Bursa Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali

Erhan Çene*

Assitej Türkiye Merkezi, Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı’nın işbirliği ile 17- 22 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilen Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’ne üç gün süreyle katılma fırsatını yakaladım. Yirmi birinci kez yapılan festivalde; 11 Yerli, 7 yabancı ve 5 atölye çalışması gurubu olmak üzere toplam 23 tiyatro grubu yer aldı.

Gerek ülke gündeminin yoğunluğundan oluşan ağır hava, gerek Bursa’ da yaşamaya çok alışkın olmadığımız organizasyon aksaklıkları nedeniyle festival, geçmiş senelere kıyasla coşkusunu yitirmiş görünüyordu. Güvenlik önlemleri nedeniyle oyunların şehir meydanlarında oynanmasına izin verilmemesi ve yeteri kadar tanıtım yapılamaması festival heyecanının şehre nüfuz etmesine engel olurken, mevcut duruma seyircinin nasıl reaksiyon vereceği merakla bekleniyordu. Festivalin karamsar atmosferini değiştirmek, katılan grupların performansına bağlı görünüyordu.

Oyunlar

Festivalde izlediğim ilk yapım, Yasna Tiyatro Topluluğu’nun ‘Ay’ı Çalan Müzisyen’ oyunuydu. Sahil kasabasında yaşayan bir müzisyenin, denizler kralının teklifiyle atıldığı birbirinden zorlu ve eğlenceli maceraların konu edildiği oyunun ana anlatım araçlarını; sözel öğeler ve gündelik yaşam malzemelerinin sahne üzerinde yaratıcı bir biçimde kullanılması oluşturuyordu. Bir brandanın dalgalı bir denize, tahta bir çubuğun bir müzik aletine dönüştüğü noktalarda oyun seyirciyi içine alırken, sözel anlatı öğelerine ağırlık verildiği noktalarda oyunun ritmi oldukça düşüyordu. Bu öğeler arasındaki dengenin tam tutturulamadığı bölümler fazlalaştıkça, seyircinin oyundan kopmasının önüne de geçilemiyordu. Kayıttan verilen müzikler, oyunu daha da ‘cansız’ bir hale getirirken, oyuncuların tüm özverisi ve sahne üzeri buluşlarına rağmen, ilk oyunumuzdan tam anlamıyla tatmin olamadan ayrılmak durumunda kalıyorduk.

İran’dan gelen ikinci misafir topluluk Golbarg Tiyatro Topluluğu, ‘Renk Renk Renk’ isimli oyunuyla seyirciyle buluştu. Oyunda sihirli bir çanta bulan iki turistin, çantayı açtıktan sonra içerisinde yaşamın olmadığı bir çölü görmesi ve çöle düşen bir damla suyun ardından hayatın, hayvanların ve mevsimlerin canlanışına tanık olmalarının hikâyesi anlatılıyordu. Oyun içerisinde kullanılan barkovizyon ile sahne önünde yaşanan olaylar arasındaki ilişkinin, oyun boyunca bavulun arkasında bulunan üçüncü ve zaman zaman sahne dışına çıkan zaman zaman da sahneye dâhil olan dördüncü kişinin herhangi bir dramaturjik eksene oturtulamaması, oyunun seyirci tarafından algılanmasının önüne geçiyordu. Seyircinin oyuna dâhil edildiği ya da dördüncü duvarın kullanıldığı noktaların hâlihazırdaki olay örgüsüyle bir bağlantısının bulunmaması da oyunun anlaşılırlığını olumsuz anlamda etkileyen bir başka durumdu. Her şeye rağmen, oyunun okul öncesi yaş gruplarınca dikkatle izlendiğini ve onların eğlendiğini görmek, bizler için bir teselli armağanı oluyordu.

Festivalin genç ekiplerinden Must Kast Tiyatrosu, ‘Balonlar’ prodüksiyonuyla Bursa’nın konuğu oldu. Pantomim öğelerini sıklıkla kullanan yapım; konuşma içeren bölümlerde var olmayan bir dil kullanırken, çocuklara çok renkli bir hayal dünyası sunuyordu. Sahne üzerindeki tüm seslerin oyuncular tarafından yaratıldığı, sözlü ve sözsüz bölümlerin iç içe geçtiği oyunda, başlangıçta bu öğelerle yaratılan merak unsuru, oyun devam ettikçe ne biçim ne de içerikte herhangi bir dönüşümün yaşanmaması nedeniyle, ilerleyen dakikalarda giderek düştü. Bu nedenle oyunun başında ve sonunda kullanılan uçan balonların dramaturjisi, seyirci üzerinde beklenen etkiyi yaratamadı. Genç ekibin sahne üzerinde gösterdiği enerji ve istek ise gelecek oyunları için umut verici nitelikteydi.

Ele aldığı konular ve sahneleme biçimleriyle ‘farklı bir çocuk tiyatrosu’ modeli sunan Tiyatro BeReZe, ‘Sadece Bir Gün’ oyununun prömiyerini Bursa’da gerçekleştirdi. Sadece bir günlük ömrü olan Birgün Sineği ile ona bu gerçeği söyleyip söylememekte tereddüt eden Tilki ve Yaban Domuzu’ nun bir günlük macerasına odaklanan oyun; henüz çok yeni olmasının ve festivaldeki salon sorunlarının handikaplarından az da olsa etkilenmiş görünüyordu. Daha önce izlediğimiz oyunlarıyla bizdeki beklenti çıtasını yükseklere çıkaran Tiyatro BeReZe’nin; metinde tekrar eden noktalara müdahale ettikten, oyunun tepe noktalarındaki ritim sorununu giderdikten ve oyunu seyirciyle daha çok buluşturduktan sonra çok daha iyi bir oyun izleteceğinden emin bir şekilde ayrıldık salondan.

Festivalin en şanssız oyunu, hiç kuşkusuz, Ta Panta Fi Kukla Kumpanyası’nın ‘Eşeğin Martısı Hikayesi’ydi. Yeni doğmuş bir martının hayata geldiği çiftlikteki tek dostu eşekle beraber büyürken, kendisini keşfetmesini anlatan oyun; yapılan yanlış salon tercihi ve dil kullanımındaki çok sesliliğin ( Türkçe, Yunanca ve İngilizce) fazlasıyla rastlantısal olması nedeniyle, izlenilmesi çok zor bir yapıya dönüştü. Olay örgüsünün kurulumunda, kukla yapımında ve oynatılmasında gördüğümüz ustalık ise oyunu ‘başka yer başka zaman’da izleme isteğimizi arttıran etkenlerdi.

Bir sanat yapıtının ne anlattığından ziyade nasıl anlattığının önemini bir kez daha hatırlatan Puppet House’ın Sindirella’sı, festivalin en iyi oyunlarından birini izlememizi sağladı. Bilindik bir hikâyeyi son derece yaratıcı sahne üstü çözümleriyle sunan yapım; kukla yapımından müzikal pantomimine, metin analizinden kukla oynatıcılığına kadar, tüm sahne öğelerinin kullanımındaki kusursuz işçiliğiyle göz kamaştırıyordu. Yıllardır birçok versiyonunu izlediğimiz Sindirella’nın hikâyesini şaşırtıcı bir mizah gücü ve teknikle sunan oyun, sahne üzerinde adeta ‘yeni bir dil’le yeni bir hikaye yaratıyordu. Sahne önü ve gerisindeki çalışanlarıyla tam bir takım olan Puppet House; doğru insanlar bir araya geldiğinde oluşan kolektif yaratıcılığın, seyirci üzerinde nasıl bir etki doğurabileceğinin çok iyi bir örneğini sunuyordu.

Yalnızca festival ekiplerine ve gözlemcilerine açık bir gösterimde izleme şansını elde ettiğim Boş Sahne’nin ‘Çalgıcı Gülali Masalı’; bir an olsun düşmeyen temposu, merak unsurunu sürekli canlı tutan olay örgüsü, oyuncularının yüksek performansı, güncel göndermeleri ve mizahi dozuyla övgüyü fazlasıyla hak eden bir yapımdı. Tahtın tek varisi konumunda olan ama kral olmayı istemeyen Çalgıcı Gülali’nin kayıp olan abla ve abisini arayışının öyküsüne odaklanan oyun; zaman zaman seyirciyle oyun oynayan, zaman zaman ana hikâyeyi askıya alıp başka bir hikâyeye geçen, anlık gelişen olaylara anında reaksiyon veren ve en önemlisi tüm bunları belirli bir dramaturjik çerçeve içerisinde gerçekleştiren yapısıyla, masal anlatıcılığını da başka bir boyuta taşıyordu. Sahne üzerinde işlerine olan saygı ve sevgisi her hallerinden belli olan oyuncular; farklı yaş ve coğrafyalardan insanlara kahkahalar attırırken, tiyatro oyunlarının ‘çocuk’ ya da ‘yetişkin’den ziyade ‘iyi’ ve ‘kötü’ olarak ayrıştırılabileceğinin çok ‘iyi’ bir kanıtını sunuyorlardı.

Festival Biterken…

Festival başlangıcındaki olumsuz hava eski dostlarla karşılaşmanın, yeni arkadaşlıklar kurmanın, iyi oyunlar seyretmenin, seyircinin festivale olan ilgisini görmenin keyfiyle dağılırken; farklı coğrafyalarda aynı dertlerden mustarip insanların olduğunu bilmek, onlarla bir araya gelmek, ‘yalnız’ olmadığımız düşüncesini bizlere bir kez daha hatırlatıyordu. Sanırım en çok da bu buluşmayı gerçekleştirdikleri için festivalde emeği geçenlere ve tabii ki tiyatroya sonsuz teşekkür etmemiz gerekiyor. Bir dahaki festivalde görüşmek dileğiyle.

* Tiyatro Sarı Sandalye’de Dramaturg

Yorum


işlemi tamamlayınız: