Erdal Beşikçioğlu Marksist Varoluşçuluğu Sorgularken!

Yaşam Kaya

20. yüzyılda, Martin Heidegger ile başlayıp Albert Camus ve Jean Paul Sartre ile zirveye çıkan ‘Varoluşçuluk Felsefesi’, asıl ününü Sartre’ın ‘Varoluş özden önce gelir’ sözüyle birlikte kazanmıştır. Dünyaca ünlü Fransız düşünür, yazar, anlatıcı, felsefeci Jean Paul Sartre’ın ‘Varoluşçu Marksizm’ olgusundan hareketle kaleme aldığı ‘Mezarsız Ölüler’ oyunu, ‘İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla mı verecek?’, ‘İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler mi?’ sorularına cevap arayan, bellekleri hırpalayan bir başyapıt!… Erdal Beşikçioğlu’nun sanat yönetmenliği yaptığı Tatbikat Sahnesi, 1963 ve 1990 yılında (ayrıca 2013 yılında Gri Sahne) sahnelenen bu çarpıcı oyunu yeniden tiyatro severlerin beğenisine sunmuş. Marksist olgunun duygularla çatışma içinde kaldığı konu, keskin işkence sahnelerinin insan belleğinde bıraktığı tahribatı anlamaya çalışıyor. Sartre, nesnel gerçekliliğin ardındaki insan davranışlarını kontrol etmek için ‘Mezarsız Ölüler’i kaleme almış. Az sonra konu hakkında detaylı bilgi verirken, Erdal Beşikçioğlu’nun ‘Varoluşçu Marksizm’ sorgulamasının ne derece güçlü noktalara temas ettiğini, ‘In Yer Face’ üzerinden akan olayların çarpıcı noktalarını açıklayacağım.

Konu, 1944’de Fransa’daki bir grup direnişçinin bir köyü ele geçirmeye çalışırken, Petain yanlısı milisler tarafından alıkonarak sorgulanmalarını anlatır. Marksist gerillaların bütünsel hareketle şefleri Jean’ın yerini söylememekte ısrar etmeleri üzerine, her bir gerilla üzerinde sistemli işkenceler yapılmaya başlanır. İnsani duygularla politik arzuları karşı karşıya getiren işkenceler esnasında Jean, Petain yanlıları tarafından gözaltı merkezine getirilir; fakat Jean’ın kim olduğunu bilmemektedirler. Sorgu merkezindeki adamlarına sakin olmalarını, kendilerini kurtarmak için geri döneceğini söyleyen Jean, Petain yanlılarını kandırıp gözaltından kurtulur. İçeride kalanlar şeflerinin gözü önünde bireysel arzularına, insani duygularına esir düşüp düşmeme savaşı verip, faşistlerin isteklerini yerini getirmemek için büyük çaba gösterir. Jean’ın gidişinin ardından hayatta kalanlar ‘özgür(!)’ kalma umuduyla istenilen bilgiyi verip dışarı çıkmak için adım atar. Yaşanılan bu kaos içinde hayatta kalmak artık imkansızdır.

Konuyu çok basit şekilde anlattığım için, olayların nasıl yaşandığına değinmek istemedim. Zaten konuda bütün değil, içeride gerillaların verdiği egosal çatışmalar ön planda. Sartre oyununu yazarken, ‘varolma’ kavramını sistemli bir eleştirinin içine sokmuş. Gerilla Francois, Jean’ın yerini söyleyeceğini itiraf ettiği bölümde, herkesin gözü önünde gerçekleşen cinayete sessiz kalanlar, daha sonra işlenen bu cinayette sorumlulukları yokmuş gibi davranıp, davalarının peşinden gitmeye karar kılarlar. Peki gerçekte öyle midir? Sürü psikolojisinin kişisel kararlara doğru yol aldığı oyun boyunca, Jean’ın keskin duruşu içeride işkenceye maruz kalan insanların fikirlerine yansımaktan uzak kalıyor. Yazarın ‘yönetici’ takıma göndermeler yaptığı bölüm, asal acıyla karşı karşıya kalan insanların kararlarını haklı konuma çıkarır mı? Sorular… Sorular… Sorular…

Oyunu yöneten Erdal Beşikçioğlu sorgu odasını ölen insanların konulduğu ‘morg’ ortamına dönüştürmüş. Her birey kendi ölümünü kucaklayacağı bölmesinden çıkıp konuşuyor. Sartre eserine ‘Mezarsız’ derken, Beşikçioğlu ‘Yaşayan Ölüler’ kavramını sahne tasarımının üzerine yıkmayı başarmış! Yazarı çok doğru anlayan bir yönetmen var karşımızda. Kişisel tercihler, yani ‘öz’ fikirden sonra gelirse, istersen insanın derisini canlı canlı yüz, yine de insan kendi doğrularından vazgeçmiyor. Bunun en büyük kanıtı ‘Sorbier’de Adem Aydil’in performansı! Oyuncu, korkularına yenik düşmemek adına kendi canına kıyan karakterinin çaresizliğini doğru bir psikolojiyle oynuyor. Ayça Eren’in on beş yaşındaki ‘Francois’ yorumu ise tam anlamıyla dört dörtlük. Durmaksızın ağlayan, her sahnede ‘ölüm’ korkusuyla bağıran zor bir karakterin altından başarıyla kalkmak herkesin yapabileceği bir durum değil. Elvin Beşikçioğlu’nun Lucie’ye kattığı ise olağanüstü! Oyunun ‘soğukkanlı’ duruşu Lucie üzerinden aktarılmış. Erdal Beşikçioğlu kısa zaman dilimi içinde sahnede görünüp, ‘Jean’ın simgesel açılımını harikulade sergilemiş. Yönetici takımın umarsız, duygusuz duruşu karşısında ‘acı’ kavramının yok olduğuna tanık oluyoruz. Ali Yoğurtçuoğlu, Aytek Şayan, Berkan Şal, Burak Küçükosman grubun başarılı isimleri!

Hayatın asıl problemi; varlık ve hiçlik. İnsan olarak nefes almak varlığımızı devam ettirmek için birincil sebebimiz mi? Tatbikat Sahnesi, Erdal Beşikçioğlu’nun başarılı ‘Marksist Varoluşçu’ dışavurumuyla bu soruların cevaplarına ulaşabiliyor. Konu dışında küçük bir eleştirim olacak. Oyun 1 Mayıs 2014’ten yana sahnelerde. Oyunla ilgili kim ne yazmış diye kritiği yazdıktan sonra baktığımda, İstanbul’dan magazin yazarlarının oyun hakkında yazılar yazdığına şahit oldum. ‘Şiddet söyledir, böyledir’, ‘oyundaki şiddet sahnelerinden seyirci rahatsız olup salondan çıktı’ gibi, Sartre felsefesinin yanından bile geçmeyen saçma cümleler okudum. Erdal’a bir çift sözüm olacak; ‘Mezarsız Ölüler’ gibi bir oyunu, hayatında Jean Paul Sartre felsefesini duymamış, duyumsamamış kişilere ilk kez oynamak nasıl bir düşüncedir, anlamak zor?! Ya da anlamamak en güzeli!

Lifeartsanat.com



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: