekor tasarımında yapaylığı aşmış,  panoların ön ve arka yüzlerinin dokularıyla ve panolara düşen Ceylan Dökmen imzalı illüstrasyonların ruhuyla oyunun diline katkı sağlamış. Panolar, tekstin dokusu ve içeriğiyle bağdaşmış, kendi dilinde bir şeyler söyler hal almış. Işık tasarımında Fatih Mehmet Haroğlu, meslek yaşamında övünebileceği bir işe imza atmış. Kostüm Tasarımcısı Eylül Gürcan’a pek sözüm yok da, iyi düşünmüş iyi tasarlamış, gene de beni düşüncelere, araştırmalara salmış, sonuç itibariyle içimdeki sorunun içinden çıkamayınca zihnimde Uğur Arda Aydın’ın ceketi kruvaze olsa acaba daha mı dönemsel olurdu sorusunu yaratmış.

Mertol Şalt’ın Müzikleri

Mertol Şalt, tam anlamıyla ‘matluba’ uygun müzikler bulmuş buluşturmuş bir buçuk saat boyunca oyunun orasına burasına takmış. Biri Ziya Osman Saba’ya ait “Ha üç gün önce, ha beş gün sonra./Geldiğin gibi gidişin./Nereye gittiyse anan, baban,/Peşinden kardeşin” dizeleriyle başlayan, diğer ikisi Can Doğan tarafından yazılmış iki şarkıya pek güzel üç beste yapmış. Saba’nın şiirinde ve Doğan’ın şarkı sözlerini oluşturan sözcüklerin taşıdıkları seslerin değerlerini iyi saptamış ve heceleri taşıması gereken seslere göre iyi ayarlamış. Oyuncunun tonlamasını, sözcüklerin uzunluk ya da kısalıklarını dikkate almış.

Uğur Arda Aydın’ın Devinen Bedenini ve Sesini Havada Biçimlendirişi

En son, Adrian C. Mitchell’in ‘Fareli Köyün Kavalcısı’ adlı çocuk oyunundan anımsadığım Çağlar Polat, vatani eziyetini(!) bitirmiş, ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’nde fotoğrafçılığa başlamış(!). Oyunun karakterine can veren Uğur Ayda Aydın, gövdesiyle ruhu arasında, iç aksiyonu ve dışa dönük hareketleri arasında minicik, ama mini minnacık dahi uyumsuzluk bırakmamış. Bir alet gibi kullandığı gövdesini duygularının emrine salmamış, fizikselliğini bellediği doğru yoldan saptırmamış. Kahramanımıza güzel, zarif, yankılı, renkli, uyumlu bir sonuçla yaşam sağlamış. Devinen bedenini ve değişken sesini havada biçimlendirirken kum üzerine yazı yazan Saba Üstada fevkalade saygılı davranmış.

Uğur Arda Aydın, tıpkı Ziya Osman Saba gibi, sanatının malzemesini kendi içinden, kendi belleğinden çekip çıkarmış, metnin önerdiği kurgusal kişiliğe göre bir anlatı dili yakalamış. Anlayacağınız, oluşturduğu anlatının içinde kendini çok, ama çok iyi harmanlamış.

İBBŞT repertuar kurulu ne yalan söylemeli, iyi iş yapmış.

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: