Berlin’de Tiyatro ve Dans

Hasibe Kalkan Kocabay

Yaklaşık yüz tiyatrosu bulunan Berlin’de sahneler Ağustos’ta her yıl gerçekleşen “Tanz im August” ile açılır ve Mayıs’ta Almanya ve Avusturya gibi Almanca konuşulan diğer ülkelerde sezon içinde en çok dikkat çeken yapımların davet edildiği “Theatertreffen im Mai” ile sonuna yaklaşır. Bunca yapım arasında son yıllarda Almanya’nın tiyatro dünyasına damgasını vurmuş olan yönetmenlerden (Türkiye’de artık oldukça iyi tanıdığımız) Thomas Ostermeier ve Michael Thalheimer dışında Sebastian Nübling, Rene Pollesch, Kay Voges’dan oyunların yanı sıra She She Pop gibi bir performans topluluğu ve Tanz im August (Ağustos’ta dans) festivalinin son iki prodüksiyonunu da izleme fırsatı buldum.

Berlin’de Dans

“Tanz im August” festivali bu yıl otuzuncu yıldönümünü kutlarken, daha kabarık bir bütçeyle her zamankinden daha büyük prodüksiyonlara ev sahipliği yapmış olmasıyla dikkat çekti. Önceki yıllarda dansın dünyadaki çağdaş gelişmelerini takip eden, dans kavramını sürekli yeniden sorgulayan bir festival olarak bilinmesine karşın bu kez yöneticiler gelenekselden çağdaşa giden bir çizgede prodüksiyonlar davet etmişler. Aydın Teker ve Bahar Temiz gibi tanıdık yüzlerin yanısıra, Lyon Opera Balesi, Company Wayne Mc Gregor, Compagnie Kaefig ve Grupo de Rua gibi kalabalık kadrolu oyunların da yer aldığı bu yılki festivalin bana göre en çok merak uyandıran yapımlarından biri Wuppertal Tanz Theater’in yeni prodüksiyonuydu. “Cam Temizleyici”si, “Masurco Fogo” ve “Nefes” ile daha yakından tanıma fırsatı bulduğumuz Pina Bausch’un dans tiyatrosu, koreografın ölümüyle eski prodüksiyonlarıyla yaşamaya devam eden bir müze haline gelmişti. Mayıs 2017’de görev başına gelen, ancak bir yıl sonra sözleşmesine sürpriz bir şekilde son verilen Adolphe Binder döneminde, geçmişine tutunan Tanztheater Wuppertal’de iki tane yeni dans prodüksiyonu ortaya çıktı. Bunlardan ilki Dimitris Papaioannous yönetiminde “Seit Sie” adlı prodüksiyon, ikincisi ise Norveçli koreograf Alan Lucien Øyen tarafından sahneye konulan “Neues Sück II”, yani “Yeni Oyun İki” adlı çalışma. Her iki çalışmanın da Pina Bausch’a birer ‘saygı duruşu’ niteliğine sahip.

Berlin’deki dans festivalinin kapanış gösterisi olarak izleyici karşısına çıkan “Yeni Oyun II”de Øyen, Pina Bausch’un dans tiyatrosu kavramını yeniden tanımlamış. Alex Eales tarafından tasarlanan sahne mekanı, 50’li yıllara ait yıpranmış ve sahne döndükçe her tarafı açılabilen, katlanabilen sürekli dönüşen, zaman zaman bir film stüdyosuna, bir cenaze servisi bürosuna bazen de bir eve dönüşebilen bir mekan. Sahne tasarımının eski ve döküntülü hali gösterinin özlem ve ölümden oluşan ana temalarına uygun olsa da, sahneyi fazla dolduruyordu. Pina Bausch’un çağrışımlara açık soyut tasarımlarına göre çok daha gerçekçi olan dekor, gösterinin tüm alanlarını kapsayan bir tavır olarak karşımıza çıkıyor. Wuppertal Dans Tiyatrosunun dansçıları daha önce bu gösterideki kadar çok konuşmak zorunda kalmamışlardı, bazı sahnelerde bunun onları zorladığı hissediliyordu. Örneğin eşini kaybetmiş olan kadının cenaze servisi sorumlusuyla yaptığı uzun sohbette Rus kökenli dansçı Koreli dansçının eşinin nasıl öldüğünü anlamaya çalışırken, izleyici de Almancayı ağır şiveyle konuşan dansçıları anlamaya çalışıyordu. Konuşma sahnelerinin arasına solo ve düetlerden oluşan güçlü dans sahneleri serpiştirilmiş olsa da, bunlar söz ve dekor kalabalığı arasında yetersiz kalıyordu. 1979’dan bu yana toplulukta yer alan Nazareth Panadero ya da 1995 yılında topluluğa katılmış olan Rainer Behr gibi tanıdık eski yüzlerin yanı sıra yetenekli birçok genç dansçıyı barındıran Wuppertal Tanztheater’ın sordurduğu önemli sorulardan biri, geleneksel Pina Bausch estetiğiyle nasıl hesaplaşılması gerektiği sorusu. Alan Lucien Øyen’in çalışması bu sorunun yarattığı gerilim hattındaki bir arayışı yansıtıyor. Bausch’un hareket dizgeleri ya da dansçıların izleyicilerle konuşarak interaktif ilişki kurması bu çalışmada da karşımıza çıkan tanıdık unsurlar. “Neues Stück II”de izleyicilerle adam asmaca oynanır ya da bir dansçı eski sinemalardaki gibi sıraların arasında dolaşarak sigara dağıtır. Øyen’in üç saatten fazla süren yapıtına hakim olan melankolik ve ağır hava bazen şaşırtıcı bir mizahla bölündüğü için izleyiciye nefes aldırır. Koreograf Øyen, söz ve hareket dışında bir bakış, bir jest ya da sessizlik gibi anlam üreten onlarca detay ile hayranlık uyandırır, ancak Pina Bausch’un söz ve hareketlerindeki ekonomik tutumla yaratabildiği derinliğe ulaşamıyor. Ölümün her çeşidiyle yüzleşmeye çalışan yapıtın sonunda sahnede yer alan boş sandalyede Pina Bausch’u anarken, onun mirasının ağırlığı altında ezilmeden Tanztheater Wuppertal’ı ilerletmenin tek yolunun Bausch’un muhalif duruşuna ve onun gibi sorular sorarak dansçıların kişisel yaşamlarına bağlanmaktan geçtiğini düşünmekten kendimi alıkoyamadım.

Tanz im August’ta izleyebildiğim diğer gösteri çok daha neşeli, enerjik ve kışkırtıcıydı. Belçikalı koreograf Michiel Vandevelde’nin 14-23 yaş arası genç dansçılarıyla Living Theatre’ın “Paradise Now” adlı çalışmasından yola çıkarak geliştirdiği dans gösterisi 68 ruhundan gününümüze kalanları araştırıyor. O günden bugüne neler değişti, Paradise Now’un antimilitarist ve demokratik talepleri karşılığını bulabildi mi? Son 50 yılın her bir yılını temsil eden ikonik görüntüler eşliğinde bu soruların yanıtlarını arayan gençler, Britney Spears’ın “Oops, I did it again şarkısından, Suriye’deki iç savaşa değin arka perdeye yansıtılan sahnelerle izleyiciyi geçmişe bir yolculuğa çıkarıyor. Gençlerse bu görüntüleri bazen keskin ve bireysel hareketlerle, bazen toplu dans hareketleriyle, bazen de birbirlerine dolanmış bir halde sahnede yatarak yorumluyor, izleyicileri bir buçuk saatin sonunda sahneye davet ederek gösterinin bir parçası haline getiriyor ve en sonunda tüm dansçılar tek tek nasıl bir gelecek hayal ettiklerini sözle paylaşıyor.

“Fabuleus”ta gençlerin enerjisi ve samimiyeti yaş ortalaması onlardan çok daha yüksek olan izleyicileri etkilerken, onlara nasıl bir gelecek bıraktıkları sorusunu soruyorlar, yeniden bir gelecek hayali kurabilmeleri için umuda ihtiyaç duyduklarını haykırıyorlar.

Berliner Festspiele’nin festivalden bağımsız olarak davet ettiği ve izleme fırsatı bulduğum diğer bir dans gösterisi Nederlands Dans Theater 2’ye ait. Genç dansçılarından oluşan bu gruba, gelişmek ve bireysel dilini bulma fırsatı sunmaya çalışıyor Nederlands Dans Theater. Genç ekip, Berlin’de dört farklı koreografın hazırladığı birbirinden bağımsız parçalar sundu. Her bir parçada dans eden kişi sayısı ve tarzı farklıydı. “Subtle Dust” Bach müziği eşliğinde her türlü değişimin izini sürerken, “Wir sagen uns Dunkles” (Kendimizi karanlık şeyler söylüyoruz)de koreograf Marco Goecke geçmişten günümüze gelen müzik parçaları eşliğinde dansçıların kendilerini ifade edebilmek için geliştirdikleri küçük detaylar üstüne yoğunlaşıyor, “mutual comfort” bedenlerin ritmik titreşimlerle kesintiye uğramasını sağlıyor, “Sad Case”de ise koreograflar klasik ironik anlar arasındaki gerilimi araştırıyor. Bütününde Nederlands Dans Theater yukarıdaki iki örnekten farklı olarak beden ve müzik kullanımı açısından daha geleneksel bir yerde duruyor, müzikle uyumlu hareketler ve kalabalık dans sahneleri içeren bir gösteri izlemek isteyen izleyiciyi de tatmin ediyor. Berlin’de gösteri ayakta alkışlandı, ancak NDT’nin prodüksiyonu “Fabuleus” ve “Neues Stück II”nin izleyiciyi düşündürme potansiyelinden daha uzaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Ve Perde…

Berlin’in ödenekli tiyatrolarında bu sezon en çok merak edilen oyunlardan biri Berliner Ensemble’de sahnelenen “Die Parallelwelt”, diğeri ise Deutsches Theater’de Rene Pollesch tarafından sahnelenen “Cry Baby”idi.

“Die Parallelwelt” (Paraleldünya) tiyatroda multimedya kullanımını doruğa taşıyarak izleyiciyi mekanlar ve zamanlar arası yolculuğa çıkaran sıra dışı bir oyun. Dortmund Tiyatrosu genel sanat yönetmeni Kay Voges, yıllardır dijital teknolojinin tiyatro ile ilişkisini ve tiyatroya sağladığı anlatım olanaklarını araştıran bir yönetmen. “Die Parallelwelt”de Voges, Berliner Ensemble ve Dortmund Tiyatrosunu fiber optik kablolar aracılığıyla birbirine bağlayarak, zaman ve mekan arasındaki sınırları yok etmeye çalışmış. Her iki tiyatroda sahneler dört kareden oluşuyor, alttaki iki karede tiyatronun kendi oyuncuları oynarken, üstteki karelere diğer tiyatrodan eşzamanlı oynanan sahneler yansıtılıyor. Berlin’de oyun bir doğum sahnesiyle başlarken, Dortmund’da yaşlı bir erkek ölmek üzeredir. Berlin’de Fred adlı erkek çocuğun doğumuyla başlayan hikaye kronolojik olarak ilerlerken, Dortmund’da hikaye onun ölümüyle geriye doğru akar. Yaşamın ortasında, yani Fred’in düğün sahnesinde iki şehirdeki ekipler birbirilerinin farkına varırlar ve birbirilerinin aynısı olduklarını kavrarlar. İki şehirdeki sahneler kesiştiği anda kimin gerçek kimin kopya olduğu üstüne ciddi bir tartışma kopar, iki gelin çoğaltılabilir olduklarını kabul etmekte güçlük çekerler. Sahne anlatısının felsefi çerçevesi, zaman zaman Empedokles, Aristoteles, Werner Heisenberg ve Jorge Luis Borges’den yaşam ve ölüm, sonsuzluk ve zamansallık gibi konulardaki alıntılarla kesintiye uğratılarak oluşturulmaya çalışılmış. Kuantumfiziği ile tiyatral bir hesaplaşma niteliğindeki “Paraleldünya”nın içeriği, kullandığı teknoloji ile oluşturulan görüntülerin gerisinde kalsa da, farklı bir izleme deneyimi yaşatması açısından oldukça ilginç bir prodüksiyon.

Son yıllarda Almanya’da efsane haline gelmiş olan yönetmenlerden biri olan Rene Pollesch, izleyiciyi görüntülerden çok sözlerle etkilemeye çalışan bir yönetmen. Oyunlarını hem yazıp hem yöneten Pollesch bir çeşit “konuşma tiyatrosu”nun kurucusu. Oyunlarında oyuncular sosyolojik ve felsefi toplum analizlerinden oluşan uzun kuramsal metinlerden oluşan repliklerini son derece hızlı, neredeyse isterik bir biçimde aktarmak zorunda olan hünerli konuşmacılardır. “Cry Baby” Pollesch’in ün kazandığı Volksbühne’den ayrılıp Deutsches Theater’e geçtkten sonraki ilk oyunu ve öncekilerden oldukça farklı. “Cry Baby”de pek bağıran, kendinden geçen oyuncu yok. Sahneyi kaplayan kocaman bir yatakta, genç kızlardan oluşan bir koro sürekli uymak isterken, Pollesch’in yıldız oyuncusu Sophie Rois, rolden role girerek, farklı oyunculuk üslupları üstüne denemeler yaparak, çağdaş iş dünyasında takım çalışmasının önemi ve para gibi konuları klasik oyunlardan alıntılarla harmanlar. Oyunun tek erkek oyuncusu ise sahnenin kenarında bulunan localardan oyun başladığında uyandırılması talebinde bulunur, ancak sonra arada bir sahneye de çıkar. “Cry Baby” onca sosyo-politik analiz ve kuramla hesaplaşıldığı halde toplumsal yapının kayda değer bir değişime uğramamasının entelektüellerde yarattığı yorgunluğu görselleştiriyor. Ancak ismine karşın oyun ağlatmaktan uzak, daha çok bir bulvar komedisi hafifliğinde gülümseten ve eğlendiren bir oyun.

Thomas Ostermeier Schaubühne’de bu sezon çağdaş bir Fransız romanın sahneye uyarlamış. Edouard Louis’in “Im Herzen der Gewalt” (Şiddetin Yüreğinde) adlı otobiyografik özelikler taşıyan romanı küçük bir kasabada bir eşcinsel olarak barınamadığı için Paris’te yaşamaya başlayan Edouard’ın hikayesini anlatır. Bir noel gecesinde Edouard evine Cezayirli bir erkeği davet eder ve tecavüze uğrar. Genç kahraman olay sonrasında hastaneye ve polise giderek şikayette bulunmaya karar verir. Şidettin farklı türlerinin izini süren roman, ırkçılık ve suçlama/suçlanma gibi net görünen durumlarda sınırların ne kadar geçirgen olduğunu, kurban/suçlu pozisyonlarının ne kadar kolay değişebildiğini çok katmanlı yapısı içinde anlatmaya çalışır. Ancak romanın aksine sahnede olay sonrasında toplumun Edouard üstüne uyguladığı şiddet törpülenmiş. Ostermeier sahnede dört kişilik bir kadroyla, anlatım ile oyun sahnelerinin sürekli olarak yer değiştirdiği, projeksiyon aracılığıyla oyuncuların duygularının belirginleştirildiği bir sahne dili kullanarak aktarıyor. Oyunculardan ikisi baştan sona aynı rolü üstlenirken, Edouard’ın kızkardeşi ve onun tır şoförü eşi oyun boyunca birçok farklı rolde oyunculuk hünerlerini sergilerler. Arasız iki saatten fazla süren oyunun kuşkusuz en güçlü yanı neredeyse boş bir sahnede, sadece bir yatak, iki sandalye ve bir masa gibi aksesuarlarla farklı mekanlara dönüşebilen alanda oyuncuların abartısız, samimi ve kıvrak oyunculukları.

Maxim Gorki Tiyatrosu Berlin’in en küçük ödenekli tiyatrosu ve genel sanat yönetmeni Şermin Langhoff ile dramaturg Jens Hillje’nin eş yöneticiliğinde şehrin çok kültürlü yapısıyla hesaplaşmaya çalışan bir mekan. Çok sayıda yabancı kökenli oyuncu ve yönetmen barındıran tiyatroda bir süredir yönetmen Sebastian Nübling ve yazar Sybille Berg gibi çağdaş Alman tiyatrosuna ait ünlü isimlere de rastlamak mümkün. “Nach uns der All” (Bizden sonra Uzay) adlı oyunda dört kadın dünyadaki tüm sorunları geride bırakarak Mars’a göçmek ve orada anaerkil bir düzen kurmak niyetindeler, ancak gidebilmeleri için  yanlarında birer erkek götürmeleri gerekiyor. Uzay kıyafetleri içinde işsiz güçsüz, dikiş tutturamamış dört erkek çıkar gelir. Oyuncular sahnede kadınlar ve erkekler korosu olarak neredeyse oyunun tamamını ortak bir koreografi eşliğinde canlandırıyorlar. Oyuncular için oldukça zorlayıcı olan bu reji tercihi, izleyiciye başta eğlenceli gelse de zamanla yorucu hale geliyor. Kadınlar oyunun sonunda uzay gemisini kaçırırlar, çünkü yazar Sybille Berg’e göre, bir şeylerin değişmesi mümkün değil. Politik tavrını çok kültürlülüğünün yarattığı dinamizmden alan Gorki tiyatrosunda oyunlar bazen izleyiciyi düş kırıklığına uğratmasına karşın politik duruşu sayesinde ilgi çekmeyi ve sürekli gündemde kalmayı başarıyor.

Michael Thalheimer’i bazılarımız DasDas’ın davetiyle Türkiye’ye gelen Brecht’in “Kafkas Tebeşir Dairesi”ni izleyerek tanıma fırsatı buldu. Thalheimer klasik metinlerin yönetmeni. Onları alır ve katman katman soyar ve oyun kahramanlarının duygularını gizleyen tüm örtüleri kaldırır. Bu sezon Berliner Ensemble’de sahneye koyduğu Tennessee Williams’ın “Arzu Tramvayı” adlı oyununda da yönetmen aynı yaklaşımla oyunun konusunu ana çatısına indirgemiş. Birleşik Amerika’nın güneyinde bir zamanlar zengin bir ailenin kızı olan Blanche aileden kalan tüm malvarlıklarını kaybettik ve öğretmenlik işinden de kovulduktan sonra kız kardeşi  Stella’nın yanına sığınır. Yeni Amerika’yı temsil eden göçmen kimlikli eşiyle tutku ile şiddet arası gitgellerin hakim olduğu bir ilişki yaşayan Stella, ablası Blanche gibi gerçeklikle yüzleşmekten kaçınan, aciz bir karakter. Yerleşik kategorilerin ve değerlerin sarsıldığı bu dünyada güç dengeleri erkekten yana. Yıllardır Thalheimer ile birlikte çalışan sahne tasarımcısı Olaf Altmann, Blanche’ın tutunmaya çalıştığı kaygan zemini en az kırk beş derecelik eğime sahip üçgen bir prizma şeklinde olan yükseltilmiş bir sahneyle görselleştirmiş. Düz durmanın bile çok zor olduğu bu sahnede, oyuncular dikkatli ve küçük adımlarla ilerlemeye çalışsalar da, dekorun dik eğimi onları sürekli aşağı çekiyor, bazen düşürüyor ve alt köşeye yuvarlanmalarına neden oluyor. Altmann’ın sahne tasarımı bir mekanın dramaturjik açıdan bir oyuna ne kadar çok hizmet edebildiğini açık bir şekilde gözler önüne seriyor.  Ancak oyunun en büyük başarısı Blanche’ı canlandıran Cordelia Wege’ye ait. Wege, “Arzu Tramvayı” denildiğinde ilk akla gelen Elia Kazan’ın sinema filminde Blanche’ı canlandıran Vivian Leigh ile yarışabilecek denli incelikli, duyguları abartmadan ama inanılmaz bir yoğunlukla aktarabilen bir oyunculukla sahneye taşımış rolünü. Stanley’i canlandıran Andreas Döhler bir Marlon Brando’nun karizmasına sahip olmasa da Stella rolündeki Sina Martens ile birlikte garip ilişkiler üçgeninde kendi köşelerini başarıyla dolduruyorlar ve böylece komşular ve Mitchell ile birlikte çok keyifli bir oyun çıkartıyorlar.

Bir oyunculuk ve reji gösterisinden farklı biçimlerde sahnede hikaye anlatmanın yolunu araştıran topluluklar da var uzun süredir Almanya’da. Oyunculuk eğitimi almamış ve kendilerini performer olarak adlandıran kişilerin sahnede yer almanın en uygun yolunun kendi hikayesini anlatmak olduğunu düşünmüş ve buna uygun işler üretmişler. Sahnede alternatif anlatım yolları araştırmış olan tiyatro kolektifi She She Pop bu yaklaşımla hareket eden en ünlü örneklerden biri. “Oratorium” adlı yeni çalışmalarında bireysel konulardan uzaklaşarak mülkiyet-para-sistem konularını Brecht’in öğreti oyunlarından referans alarak ele alıyor She Seh Pop. Sahne üstü yazılarla izleyicileri en baştan itibaren performansın etkin bir elemanı haline getiren çalışmada izleyici sürekli kendisini kiminle özdeşleştireceğine karar vermek durumunda, geliri olan anneler, tiyatro uzmanları, mülk sahipleri gibi gruplardan biri ya da birkaçına dahil olmaya davet edilmekte. Böylece izleyiciye sistemin hem yaratıcısı hem temsilcisi olduğunun farkına vardırılıyor. She She Pop’un üç üyesi ile dışarıdan katılan “performer”lar sahne üstünde daha sonra kostümlere dönüşecek olan bayraklar sallayarak, gruplar halinde sistemin bütününe işaret ederken, kiraların ve ev fiyatların giderek daha ulaşılmaz hale gelen Berlin’de bunun yarattığı açmazları bireysel örnekler üstünden somutlaştırıyor. “Oratorium” politik, felsefi ve sosyolojik açıdan son derece önemli bir konuyu yüzeyde gezinerek ama herkesin bu sistemin bir parçası olduğunu hatırlatarak ele alıyor.

She She Pop gibi performans ağırlıklı işler üreten gruplar (Rimini Protokoll, Gob Squad vs. gibi örneklerle çoğaltılabilir) dışında Almanya’da ödenekli tiyatroların çoğunda 20. yüzyılın başında gelişen reji tiyatrosu geleneğini sürdürüyor. Her biri farklı bir reji stili geliştirmiş olan Thomas Ostermeier, Michael Thalheimer ve Kay Voges gibi örnekler bunun en iyi kanıtı. Bu yönetmenler klasik oyunları yöneterek geliştirdikleri yenilikçi yaklaşımı görünür kıldıktan sonra zaman zaman daha çağdaş ya da özgün metinleri de sahnelemeye başlamışlar, çoğu zaman sürekli birlikte çalıştıkları sahne tasarımcıları ve güçlü oyuncular ile birlikte özgün sahne dillerini yarattılar. Ostermeier tiyatroda yeni gerçekçilik, Thalheimer özgün oyunculuk biçemleri, Voges dijital teknoloji ve tiyatro ilişkilerini araştıran özgün sahne dillerini geliştirirken, ara ara kendilerini sorgulamayı ve farklı denemelerde bulunmaktan kaçınmadıkları için güncelliklerini korumayı başarıyorlar.

“Neues Stück II” Tanztheater Wuppertal

Fotoğraf: Mats Baecker

“fABULEUS” Michiel Vandevelde

Foto: Clara Hermanns

Netherland Dans Theater II

“Die Parallelwelt” Berliner Ensemble/Dortmunder Schauspielhaus

Foto: Birgit Hupfeld

“Cry Baby”, Rene Pollesch-Deutsches Theater

Foto: Arno Declair

“Im Herzen der Gewalt” (Karanlığın Yüreğinde), Thomas Ostermeier-Schaubühne

Foto: Arno Declair

“Nach Uns Das All” (Bizden Sonra Uzay), Sebastian Nübling-Maxim Gorki Theater

Foto: Esra Rothoff

“Endstation Sehnsucht” (Arzu Tramvayı), Michael Thalheimer-Berliner Ensemble

Foto: Joachim Fieguth

“Oratorium”, (Oratoryo) She She Pop

Foto: Benjamin Krieg

 

Yorum


işlemi tamamlayınız: