Bir Nihilizm Tragedyası Olarak “Woyzeck”

Pınar Çekirge – Yavuz Pak

Kimileri için, ‘nihilizm tragedyası’ olarak tanımlansa da, Georg Büchner’in ifadesiyle ‘açık bir yara’dır Woyzeck. Kanamalı, ufunetli bir yara. Üst kimlikler tarafından sürekli yargılanmış, itilmiş, ötede kalması istenmiş, para uğruna laboratuvar tecrübelerinde kobay olmayı kabullenmiş, hayatında sahip olduğu tek “sevgi nesnesi” Marie tarafından ihanete uğramış genç bir adamın çıkışsızlığı, bir trajedidir artık. Eril yetke ve duygusal/fiziksel/sınıfsal şiddet karşısında umarsız bir av iken birden amansız bir avcıya dönüşür. Kurban katildir. Katil yine kurban.

Oyun Atölyesi’nin bu başarılı oyunun yönetmeni Muharrem Özcan ve oyuncuları Emre Yetim ve Ayça Koptur ile Woyzeck üzerine konuştuk…

Soru : Oyuncu tipolojilerinin metin karakterleri ile çok iyi örtüştüğünü görüyoruz. Oyuncuların seçiminde nasıl bir yöntem izlediniz acaba?

Muharrem Özcan : Oyun Atölyesi’ne gönderilen, bırakılan oyuncu özgeçmişlerini tek tek inceledik ve belli kriterlere sahip oyuncu adaylarını auditiona davet ettik. Oyuncuların oynamak dışındaki maharetlerini de değerlendirmek durumundaydık çünkü. Bildiğiniz gibi, oyunda şarkı söyleniyor, dans ediliyor, bedensel performanslarla oluşturulan anlatım öne çıkıyor. Dolayısıyla oyunculukların yanı sıra, fiziksel kapasite, müzik yeteneği vb. kriterler üzerinden değerlendirmeler yaptık. Ayrıca, insani ilişkiler, kulis adabı gibi ölçütler de hayli önemliydi bizim için. Zira, oyun bütünüyle bir ensemble çalışması gerektiriyordu.

Soru: Muharrem Özcan, bireysel oyunculukların öne çıkmasından çok, kolektif çabaya ve kolektif bilinçle üretilmiş tiyatral estetiğe inanan bir yönetmen ve bu tercihi çalışmalarının her veçhesine yansıyor. Günümüzde ise, popüler kültürün etkisiyle, genç oyuncuların genellikle egolarının şişkin olduğunu ve yıldız olma hayalleri kurduklarını biliyoruz. Daha önce birlikte çalışmamış genç oyuncu kadrosu bu ekip çalışmasını ve kolektif anlayışı benimseyebildi mi ve en önemlisi birbirlerine güvenmeyi başarabildiler mi?

Ayça Koptur: Klasik bir yanıt gibi algılanmasın lütfen, ama gerçekten bizim ekibimizde herkes çok iyi anlaşıyor. Çok iyi arkadaşlıklar kurduk oyun sürecinde ve bu oyuna da yansıdı ister istemez. Sahnede her an ve her şeyi birlikte yaptığımız için oyuncular arasında tam bir güven duygusunun sağlanması gerekiyordu. Ve bu güveni, dayanışmayı, kolektivitenin kaçınılmaz unsurları olarak kolayca tesis edebildik, diyebilirim.

Muharrem Özcan: Bu unsurların hepsi birbirlerini besliyor tabii. Örneğin Ayça, sahnedeki kasayı Emre’nin iki santim öne ya da sola koymadığı konusunda O’na güvenmek zorunda. Zira zemin suyla dolu ve kaygan olduğu için riskli. Sahne trafiği o kadar yoğun ki, her an her bir oyuncunun hareketi diğer tüm oyuncuları ve oyunu etkiliyor. İnsani ilişkilerdeki etkileşim sahne trafiğine de oyunun atmosferine de yansıyor doğal olarak.

Soru: Oyuncuların kolektif başarısında rejinin payı nedir sizce?

Ayça Koptur: Tabii ki, Muharrem Özcan’ın rejisinin payı büyük ama sadece disiplinine değil, daha çok yaratıcı yetenek ve çok boyutlu bakış açısına borçluyuz bunu. Yeteneklerimizi ortaya koymamıza imkan sağlayan, bize alan açan bir anlayışı var. Oyuncuyu da tatmin edecek bir anlayışla ilerliyor Muharrem Özcan ve bu bizi daha da çok çalışmaya sevk ediyor.

Emre Yetim: Genç insanlardan oluşan bir ekip daha fazla yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyor belki. Ama burada bir özgür alan yaratılması ve Muharrem Özcan’ın sahneleme biçimi oyuncuların rollerine yaklaşımlarını kolaylaştırdı ve kendi düşlerini, uslarını ortaya koyabilmelerine olanak sağladı. İşte bu olanak neticesinde, sizin tabirinizle “bu başarıya” erişebildik, sanıyorum.

Soru: Sahne zemininde “su”yu tercih etme nedeniniz suyun hem yaşamı hem ölümü simgeliyor oluşu mu?

Muharrem Özcan: Birçok şey diyebiliriz aslında, yaşam-ölüm karşıtlığı ya da bağı da bunlardan biri. Ama temel fikir şu: Woyzeck’te de gördüğümüz gibi, alt sınıf üst sınıf ilişkilerinin, çatışmalarının, iktidarın, paranın, statünün biz insanları güçlü ya da güçsüz kıldığı bu çirkin sistemde, aslında aynı bataklıkta çürümeye mahkum oluşumuzu temsil eden kirli bir yapı söz konusu. Güçlü de güçsüz de farkında olarak ya da olmayarak bu bataklığa gömülüyor. Oyun alanımızı kaplayan su, hem insanlığın mahkum edildiği bataklığı, hem Woyzeck’in sarsıntılı iç dünyasını, çözümsüz karmaşalarını hem de yeryüzünü kaplayan balçığın bir ifadesi. Karakterler kimi sahnelerde Woyzeck’i kemiren yaratıklara, böceklere, dönüşüyorlar bu balçık yüzeyin üzerinde.

Soru : “Bir kulübede yaşayanlar sarayda yaşayanlardan farklı düşünülür” demişti Marx ve elbette ki haklıydı; çünkü insanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir, tam tersine, onların bilincini belirleyen toplumsal varoluşlarıdır. Bu bağlama, Woyzeck’in bir toplumsal varlık olarak çaresizliğini sahneye taşırken bir umut ışığı da sunuyor mu sizce oyun?

Muharrem Özcan:  Woyzeck’in kafasını kemirenler statü sahipleri, iktidar temsilcileri ve sosyal çevresi. Entelektüel olarak donanımlı olmasa da, bu biçimlendirme sürecini, insan olarak maruz kaldığı işkenceyi sezgisel olarak kavrayabiliyor aslında. Sezgileriyle, algıladığı dünyanın çok çirkin, ayrımcı, linç kültürüne dayalı bir düzene sahip olduğunu fark ediyor. Fakat gücü o düzeni değiştirmeye yetmiyor. Finale doğru, Woyzeck’in sahne ile, yani o çirkin dünya ile seyirciler arasındaki “sınıra” bize emanet ederek bıraktığı bebeğe sahip çıkabilir, doğru şekilde eğitip yönlendirebilirsek ve onu özgür, adil, eşitlikçi bir düşünsel yapı ile büyütebilirsek, insanlığın da daha güzel, daha aydınlık bir dünyaya evrimini sağlayabiliriz. Bu bizim elimizde, bize bağlı bir durum.

Soru: Oyuna hazırlık sürecinde oyuncularla bir masabaşı çalışması, teorik bir hazırlık da yapıldı mı?

Muharrem Özcan: Oyun Atölyesi, genelde oturup kuramsal anlamda masabaşı çalışması yapmamayı tercih ediyor. Ama sahnede devinerek oyunun üzerine sürekli konuşuyoruz. Oyunun ve sahnenin amacı, dönem özellikleri, yazarın hayatı, bakış açısı, bizim bakış açımız, derdimiz, oyunun günümüzle olan bağı, masa başında değil, sahnede pratiğin içinde tartışılıyor ve bu şekilde yol alınıyor. Birlikte okuyup incelediğimiz kitaplardan, makalelerden besleniyoruz. Ve bu sadece ilk provalarda değil, oyuna hazırlık döneminin tamamına yayılan bir süreçte böyle işliyor. İkinci günden itibaren sahneye çıkıyoruz ve her şey sahnede gerçekleşiyor. Bu anlamda, teorik ve pratik bir bütünsellik içinde ilerliyoruz diyebilirim.

Soru: Woyzeck, köklü bir toplumsal değişim olmaksızın kişinin baskılardan kendisini kurtaramayacağını da açık biçimde doğrudan seyirciye aktarıyor. Feodalitenin yıkılışıyla birlikte kapitalist toplumsal sınıfların ve sınıfsal çatışmaların ortaya çıktığı, ekonomide, toplumsal-kültürel alanda devrimler eşliğinde yaşanan büyük değişimlerle dönüşümlerin de kendisine yer bulduğu bir tarihsel süreçte yaşıyor Büchner.  Çeyrek asır bile sürmeyen ömründe, yaşadığı dönemin toplumsal çalkantılarına çentikler atmakla kalmayıp, kendisinden sonraki çağlara da politik/idelolojik/sosyal alanda teorik açılımlar sunmuş bir yazar. Sizi çok etkiledi mi Büncher?

Muharrem Özcan:  Elbette. Büchner çok önemli, yaşadığı çağa ve sonraki çağlara adeta damgasını vurmuş bir entelektüel. Kısacık ömründe büyük bir özgürlük mücadelesi veriyor bir aydın olarak. Genç yaşına rağmen, yaşının çok ötesinde bir tarihsel belleği, düşünsel kapasitesi, bütünsel kavrayışı var. Bu anlamıyla, adeta bir deha Büncher. Ve bu dehadan böyle çarpıcı, hem içerik hem biçem olarak son derece sarsıcı metinler çıkması elbette tiyatro için de, insanlık için de çok değerli.

Soru: Büchner oyunlarının, yaşadığı dönemde sanattaki dönüşümleri de ele vermesi doğaldı kuşkusuz, şaşırtıcı olansa yirmilik bir delikanlının bunu başarmasıydı. Büchner’in sadece romantizme darbe indiren bir yazar değil, dışavurumculuktan varoluşçuluğa, toplumsal eleştiriden epik tiyatro yöntemine kadar, yirminci yüzyılı belirleyen birçok düşünce akımına, birçok anlayışa ve tiyatro biçimine öncülük ettiğini ileri sürebilir miyiz?

Emre Yetim: Doktora yapmış bir doktor ve entelektüel bir aileden geliyor Büchner. Tabii şimdi bu çağda benzerlerini okuduğumuz için bize neredeyse olağan gelebilir ama romantizmin bittiği ve gerçekçiliğin başladığı bir dönemde, daha önce halktan birinin karakter olarak seçilmediği bir tiyatro döneminde, devrim denilebilecek işlere imza atıyor. Mesela, “Woyzeck” aslında bir isyanı temsil ediyor bu anlamda. Realist akımın ilk ve en etkili oyunlarından biri. Yazarın, asırlarca hüküm sürmüş romantik akıma sünger çekip, sanatta gerçekçiliği hayata geçirecek kadar radikal bir değişime öncülük etmesi elbette tarihi bir başarı.

Soru: İdeolojilerin temel ilkesi egemen sınıfın fikirlerinin tüm topluma dayatılması ve toplum tarafından benimsenmesidir. İdeoloji böylece, egemen sınıfın çıkarlarını tüm toplumun çıkarlarıymış gibi sunarak bir “yanlış bilinç” yaratır. Yani sömürü düzeni hiçbir zaman çıplak “zor esası” üzerine oturmaz, kitleleri kurulu düzenin en iyisi olduğuna ve isyan etmemesi gerektiğine ikna ederek, “rıza” sürecini çalıştırır. Bu bağlamda, Woyzeck’i kapitalizmin ideolojik hegemonyasının bir kurbanı olarak görebilir miyiz?  Oyuna kattığınız yorumu bu bağlamda nasıl değerlendirirsiniz ve bugün dünyada milyarlarca Woyzeck olduğunu söyleyebilir miyiz?

Muharrem Özcan: Meseleye tarihsel bir perspektiften yaklaşıp, bu oyunla yaşadığımız çağa ne anlatmaya çalıştığımızı sorguladığımızda, belirttiğiniz noktalara temas ettiğimizi açıklıkla söyleyebiliriz. Çünkü “Woyzeck”te ne varsa yaşadığımız çağda da mevcut. Bütün dünyada olduğu gibi, bizim coğrafyamızda, şehrimizde, mahallemizde, her yerde Woyzeckler var fazlasıyla. Gerçekte, çok yakından tanıdığımız insanlar bunlar. Bu günle, bu coğrafya ile bağlantı kurmaya başladığınız noktada, reji anlamında da sizi bu noktalara götürüyor metin. Sistemin ve iktidarların insanların üzerindeki o ağır baskısı ve onları avucuna alıp hareketsiz bırakması dün olduğu gibi, bugün de devam eden bir gerçek ve Woyzeck bunu anlatıyor bize. Hem de en etkileyici biçimde. Mümkün olduğunca ajitasyona dayalı bir yorumdan kaçındım diyebilirim. Daha çok metnin psikolojik yanlarını öne çıkartarak ve sisteme küçük göndermeler yaparak oluşturmaya çalıştığım bir dille bunu teşhir etmeyi tercih ettim.

Soru: Woyzeck karakteri oldukça zor bir karakter zira gel-gitleri, kafasından geçen düşüncelerin ve duygu durumlarının değişkenliği, iç çatışmaları ile canlandırılması ve tüm bu hallerinin dışavurumu oldukça meşakkatli. Tip olarak da Woyzeck’in hayalimizdeki karşılığını andıran Emre Yetim, bu anlamda karakterini çok iyi yansıtıyor seyirciye. Sizin için nasıl bir yolculuktu Woyzeck’e hayat vermek?

Emre Yetim: Aslında biz Woyzeck’i, belirli durum içinde ve o duruma karşı isyan edemese de onu anlayabilen, kavrayabilen akla ve zekâya sahip bir karakter olarak kurguladık. Ama aklı O’na bir çıkış yolu sağlayamıyor ve çıkış yolu bulamadıkça daha çok köşeye sıkışıyor. Zeki, ama eğitimli biri değil son tahlilde. Durumu teorik olarak tam anlamıyla çözümleyebilecek ve pratik olarak onu değiştirebilecek bir potansiyelden de yoksun. Sisteme karşı boynunu eğmesini, ona teslim olmasını bir eşe ve çocuğa sahip olmasına borçlu biraz da. Elini kolunu bağlayan bu varlıklar, bir yandan da O’nun dünyaya bağlanma araçları. Sahip olduğu tek gerçek ilişki ve O’na mutluluk verebilen tek şey ailesi. Aslında bu ilişkisi de gerçek değil yeterince ve trajedisi de ilişkisinin gerçek olmadığını anlamasıyla başlıyor.  Toplum bu ilişkiyi küçük görüyor ve ilişkisi üzerinden sorgulamaya başlıyor Woyzeck’i. Bu ilişki O’nun için baskılara karşı dayanışma noktası iken, gerçekliğini yitirdiğinde kaçınılmaz bir şekilde o trajik sonu da hazırlıyor.

Soru: Hem fiziksel hem psikolojik olarak adım adım tükenen bir karakter Woyzeck. Ve oyunda, hemen her sahnede biraz daha çöken insanı izleyebiliyoruz. Nasıl hazırlandınız ve kurguladınız bu duygusal ve fiziksel gerileyişi?

Emre Yetim: Bunu parça parça yapmak zor ama oyunda hareket ederken, arkaya gidip öne gelirken, devamlı bir tasarımın parçası oluyor insan. Ve o tasarımı psikolojik ve fiziksel olarak uygulayan kişi olarak “başlangıcı, devamı ve finali olan bir çizgi” oluşturmak, akışı buna göre belirlemek gerekiyor. Öte yandan, bu oyuna hazırlanırken kendimi biraz aç bıraktım. Tansiyonum düşmeyecek, provaları kaldırabilecek şekilde bir diyet yaptım ve zayıfladım. Tabii bu Woyzeck’in yaptığı gibi bir bezelye diyeti değildi ama yine de insanın açlık hissiyle kurduğu ilişkiyi anlamamı sağladı. Dolayısıyla açlığın fiziksel ve psikolojik boyutlarını tecrübe ettim ve bu deneyim sahnede çok yardımcı oldu bana.

Soru: Oyun farklı sahneler üzerinden toplumsal, politik, ahlâki, dinsel, kültürel baskıları, her birini kendi öznel yapısı içinden ve çok katmanlı bir biçimde aktarıyor seyirciye. Özellikle tüm bu üstyapı öğelerinin belirleyicisi olduğu söylenebilecek olan ekonomik baskıyı oyun boyunca hissediyoruz. Sizce, Woyzeck’i köşeye sıkıştıran ekonomik yapı mı, ne dersiniz?

Muharrem Özcan : Woyzeck’in ekonomik olarak tabi olduğu sömürü ve sistemin yarattığı “muhtaçlık duygusu” bugün birey olarak bizlerin de maruz kaldığı bir durum. Toplumsal ve siyasi düzen Woyzeck’i öyle bir kuşatıyor ve muhtaç bırakıyor ki kendisine, sistemin istediğini yapmaz ve boyun eğmezse aç kalıp yok olacağını biliyor. Bugün de aynı sistem işliyor ve bireylere dayattığı kurallar sistemi ile onları kendisine bağlıyor; kendi kurallarını, doğrularını ve çıkarlarını benimsetiyor. Sistemin normlarına uyulmadığında, toplumdan izole edilme ve ekonomik olarak yok olma tehdidi işliyor. Ekonomik olarak köşeye sıkıştırarak yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getirdiği bireylere toplumsal yaşam alanını da kapatıyor. Marie ve Woyzeck hem ağır biçimde sömürüye maruz bırakılıyor, hem de evlilik gibi, din gibi, toplumsal hiyerarşi gibi, ahlâk gibi kurum ve kurallara itaat etmeye zorlanıyor.

Soru: Oyunda Woyzeck çok önemli bir karakter ama, Marie de O’nun kadar öne çıkan ve günümüze hitap eden bir kimlik. Öyle oynarlar ki zavallı küçük adam Woyzeck’in hayatıyla sonunda hayatta gerçek anlamda sahip olduğu tek değerli şey, tek sevgi nesnesi olan Marie’yi bile kaybeder. Üstelik kendi elleriyle öldürür O’nu, çünkü çevresi tarafından yaratılan ve onu sayrısal bir dünyaya tutsak kılan ortamdan çıkması olanaksızdır. Marie aslında hayalleri olan ama koşulları yüzünden onları yaşayamayan, mutsuz bir başka kurban belki de. Ayça Hanım, sizin için Marie’yi oynamak nasıl bir duyguydu?

Ayça Koptur: Şöyle bir düşündüğünüzde oldukça zor bir karakter aslında Marie. Kendi içsel yolculuğunda, hırsları, tutkuları, sevgisi, şefkati, aşkları ile çelişkiler ve çatışmalar içeren bir ruh hali yaşıyor. Çelişkili ve çatışmalı bir karakteri sahneye kendi bütünselliği içinde doğru yansıtmak, çok ince detaylara kadar çalışmayı ve hiçbir anı gözardı etmemeyi gerektiriyor. Muharrem Özcan’la bu anlamda çok fazla konuştuk ve her bir sahneyi özenle çalıştık. Koreografımız Orçun Okurgan ile de fazla mesai yaptım diyebilirim zira beden dili, iç aksiyonu kadar önemli idi Marie’nin. Prova sürecinde ekip olarak günde sekiz saat çalıştık. Marie bugünün kadınlarını da temsil eden bir persona. Arzuları, tutkuları, eril iktidarla mücadelesi, hırsları ile dünden bugüne çok değişmeyen kadın sorununu da anlatıyor bize aslında. Metnin güncelliğini ifade ediyor bu anlamda.

Soru: Özellikle bando şefiyle sevişme ve Marie’nin ölüm sahnesi çok başarılıydı. Mimikleriniz, jestleriniz ve sesiniz Marie’yi seyircinin imgeleminde çok iyi canlandırmayı başarıyorsunuz. Seyircide O’nu kolayca yargılamayı, suçlamayı değil; anlamayı, kavramayı öne çıkaran bir karakter yaratıyorsunuz oyunculuğunuzla. Mesela kocasını aldatan kadının sevişme sahnesi, yerleşik tabulara bir isyan gibi ve izleyiciyi doğrudan belli bir içsel sorgulamaya yöneltiyor ister istemez.

Ayça Koptur: Bana göre, o sevişme sahnesi Marie’nin fiziksel ve psikolojik dünyasını belki de en iyi yansıtan bölümlerden biri. Seyirciye Marie’yi doğru anlatabilmek için çok çalıştık. Bu belirttiğiniz gibi sadece bir sevişme sahnesi değil, daha çok törel ve yerleşik değerlere yönelik bir başkaldırı hadisesi olarak ele alındı

Muharrem Özcan: Evet… Marie’nin bando çavuşu ile sevişmesi aslında bir isyanı simgeliyor. O erk düzeninin içinde Marie, bile isteye, gönlünün aktığı, arzuladığı adamla birlikte olarak, bedelini ödemeye razı olduğu bir isyanı yaşıyor. Sonuçlarını göze alarak gerçekleştirdiği bir başkaldırı eylemi bu. Eril düzene ve o düzenin yasalarına karşı bir tehdit belki de.

Soru: Muharrem Özcan’ın rejilerinde artık alışageldiğimiz en önemli olgulardan biri de Antik Yunan tragedyalarını çağrıştıran “koro”. Woyzeck’te karakterin psikolojik veçheleri öne çıksa da, onu çevreleyen toplumsal/sınıfsal bakış açısı oyun boyunca koro üzerinden dillendiriliyor. Neden tercih ediyorsunuz koroyu?

Muharrem Özcan : Kolektivite ile örtüşen bir yapısı var koronun her şeyden önce.  Oyuncu, oynamanın dışında da, başka maharetleri olan bir yaratık aslında ve ben onun bu hünerlerini sahnede görmeyi çok seviyorum. Her ne kadar prova süreci disiplin gerektiren zorlu, sancılı bir süreç olsa da, oyuncular da seyirciyle buluştukları andan itibaren çok keyif almaya başlıyorlar. Sadece oynamıyorlar çünkü, bedenlerini kullanıyorlar, şarkı söylüyorlar, dans ediyorlar ve inandıkları bir dünyanın içinde deviniyorlar. Koro çoklu anlatım olanağı sağlıyor sahnede. Hem hikayeyi anlatmak hem de hikayenin içinde vurgulamak istediğimiz anları, seyircinin özel bir biçimde ve tümüyle tekdüzelikten çıkarılmış bir biçimde izlemesini mümkün kılıyor. Koro, sözümüzü daha net söylememizi, meselemizi daha açık aktarmamızı sağlıyor. Eğer ciddi bir ensemble çalışması yapılmışsa, doğru, güzel ve etkili bir dayanışma ile birlikte ilerleniyorsa, koro seyir zevkini bir hayli yükseltiyor.

Soru: Sizin rejilerinize hem koro hem de ensemble anlayışı oldukça dinamik oyunculuklarla, her oyuncunun sahnede her an bulunduğu ve etkin olduğu bir yapıyla birlikte yürüyor. Bu dinamizm de sizin rejinizin bir parçası olarak görülebilir mi?

Muharrem Özcan: Evet, bu dinamizm benim için çok değerli. Oyuncuya ne kadar çok alan açılırsa o kadar etkili ve iyi bir oyun ortaya çıkar diye düşünüyorum. Oyuncuya öyle bir alan yaratmalı ki sahnede, kendisini iyi hissetsin, keşfetsin ve yaptığı şeyden haz duysun. Dolayısıyla yaratılan dünyaya inansın ve sözü daha iyi, daha doğru bir biçimde söyleyebilsin.

Soru: Son dönemde izlediğimiz pekçok müzikli oyun ya da müzikalde şarkı sözlerini anlamak neredeyse imkânsız. Ya ses düzenlerindeki teknik aksaklıklardan ya da şarkıların söyleniş biçimlerinden kaynaklı sorunlar yaşanıyor genelde. Ayrıca şarkıların sözleri konudan, konunun gerektirdiği durum ve duyarlılıklardan neredeyse fersah fersah uzak olabiliyor, anlam bütünlüğü sağlanamıyor. Bu tür bir aksaklıklara “Woyzeck”te hiç rastlamadık. Aksine, şarkı sözleri gayet net ve anlaşılır, konu ile bütünleşmiş ve sade, temposu seyircinin kolayca benimseyebileceği ezgiler ve ritimler sözkonusu.

Ayça Koptur: Bu tespitiniz bizi çok mutlu etti, çünkü gerçekten üzerinde en çok durduğumuz ve oyun esnasında en çok dikkat ettiğimiz şeylerden biri şarkılarımızı seyirciye doğru biçimde aktarmaktı

Emre Yetim: Şarkıyı şarkı gibi değil de oyunun bir repliği gibi düşündük. Şarkı sözleri hikayeyi anlatan, içinde duygusunu barındıran replikler gibi ele alındığında, duygunun anlamı da seyirciye daha çok geçiyor.

Muharrem Özcan: Tabii müzikle ilgili teknik olanaklar çok önemli. Salonun akustik yeterliliği, ses sistemi gibi unsurlar iyiyse, etki artıyor. Ama bu teknik boyutların ötesinde, oyuncuların ses ve artikülasyonlarının etkisi de elbette yadsınamaz bir gerçek. Hiç kuşkusuz, Haluk Bilginer’e bu konuda teşekkür borçluyuz.

Soru: Neden?

Muharrem Özcan: Bir gün provaya geldi ve bize “Herhangi bir oyunda şarkı söylerken sessiz harfleri kullanın, vokalleri zaten beyin tamamlar. Sessiz harfler iyi telaffuz edildiği zaman şarkı anlaşılır. Siz sessizleri söyleyin, sesliler arkadan gelir.” dedi. Haluk Bilginer’in bu tavsiyesiyle çok daha doğru bir yola girdik.

Soru: Kostümlerde neden özellikle siyah, gri ve kırmızı renkleri kullandınız?

Muharrem Özcan: “Woyzeck”te kırmızı statüyü, kanı, günahı, arzuyu, şehveti ve yaşama sevincini simgelemekte. Gri ve siyah ise daha çok korku, ölüm, endişe ve güvensizliği vurgulamakta.

Soru: Peki kasalar? Kaygan zeminde oldukça riskli olmalarına rağmen?

Muharrem Özcan: Evet oyuncular için zorlayıcıydı kasalar. Ama çok özel bir anlamı ve işlevselliği var oyun için. O’nun bilinçaltından, yani kasaların içinden çıkan her obje, aslında Woyzeck’in hikayesinin birer parçasını oluşturuyor. Aynı zamanda sahnede farklı mekânları dinamik bir şekilde yaratabilmek adına çok elverişli imkânlar sunuyor.

Soru: Rejiyle son derece uyumlu bir koreografi izledik Woyzeck’te. Koreografi nasıl oluşturuldu?

Muharrem Özcan: Koreografımız Orçun Okurgan’ın büyük etkisi var tabii. Gelip şarkıların danslarını yapıp giden bir koreograf değil kendisi. Çok farklı ve özenli bir çalışma tarzı var ve tiyatral yapı için çok değerli O’nun bu çalışma biçimi. Neredeyse tüm provalarda bizimle birlikteydi, süreci izledi. Reji ile birlikte organik olarak yürüttü çalışmalarını ve bu oyuna büyük katkı ve destek sağladı.

Çok teşekkür ediyoruz, “Woyzeck’in yolu açık olsun!…



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: