Tiyatro ve Devlet II

“İdeal Devlet”inde Sanata ve Tiyatroya Karşı Bir Düşünür Olarak Platon

Savaş Aykılıç

Geçen yazımızda (Tiyatro ve Devlet I) Antik Yunan Tiyatrosu ve demokrasi ilişkisini incelemiş idik. Bu yazımızda da (bir karşı görüş olarak) Platon ( MÖ.427-347) ve Tiyatro ilişkisine bir göz atacağız.

Platon’un tiyatroya karşı olması konusu onun sanat anlayışının bir sonucu ve devamı olduğuna göre; önce Platon’un sanat hakkındaki düşüncelerini kısaca özetlemekte yarar var.

“Platon’un sanata karşı tutumunun temelinde onun idea(lar) öğretisi ile akla ve erdeme dayalı bir (ideal) devlet düzeni anlayışı yatmaktadır. Platon, idea kavramında, doğruluk, iyilik ve güzellik ilkelerini gördüğü için, sanatı da doğru, iyi ve güzelle ilintisi bakımından incelemiştir.

Platon’a göre, sanatsal yaratı, (sanatçının tanrısal bir esinle yarattığı) bilinçli bir çaba olmadığı için, akla aykırıdır, görünen gerçeği (sadece)taklitle yetindiği için asal gerçeğe uzak düşer. Sanat, heyecanları (tutkuları) körüklediği için ruh ve akıl sağlığına da zararlıdır.

Öte yandan, Platon, güzeli iyinin ve ölümsüzlüğün pırıltısı saydığı için, sanat dürtüsünü, güzele, dolayısıyla ölümsüzlüğe ve mutluluğa erişme isteği olarak açıklamıştır. Platon’un sanatın benzetmeciliğini (/mimesis’i; ideanın taklidin taklidini/gölgenin gölgesini)küçümsemesine, heyecansal oluşunu tehlikeli saymasına karşın, sanattan (şiir ve müzikte) toplum için pratik bir yarar umması, onun politikacı ve ahlakçı bir düşünür olmasından ileri gelir.” (1. SEVDA ŞENER, DÜNDEN BÜGÜNE TİYATRO DÜŞÜNCESİ,Sh:24)

Platon’un idealar kuramı için onun “Mağara Benzetmesi”ne bakmak yararlı olabilir. Bu benzetme ile Platon bir mağarada zincirlere vurulmuş yaşayan insanların o yarı karanlıkta yaşarken duvarda yansıyan gölgeleri gerçek sanıklarını oysa gerçek ideaların bir gün bu mağaraya gelmesi halinde mağarada yaşayanların ışıktan ilk anda görmez/kör olabileceklerini; işte tıpkı bunun gibi yeryüzünde yaşayan insanların da yeryüzü gölgesini gerçek sandıklarını kukla ve gölge tiyatrosu benzetmesi üzerinden anlatır.

Platon’a göre sanat taklittir, idealar dünyasını aydınlatamaz. Bir masa ya da sedir resmi yapan bir ressam, resmini tanrısal olan ve tek olan ideaya benzeterek yapmıştır. Aslında kendi kopya olan şeyi taklit etmiştir. Yaptığı şey gölgenin de gölgesidir. Asıl gerçekten üç kez uzaktır. Gerçeğe yönelenlerse yalnızca filozoflardır.

“Sanat toplumda bir kandırma aracı olarak kullanılabilir ki bu da bilgisizler karşısında kullanıldığında çok tehlikelidir. Sanatçının bilgisizliğinin nedeni ise benzetmesinin (mimesis), sanı (doxa) ile ilgili olmasıdır. Çünkü varlık (to on) ile yokluk (meon) arasında sanı (doxa) yer alır.”(2.TÜRKAN FIRINCI, PLATON’DA RETORİK KAVRAMI, Sh: 44)

Platon’a göre, tragedya ve onun babası Homeros için de böyledir bu; Homeros da gölgenin gölgesini taklit etmektedir.”Tragedyada- emeğin boşa gitmemesi için – şairin ele aldığı konuları iyi işleyebilmesi için, öncelikle bunları iyi bilmesi gerektiği” önermesinden yola çıkarak Homeros ve tragedya yazarlarının ne savaş ne de tragedya üzerine gerçek bir bilgileri olmadığı ile eğlenir. Ona göre hayatın gerçeği varken gölgeleriyle uğraşmak vakit kaybıdır:

“Bir insan, bir şeyin hem kendini, hem benzerini yapmak gücünde olsa; benzer şeyler yapmakla uğraşır mı var gücüyle? Hayatının tek kaygısı tek şerefi yapar mı bunu? Yapacak daha iyi bir şeyi yokmuş gibi ”, diye düşünür.

Değerli filozofumuz, bir yana gösteri meraklılarını, sanat düşkünlerini ve iş adamlarını koyar; diğer yana da filozof adına layık olanları. Sanatçı artık bir yaratıcı değil, yararı olmayan işlerle uğraşan bir oyuncudur. Bu haliyle sanatçının kurulacak devlette, toplumda yeri yoktur.

O, “Benzettiği şeyleri gerçekten bilse benzetmekten çok yaratmaya çalışırdı; birer anıt gibi bir çok güzel varlık bırakırdı arkasından, övgüsünü değil, kendisini yapardı her şeyin”, diyerek sanat-hayat ikilemi ve bilgi teorisi üzerinden sanatta taklit konusunu irdeler.

“Devlet” adlı eserinde Platon, akla ve sağduyu ile erdeme dayanması gereken devlet düzeninde sanatın heyecanları -devlet yararı dışında- kışkırtan dram sanatını eleştirir gibidir ilk bakışta:

“Kendi başımıza geldiğinde tam tersini yapacağımız; bağrımıza taş basıp susacağımız, erkekliğe bu yakışır diyerek içimizden gelen ağlaşmaları kadınlara bırakacağımız felaketleri Homeros veya bir tragedya şairinden dinlediğimizde veya izlediğimizde ; bir kahramanın acı duymasını, ahlar, vahlarla konuşmasını, göğsünü yumruklayarak derdini haykırmasını tıpatıp benzetiyor diye hoşlanırız, kanımız kaynar ve bize bu coşkun heyecanları yaşatan şaire hayran olduğumuza” şaşar gibidir sanki.

Oysa eleştirel bir yaklaşımla – tersinden bakarak söylersek- tragedya ve dramın özünü inceler gibidir seyirci dramaturgisi yaparak:

“Akıl ve gelenek bizi tutmazsa; yaradılışımızdan felakete uğrayınca gözyaşları karşısında yumuşar, başkalarının felaketlerine ağlamayı ayıp saymayarak kendimizi acıma duygularına bırakıp, alkışlamayı küçüklük saymaz, tersine iyi bir insanın buna ağlaması gerektiğine, bu şiirden aldığı zevkin faydalı bir zevk olduğuna, başkalarının duygularının bizim de duygularımız olabileceğine (özdeşleşme/empati), duygularımızı başkalarının dertlerine göre ayarladığımız için kendimiz için dizginlediğimiz acıları başkaları için dizginleyemeyeceğimize” inanır.

Komedya için de benzer bir yaklaşım gösterir Platon ve “Komedya için de aynı şeyin söz konusu olduğunu, bir tiyatroda yahut eş dost toplantısındaki bir soytarılığı gördüğümüzde bunu kendimizin yapmaktan utanabileceğimizi ama tiksinmek yerine beğenebileceğimizi, böylece de tragedyada başımıza ne gelmişse burada da onun geleceğini; bize soytarı demesinler diye aklımızda tuttuğumuz gülünç yanımızı meydana koymuş ve farkına varmadan bir soytarı haline geleceğimizi”, söyler.

Ancak son kertede Platon bu coşkun heyecanı ideal devleti için “sakıncalı” görür:

“Tutku gibi, öfke gibi içimize hoş veya acı gelen ve ister istemez günlük hayatımıza giren duygular, şiir benzetmesinin etkisi altında kalacak ve benzetme bu duyguları kurutacak yerde sulayıp besleyecek ve dizginlenmesi gereken tutkulara içimizin dizginlerini verecektir.”

Platon’a göre tragedyanın uyandırdığı karmaşık ve aşırı heyecanlar ruhsal sağlığa zararlıdır ve erkinliğe erişme çabasında da olumsuz etki yaparlar:

“Gorgias”, “Philebus”, “Timaeus” adlı eserlerinde o erdemle ve bilgelikle dizginlenemeyen zevkin, insanın aşağı güdülerini besleyip üstün yanını kurutacağını ileri sürmüştür. “Bu çeşit zevkler, insanı huzursuz ve tedirgin etmekte, hep yeni zevklere aç bırakmaktadır. Tragedyanın hem zevk vermesi hem de acı uyandırması, bu karşıtlıkla bir gerilim yaratması, tragedyayı seyreden kişinin, bir yandan ağlarken bir yandan bundan hoşlanması, ruhun dinginliğini bozar, aklı bulandırır, insanda durmadan yeni zevkler arama isteği uyandırır” diyordu.

O’na göre, sanat, toplumun değerlerini yüceltmek, ahlak eğitimine katkıda bulunmakla görevli olmalıdır. ( Devlet.) Mademki sanatın toplumu etkileme gücü vardır, akıllı yöneticilerin, sanatın bu gücünden yararlanmaları gerekir, toplumda iyi geleneklerin yerleşmesi için.

Tanrıdan yalnız iyi şeylerin geleceği, Tanrı işlerinin hiçbir zaman kötü ve haksız olamayacağı gösterilmelidir. Homeros’un veya başka şairlerin bunun aksini iddia etmeleri zararlıdır ve bunlara kulak verilmemelidir.

Hades’i korkunç göstererek vatandaşı ölümden korkutan ve gözü pek işler yapmasını engelleyen, kahramanları zayıf gösteren, büyük kişilere çirkin sözler söyleten, yanlış değerlendirmeler yapan kişiler atılmalıdır. Şair, iyi kişilerin yaptıklarını, söylediklerini taklit etmeli, iyi işleri anlatmalıdır.

Görüldüğü gibi Platon, şiire ahlak değerlerini övmek görevi yüklerken bu görevi yerine getirmeyen sanatlara, sansür konulmasını da önermiş oluyor. (1.age.)

Platon retoriği (konuşma yolu ile ikna etmeyi kullanan) –genelde-konuşma sanatlarının, -özelde de-tiyatronun ne felsefeye ne de gerçeğe hizmet gibi bir önceliklerinin ve dertlerinin olmadığına inanıyordu. Dolayısıyla da tiyatronun idealarla, tanrısal gerçeklerle ve ideal devlet ile bir ilgisinin olamayacağına; dahası insanlara ele aldıkları konuları öğreterek yararlı olmak yerine salt inandırma ve kandırma yöntemi üzerinden insanları ikna etmeyi (2.age.)yeterli gördükleri için sanatçıyı ve tiyatroyu ideal devlet kuramında istemiyor, ütopik devletinden de kovuyordu.Diğer bir deyişle estetik (şiir ve tiyatro), ethik’e (ahlak) feda ediliyordu.

Sonuç olarak sosyalizme, komünizme, faşizme ve diktatörlüğe aynı oranda esin kaynağı olan ideal “Devlet” düşünde Platon, sanatı ve sanatçıyı bilgi ve ahlak felsefesi açısından incelemiş ve kim bilir belki de günümüzdeki kimi sanata ve sanatçıya baskı uygulayan ülkelere de esin kaynağı olan bu düşünceleri bize, eleştirel bakış açısı ve ironik dili ile Aristoteles öncesi antik tiyatro üzerine ilk derli toplu kuramsal bilgileri verir.

İdealizme ve İdealist Felsefeye (Tersi “Materyalizm) isim babası olan Platon (Eflatun), görünen o ki sanatı ve hayatı bir kitaba (Devlet) sığdırmaya çalışmış ama ne hayat ne de sanat bu “kitab”a sığmamıştır. Antik Çağ Yunan Felsefesi’nin sonunda ortaya çıkan “Yeni Platonculuk” ise Hıristiyanlığı, İslam’ı ve Yahudiliği derinden etkilemiştir.

“Sanatlardan yalnız müziği alıkoyan Platon’a karşın, bugünün devrimci düzenleri bütün sanat kollarını “tutmaya”, geliştirmeye çalışırlar, sanatçıyı da bir “okşarlar”, bir horlarlar. “Güç”tür sanatçının durumu o toplumlarda.“ (AZRA ERHAT, İŞTE İNSAN (ECCO HOMO), sh :180) (Not : “Tırnak işaretleri “ bana ait S.A.)

Platon’un sanat ve tiyatro hakkındaki “antitezine”, cevabı yüz yıl kadar sonra, Aristoteles “Poetika” adlı “sentez” eseri ile verecekti…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: