Tozlu Raflarda Yalnızlığa Terk Edilen Oyun Metinleri

Canan Yeniokatan

1987 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı Orta Oyunları ile ilgili üç alanda yarışma düzenlemiş. Karagöz Oyun Metni, Orta Oyunu Metni ve Kukla Oyun Metni dallarında ödüle hak kazanan oyunları bir kitapta toplamış.

Kitap bir vesile ile elime geçti. Arkadaşımın kitabı. Kıza sorsan kitapları çok değerlidir ve benden başka kimseye vermez. “Aman kitabıma iyi bak!” tembihi ile kitabı aldım ve okumaya başladım.

Kitapta yedi oyun var. Üçü karagöz oyun metni, üçü orta oyun metni ve biri de kukla oyun metni. Çünkü kukla oyun metninde 1. ve 2. liğe layık eser bulamamışlar.

27 yaşındaki bu kitap, onu ve daha pek çok kitabı, Bakırköy İmam Hatip Lisesi’nin çöplüğünden toplayan arkadaşımdan daha büyük. Arkadaşım bu operasyon için Üsküdar’dan Bakırköy’e taksiyle gitti. Tüm bu kitapları battal boy çöp poşetlerine doldurup evine getirdi. Atılmaktan, yakılmaktan kurtardı. Bu yüzden O’nun için çok önemli bu kitaplar.

Elimdeki kitap 1987 yılında Kütüphane arşivine 6597 kayıt numarası ile kaydedilmiş. Henüz ilk oyunu okuyorum. Orta Oyununu bir Ahi geleneği ile harmanlamışlar, araya Laz, Edirneli ve Kabadayı karakterler eklemişler. Orta Oyununun olmazsa olmazı Kavuklu ile Pişekar’ı da unutmamak lazım.

Oyun birinciliğe layık görülmüş. Selahattin Gündoğdu’ya ait bir eser. Kitap eskilikten can çekişiyor, sayfalar elimde dağılıyor okurken. Cildinin yapışkanları özelliğini kaybetmiş, sayfaları sararmış, bir zamanlar beyaz olduğu anlaşılan kapağı neredeyse sararmaktan kahverengiye dönüşmüş.

Kitabın 33. sayfasına geldiğimde bir de ne göreyim sayfalar birbirine yapışık. 33;34;35;36;-112. sayfaya kadar kitap sayfaları kesilmemiş bile. Sözün özü kitap 23 yıl bir kütüphanenin rafında kalmış, oradan çöpe gitmiş, çöpten 2010 yılında kurtarılmıştı,4 yıldır da arkadaşımın kütüphanesinde duruyor ve kitabı 27 yıl sonra ilk okuyan benim.

Tiyatro literatürde insanı, insana, insanca anlatma sanatı olarak adlandırılır. Bu kadar mı korkuyoruz kendimizi tanımaktan? Bu yüzden mi bu sanatın kendi kendini yok ediyor olması.

Oyun metni okumak sadece oyuncuların işi mi olmalı?

Ne oyun metni okuruz, ne tiyatroya oyunu anlamak için gideriz. Salonlarda boy gösteririz sadece.

Aaaa biz Tiyatro’ya geldik bak!!

Oyun esnasında da oyunu anlamak yerine, ya tiyatroda olduğumuzu ve kültürel bir faaliyette bulunduğumuzu sosyal medyaya ispatlamak adına oyunun fotoğraflarını çeker sahnedeki oyuncuyu rahatsız ederiz. Ya selfie çeker yanımızdaki izleyicinin dikkatini dağıtırız, ya sakız çiğner, ya uyuklar ya da illa ki yanımızdaki ile konuşur dürtükleriz filan.

Aramızda değil metin okumak, okuduğu oyundan bir anlam, bir ders çıkarma amacıyla oyun izleyen kaç izleyici var ki acaba?

Oyunlar yazılır, hem de Türk Tiyatrosu’nun artık yok olmaya yüz tutmuş en temel çeşitleri üzerine oyunlar yazılır, festivaller, yarışmalar düzenlenir. Ödüller verilir. Bir emek bir maliyet harcanır.

Ne o oyunlar sergilenir, ne yazarlarının adı duyulur.

Kimse ilgilenmez o oyunlarla. Bir okul kütüphanesine hasbelkader bağışlanan bir kitap olarak senelerce akıbetini bekler. Kitap sevdalısı birileri peşine düşer, o da kitap olduğu için içeriği önemli değildir.

Sonra O’nun evinin tozlu raflarında akıbetini bekler. Kütüphanedekinden tek farkı evde daha fazla tozunun alınmış olmasıdır.

Sonra benim gibi konuyla ilgili biri gelir ve kitabı keşfeder. 27 yıl sonra.

O da ödünç almıştır.

Bu kitap benim olmalı sanırım sana yarayacağından daha çok benin işime yarar. Denir.

Kitap kıymete biner.

Orta Oyun metinleri kurtarıcısına geri verilir. Kütüphanesinin tozlu raflarında akıbetini beklemeye terk edilir.

O metinlerin hiç okunmadan 27 yıl beklediğini anladığım anda hissettiğim, dehşet, şaşkınlık ve kızgınlıkla karışık gurur ise anlatılmaz yaşanır.

Yorum


işlemi tamamlayınız: