Furuğ’un Şiir Olmuş Yaşamına Doğru Yorum: “Yaralarım Aşktandır”

 Hasip Akgül

İranlı şair ve sinema yönetmeni Furuğ’un çarpıcı ve kısacık yaşamı dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerinden olan Bernardo Bertolucci’den ülkemiz genç yönetmenleri Harun Güzeloğlu’na, Altuğ Görgü’ye, Berfin Zenderlioğlu’na, oyuncu Derya Günaydın’dan oyuncu Nazan Kesal’a kadar birçok sanatçıya esin kaynağı olmayı sürdürüyor. En son izlediğim Nazan Kesal’ın “Yaralarım Aşktandır” oyunundaki Furuğ yorumu beni oyunun ötesine götürerek bu konu üzerinde uzun süre düşündürdü.

Furuğ’un yaşamında sanatçıları yeni bir şey anlatmaya, onun aracılığıyla gözden kaçanı göstermeye çeken önemli imgeler var. Bu ilginin kaynağı bu imgeler olmalı. Yalnız “Yaralarım Aşktandır” oyununda diğerlerinden farklı olarak, onun altı şiiri üzerine kurulduğu halde hiçbir yerinde bu şiirleri okumayan, daha çok şiiri anlatısında yaşatan bir yapı olduğunu fark ediyorum. Nazan Kesal bu imgeleri sahne diliyle yaşantılarken hemen açık etmiyor ancak bizi Furuğ’un çabalarının içinde hangi anlamların saklı olduğunu sezebileceğimiz bir duyguya sokmayı başarıyor. Bu hiç kuşku yok, yazar Şebnem İşigüzel’in ve şiirleri çeviren Haşim Hüsrevşahi’nin oluşturduğu oyun metniyle birlikte karakterini saçının teline kadar hissetmiş olgun bir oyunculuğun başarısı.

Furuğ’un 32 yaşında bir trafik kazasında öldüğü halde mollalarca kâfir ve cadı olarak damgalanarak gömülmesinin engellendiği o iki günü Nazan Kesal, anlatısı için durum ve oyunun şimdiki zamanı olarak saptamış ve ardından Şebnem İşigüzel’e bu teklif ve kafasında uzun süredir taşıdığı karakteriyle gitmiş. Uzun çalışma ve tartışmalardan sonra ortaya (İran’da kadın olmak bile başlı başına bir yaşam zorluğuyken hem şair hem oyuncu, hem sinemacı, hem ressam olmuş) Furuğ’un oyun metni “Yaralarım Aşktandır” çıkmış.

Furuğ’un bana göre yaşam öyküsündeki önemli karşıtlıklardan ilki erkeklerin dünyası diyebileceğimiz bir dünyada sıra dışı yaşam istekliliğini sanatın her dalında çok yüksek bir verimle ortaya koyabilmiş olmasıdır. İkincisi bu yoğun ve verimli yaşamın çok kısa oluşudur.

Bu günümüzün pörsük, sağlıklı ve uzun yaşamı tek ideoloji haline getirmiş kitleleri için şaşırtıcı bir durum oluşturuyor. Yaşadığımız çağda “anlamı” artık zamanla ölçen birimler kullanılıyor. “Anlamı” özgürlük ve şiirle ölçen birimlere ne yazık yokmuş işlemi uygulanıyor. Oyun yüksek enerjisi ve olanca sadeliği içinde bu tür ilginç sorular sordurabilen harika bir karaktere sahip. Furuğ’un yaşamındaki bu yoğunluk, bireyselliğin ve toplumsallığın bütün renklerini tüm ara renkleriyle taşıyan duyarlı bir dünya görüşü pratiği ile sergileniyor. Nazan Kesal, bunları son derece küçük ayrıntılarla, minimal jestlerle, sesinin tonlamalarıyla bize geçiriyor. Şahın generallerinden mollalara kadar genişleyen hâkim sınıfların boğucu atmosferine karşı devrimci bir duruş sevinçle sahneyi dolduruyor. Ancak bu duruşta arada bir içimizi burkan bir şeyler olmaktadır. Bu bir hüzün! Evet Tragedyalardaki kadın karakterlerde gördüğümüz türden bir hüzün. Bir değerin yok olma olasılığını diğer olumlu değerin yaşaması için tercih eden bir hüzün.  Furuğ Ferruhzâd adındaki bu kadının içindeki sınırsız sevinç ve yaşam coşkusunu şiir dizelerine dönüştürebilmesinin ve küçük bir kamerayla ezilenleri (cüzamlılara dair “Kara Ev” belgeselinde olduğu gibi) anlatan filmler çekmesinin, resimler yapıp yazılar yazmasının yaşadığı coğrafyada büyük riskleri vardır. Bunun bu toplumsallıktaki karşılığının er geç ölüm olacağını bildiği halde Furuğ diğeri hayatta kalmak olan iki değer arasından şiiri seçmekte ikirciklenmez. Yazdığı şiirlerle yaşadıklarını birbirinin içine karıştıran sevinç ve aşk ona acı, yara ve yavaş yavaş ölümü getirse de bundan vazgeçmez. Ona göre yaşam güzeldir ancak şiirin yok edildiği koşullarda yaşamı her şeye karşın kutsamak iki yüzlülüktür. Böylelikle içinde aşkın ve sevincin yok edildiği bir dünya karşısında Furuğ’un bu trajik duruşu önemli bir poetika ve varoluş sorusunu önümüze koyuyor:

Şiir için özgür bir dünyaya mı gereksinimimiz var? Yoksa özgür olmak için mi şiire gereksinim duymaktayız?

Bana, oyunun sordurduğu bu soru çok önemli görünüyor. Furuğ, bu iki değer arasında ikincisinden birincisine geçildiğinde gerçekten yeni bir dünyaya geçilmiş olabileceğini anlamıştır. Furuğ’u konu edinen yaratılarda sanatçıları çeken yerin burası olabileceğini düşünüyorum. Politik olmak adına ilk önerme doğru bir seçim gibi görünse de biraz düşünüldüğünde gerçek dönüştürücü eylemin tıpkı Furuğ’un yaşamında olduğu gibi ikinci önermede saklı olduğunu anlarız: şiir yoksa özgürlük yoktur. Dahası şiir ertelenerek özgürlüğe ulaşılamaz.

Nazan Kesal’ın oynadığı, Şebnem İşigüzel’in yazdığı ve Berfin Zenderlioğlu’nun yönettiği  “Yaralarım Aşktandır” oyunu benim son bir yıl içinde izlediğim üçüncü farklı Furuğ yorumu. Diğer iki arkadaşımın yorumu üzerinde bu kadar düşünme ihtiyacı duymamış olmam belki benim eksikliğimdir ama bu oyunun beni bu yaşamsal konuların içine çekmesi kesinlikle Nazan Kesal’ın sadelik, doğallık, içtenlik dediğimiz şiirle akraba sahne gereçlerini kullanmadaki ustalığının yarattığı duygu ve bilinç ortamıyla ilgili olduğunu söylemeliyim.

Nazan Kesal oyununu sözünü ettiğimiz tam bu noktadan başlatıyor. Furuğ araba kazası geçirmiş ve yaşamakla ölüm arasında bir bölgeye savrulmuştur. Gerçekten yaşanmış bu an onun bütün şiirini anlatabileceği, oynayabileceği bir mekânı yaratıyor. Böylelikle yaşamla ölüm arasında musalla taşına benzer bir yükseltide yatarken şiir mırıldanan Furuğ’un kalkıp sırlı bir şiir olan hikâyesini anlatmaya başladığında inanarak dinlemeye ve izlemeye başlıyoruz. Son derece işlevsel dikdörtgen masa bazen musalla taşı, bazen yatak, bir kaide v.s. olurken onun şahın askeri olan babasıyla tartışmasını, 16 yaşındayken kendinden büyük Perviz’e gönül düşürmesini, Perviz’e verilmeyince açlık grevi yapmasını, naif ama sevgi dolu direngen dünyasını tanırız. Dört tekerlekli bir dekor parçasından başka oyuncuya sahne üzerinde bir de siyah bir kova eşlik etmektedir. Bu birazdan içindeki süngerle, kokmaya başladığını düşündüğü cenazesini kendi kendine yıkamak için yararlanacağı kovadır. Furuğ’u oynayan oyuncumuzun başka hiçbir yardımcısı yoktur. Bize karakterini göstermesi için gerekli olan asıl şeyler bir süre sonra yavaş yavaş oyuncu Nazan Kesal’ın içinden, bedeninden, bakışlarından, sesinden dökülmeye başlar. Bir basit elbisenin içinde, yalınayak, sadece sesini, bedenini ve duygularını kullanarak bir çocuğu, genç bir kadını, aşık bir kadını, mollaların karşısında dikelen bir kadını, ölüme meydan okuyan bir kadını, cüzamlı hastalarla yaşayıp onların sorunlarını filme çeken hatta annesiz ve babasız kalacak bir cüzamlının çocuğunu evlat edinen bir kadını, bir anneyi, bir babayı, bir serçeyi bir kargayı, general babasının karşısına daha bir çocukken şiirleriyle dikilen bir kız çocuğunu, ağzının kenarında kalmış bir pirinç tanesinin aşka düşüşünü, sevgilisiyle parmakların birbirine dokunarak bir olma anlarını tek tek yaşar ve hissederiz.

İşte burada etkiyi yaratan şeyin Nazan Kesal’ın “şiir için özgürlük değil, özgürlük için şiir” belirlemesini düşünüp yakalamış olmasından geçtiğini anlıyoruz. Çünkü oyunda diğerlerinden farklı olarak sahnede şiir okumak yanlışına düşmediğini çok net olarak görüyoruz. Şiir için özgürlük alanı açma çabasının yanlışlığı tiyatroda şiir okuma alanı yaratma çabasında da geçerlidir. Doğrusu özgür bir tiyatro sahnesinin ihtiyaç duyduğu şiiri rejiyle kurabilmek ve oyuncu duyarlığı ile anlatıp oynayabilmektir. O zaman sahnede anlamsız iri sözler değil henüz söze dönüşmemiş gerçek duygu ve eylemli bilinç parçaları seyircisinde karşılığını oluşturmaya başlıyor. Şiir bir ahkâm ve söyleyiş olmanın ötesinde organik bir ilişki ve besine dönüşüyor. Seyircisinde bir tazelenme ve canlanma yaratabiliyor. Nazan Kesal’ın (bizim 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde öğrencilik sıralarında tanıdığımız ismiyle Nazan Kırılmış’ın) bu oyunculuğunu yalnızca tiyatro başarısı olarak alkışlamanın yeterli olmayacağını düşünüyorum. Furuğ’un şiirini ve yaşamını doğru anlayıp aktarmasının dışında asıl başarısının bizi şiirin yaşamda ne işe yaradığı ile de karşı karşıya getirmesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Furuğ üzerinden kestirmeden feministlik yapmamanın ya da erkek düzenine veryansın etmemenin ya da mollalar karşısında direnen bir politik figürden yola çıkarak salt güncel bir mesajın kaygısıyla laf sokma çabasının kolaycılığına düşmemenin içimize gerçek dürüst bir Furuğ sevgisi girmesine neden olduğunu söylemek isterim. Nazan Kesal ve onun uzun bir çalışmayla oluşturduğu yazım-yönetim ekibinin bu oyunla daha derinlikli, dönüştürücü gerçek devrimci bir yorumu amaçladığı görülüyor.

Oyuna girerken diğerlerinde maruz kaldığımız için “şiir dinleyeceğiz” tahmini ya da olasılığı boşa çıkartılıyor. Oyundan çıkarken çok iyi bir öykünün, Furuğ’u hiç bilmeyenlere de açıkça ve ustalıkla yaşatılması oyunun hedefine ulaştığını gösteriyor. Sahne hikâye anlatma ve canlandırma yeriyse oyunculuktaki yalınlık, fazla bir performansa gerek duymadan sahnede canhıraş bağırıp çağırmalara gerek duymadan çok şey anlatılabileceği gösterilmiş oluyor. Arafta olmanın, arafta kalmış Furuğ’un yaşamının ve aynı zamanda İran’daki kadına, sanata, aşka ve yaşama bakışın geriye dönüşlerle anlatıldığı bir oyundan ruhsal bir yenilenmeyle çıkıyoruz. Yaşamak için ama özgürce ve gerçekten yaşayabilmek için tiyatro ve şiire ihtiyacımız var. Zalimleri zalimlere benzemeden dize getirmenin yolu ihtiyaç ve zorunluluğun içindeki bu şiiri yaşamaktan geçmiyor mu?

Yorum


işlemi tamamlayınız: