Anılarda Kalan Tiyatro Sesleri

selim [Selim İleri’nin Zaman Gazetesi’nde yayınlanan yazısını paylaşıyoruz.] “Azizim Bedrettin Bey, Mektubunuzu aldım, eğer bana Pirandello’nun eserine başlamadan evvel haber vermiş olsaydınız daha iyi olurdu, çünkü evvelâ sizin bu sene Pirandello tercüme etmenize mâni olurdum, sonra da iki perdelik eserlerin bizde daima akamete uğradıklarını bildirirdim. Pirandello’ya ait bu seneki repertuvarımızda Chacun sa verité var, bilmem bir senede iki Pirandello bizim sahnemiz için çok yük değil midir? Başka hoşunuza giden ve bizim halkımızı ve sahnemizi alâkadar eden eser varsa tercüme etmenizi rica ederiz. Selâmlar.”

Yukarıdaki kısa mektup “2 Temmuz 1930” tarihini taşıyor. İstanbul’da, Beyoğlu’nda yazılmış. Muhsin Ertuğrul’un imzasıyla.

“Azizim Bedrettin Bey” Bedrettin Tuncel’dir. Bedrettin Tuncel’e yazılmış mektupları 1995’te Yapı Kredi Yayınları yayımlamıştı. Yayına hazırlayan Alpay Kabacalı bilgilendirici dipnotlarla o günleri, o dönemi daha iyi kavramamıza imkân sağlıyordu.

1910-1980 tarihleri arasında yaşayan Bedrettin Tuncel “Cumhuriyet devri yazarlarından”. Necatigil onun için “Daha çok çevirileriyle tanınan Tuncel” diyor. Nitekim kendisine yazılmış mektupları okurken bu çabasının handiyse ömür boyu sürdüğünü saptıyoruz.

Başta Muhsin Ertuğrul, İ. Galip Arcan, Ahmet Kutsi Tecer, Haldun Taner, Vedat Nedim Tör gibi tiyatro adamları yazmışlar. Reşat Nuri Güntekin de bir mektup yazmış, ama romancı kimliğiyle değil. Tam tersine, Güntekin bu mektubunda sadece tiyatrodan, tiyatromuzdan söz açmış.

Son Sığınak romancısı -unutmamak gerekir ki, Son Sığınak hazin bir turne tiyatrosunun romanıdır-, Bedrettin Tuncel’e İstanbul’daki Küçük Sahne’nin kaderi için kaygılarını iletiyor:

“(…) Muhsin’i her görüşte ona Küçük Sahne’yi hatırlat. Ankara’daki işleri arasında bunu unutur, ihmal eder. Küçük Sahne ihmal edilecek şey değildir. Dört başarı yılı ile hayatını ispat etmiş bir minyatür şaheserdir. Giderse çok canım yanar. Ve bu evlât katli gibi bir şey olur.”

Reşat Nuri’nin mektubu 22 Ekim 1954 tarihini taşıyor. 1930’dan -belki daha eskilerden- 1954’e İstanbul’da tiyatro yıllarıdır. Elbette daha da sürecektir ‘tiyatro yılları’.

Tiyatro, suya yazılmış bir sanat

“Bir minyatür şaheser” Küçük Sahne’nin sonraki yıllarını anımsıyorum. Bu sahnede birbirinden güzel, unutulmayacak oyunlar izledim. Gülriz Sururi, Metin Serezli ve Turgut Boralı’nın oynadıkları, Haldun Dormen’in yönettiği Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim’i unutmama imkân yok! Özgünü -beyazperdeye de aktarılmış- Kabare olan Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim meğer hayli kırpılmış; o günlerin tutucu ortamından ürkülmüş. Yıllar sonra öğrenecektim bunu; ne var ki, o kırpılmış haliyle bile Ben Bir Fotoğraf Makinesiyim, yazarlık sevdasına kapılmamın başlıca sebepleri arasındaydı…

Sevgili Gülriz Sururi, anılarında yazdı, tiyatronun suya yazılmış bir sanat olduğu kanısındadır. Ben öyle düşünmüyorum. Gerçi edebiyatın, resmin, sinemanın kalıcılığı tiyatroda esmiyor, ama bellekte bıraktığı iz galiba daha derin…

Haldun Taner de Gülriz gibi düşünenler arasındaydı. Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nın son sözleri tiyatronun gelip geçiciliği üzerine eşsiz bir yas şarkısıdır. Bununla birlikte tiyatro, sanatlar arasında bence en inceliklisidir: Her oynanış biriciktir; oyuncular az ötenizde, sahnede; yönetmen, yazar, dekorcu, kostümcü, ışıkçı yok ama, oyuncuların emeğiyle onları da ‘yaşıyorsunuz’!

Dönelim Bedrettin Tuncel’e Mektuplar’a. 17 Aralık 1932, Muhsin Ertuğrul “İkigözüm Bedri’ciğim” diye başlıyor. O hafta İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda “Hüseyin Rahmi başlıyor”muş. Kabacalı’nın bilgilendirmesinden öğrendiğimize göre, Hüseyin Rahmi’nin Kadın Erkekleşince adlı oyunu.

Refik Ahmet Sevengil Hüseyin Rahmi Gürpınar monografisinde, Utanmaz Adam romancısının Heybeliada’daki evinden kolay kolay ayrılamadığını anlatır. Hüseyin Rahmimiz arada bir, seyrek, İstanbul’a iner ama hep gündüzleyin. Sirkeci’de, eserlerini yayımlayan Hilmi Kitabevi’nde bir süre oturur, Ankara Caddesi’ne uzun uzadıya bakar. Bazan Beyoğlu, bir sinema. Sonra akşam Heybeli’ye dönüş.

İşte Kadın Erkekleşince’nin ilk gecesi sebebiyle Hüseyin Rahmi, vapur seferleri sona erdiğinden, İstanbul’da, Beşiktaş’ta oturan ahbaplarının evinde kalacak ve bu, otuz küsur yıl içinde ilk ve son kez olacaktır…

Kadın Erkekleşince’nin yanı sıra, Üç Saat, yani Ekrem Reşit Rey’in yazdığı, müziklerini kardeşi Cemal Reşit Rey’in bestelediği müzikal. Üç Saat’i İstanbul seyircisi çok seviyor. O sezon bir de Sarı Zeybek; uyarlama bir müzikal Sarı Zeybek (Oteli). Büyük özelliği, müziklerini, operet havası içinde, Hasan Ferit Alnar’ın bestelemiş olması. Müzik özgün.

Bugünün ‘geçmişe kayıtsız’ insanları, özellikle televizyon dizisi seyircileri, Ferit Hasan Alnar’ı belki son Menderes dizisinden hatırlar: Gerçeklikle hemen hiç uyuşmayan bu dizide Ferit Hasan kimliği de var; o, Ayhan Aydan’ın eşi. Tabiî seyirlik Ferit Hasan da gerçeklikteki Ferit Hasan’la uyuşmuyor. Fakat kimin umuru…

1930’lar meselelerin ciddiye alındığı yıllardır. Muhsin Ertuğrul, Bedrettin Tuncel’den rica ediyor: “Mecmua için de yazılar yaz; zira senin eksikliğini pek acı olarak hissettik…”

Mecmua dediği, Darülbedayi Şehir Tiyatrosu dergisi. Uzun yıllar çıkacak, sezon boyunca on beş günde bir yayımlanıyor. Darülbedayi, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu olduktan sonra da yayım hayatını sürdürecek, gelgelelim daha uzun aralıklarla. Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nda ya da Beyoğlu’ndaki Yeni Komedi’de, tiyatroya her gidişimizde, bu derginin yeni sayısını özlemle beklerdim.

17 Aralık 1932’de Muhsin Ertuğrul’un bir şikâyeti var:

“Mecmua çok kötü ve çok fena çıkıyor. Sana şu kadarını söyleyeyim ki, hiçbir zaman bu kadar fena nüsha çıkarmamıştık. Cevdet Kudret belki iyi bir arkadaş, fakat fena bir mecmua müdürü. Ne ise…”

Cevdet Kudret adına takılıp kalıyorum. Edebiyatımıza araştırmaları, antolojileri, Karagöz ve ortaoyunu metinlerini derleyişiyle ödenmez emeği geçmiş, şiirleri, roman üçlemesi, öyküleri, deneme ve tiyatro oyunlarıyla tanıdığımız Cevdet Kudret, Darülbedayi Şehir Tiyatrosu dergisinin müdürüymüş; öyle sanıyorum ki, bu ‘müdürlük’ biyografilerinin hiçbirinde anılmaz… Acaba Muhsin Ertuğrul’u yakındıran neydi?

Bedrettin Tuncel’e Ahmet Hamdi Tanpınar’dan da mektuplar var. Tanpınar tiyatro üzerinde pek durmuyor. Beş Şehir’i yazdığı, tamamlamaya çalıştığı günler. Bazan şiirlerini kitaplaştırmak isteğine tutuluyor. Bir sürü ve çoğu gerçekleşmeyecek tasarısı var.

Büyüleyici bir İstanbul sonbaharı

21 Ekim 1952, “İstanbul-evim”den “Aziz Bedri”ye yazılmış mektup büyüleyici bir İstanbul sonbaharıyla başlıyor:

“Yaz bitti. Bu yaz sana ithaf edilmiş gibiydi. Ne Trabzon ne de Almanya seyahati. Ali ile sen mevsim içinde mevsim oldunuz. İsterseniz buna eski tiyatronun Koriolanus’u gibi Dragos’u da katabiliriz.

Şimdi yağmurlu günlerde hep Dragos’taki birkaç günü ve saati düşünüyorum. İstanbul’u böyle zaptedeceğini hiç ummazdım. Sonbahar harika. Sabahları hafif bir sisle başlıyor. Sonra güneş birdenbire silkiniyor, geçmiş saltanatını tekrar ele geçirmek istiyor. (…) Cümbüş, kıyamet. Şu dakikada bütün dünya ile arama girmek ister gibi bir hali var. Bırak onu bunu diyor, gel benim ol, bana râm ol. Çıkalım, gezelim…”

Geçmiş günlerin tiyatro emeğine mi, Tanpınar’ın harikulâde üslûbuna mı, yazılarda çizilerde, mektuplarda, anılarda o ‘uygarca’ yaşayışa mı bağlanıp kalıyorum, yanıtlamak güç. Fakat bütün bunların bugünün yürek yakıcı karmaşasında ‘sığınak’ olduğunu biliyorum…

Zaman

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: