Kent Oyuncuları’nda 50. Yıl Kutlaması: ‘Zorla Güzellik’

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Üstün Akmen

1963 doğumlu Amerikalı film yönetmeni, senaryo ve oyun yazarı LaBute ile ilk kez 2007–2008 sezonunda Aksanat yapımı (2001’de yazılmış) “Şeylerin Şekli-The Shape of Things”de tanışmıştık. Günümüzün dört genç insanının aşk ve arkadaş ilişkilerinden yola çıkarak sanatın sınırlarını zorladıklarını anlatıyor, özellikle “enstalasyonu” inceden inceye makaraya alıyordu. İnsan doğasındaki kötücüllüğü, zaafları ve acımasızlığı bu denli estetik formlar içinde ortaya koymasına hayran kalmıştım. “Güzellik kavramı” üzerine yazdığı bu oyunun bir üçleme olduğunu da biliyordum ve diğer iki oyun olan 2004’de “bilgisayara aldığı” “Şişman Domuz-Fat Pig”i Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndan, 2008’de yazdığı “Zorla Güzellik-Reasons to be Pretty”i de Kent Oyuncuları’ndan izleme şansına vardım.

LaBute’un son oyunu “Zorla Güzellik”te de, kadınlar ve erkekler birbirlerini kandırmaktan ve zarar vermekten sanki zevk alır gibiydiler ve LaBute bu oyununda da: “İyilik, ancak korkunç kötülüğün tanımlanmasıyla anlaşılır” iletisini veriyordu. Günümüz gençleri… Sadece birbirlerine karşı değil, kendilerine bile hoşgörüsüz bir kuşak. Güzellik anlayışları farklı, hatta belki de güzelliğin ayırtında bile değiller. Rahatlar. Anlık kararlar alıyorlar ya da kararsızlar. Dillerinin, beyinlerinin terazisi yok, tartma gereği duymadan konuşuyor ve davranıyorlar. Yargıları yüzeysel, dünyayı umursamıyorlar. Empati hak getire, sempatik olmaya çalışmıyorlar, kişilikleri bozuk. Orada burada, her yerde aynılar. Neil LaBute, bu gençliği “Zorla Güzellik”te de sinematografik bir biçem içinde ve gene geniş perspektifle ele alıyor. Aslı Salarvan’ın başarılı çevirisindeki akıcı diyaloglar, yanı sıra aralara işlenmiş ince mizah anlayışı oyunu daha da sevimli kılıyor. Oyun içinde geçen küfür kâfire gelince, Melih Anık, “blok”unda (12 Aralık 2010) “… LaBute’un karakterleri uzaydan gelmedi, dünyalı; LaBute’un diyalogları hepimizin dilinde yani hiçbir şey “yeni” değil ama üstü kapalı geçiştirdiğimiz, kendimize bile itiraf edemediğimiz, maskeli düşüncelerin, davranışların arkası, sırrı dökülmüş aynası çıkacak karşınıza. Tebessümünüz dudaklarınızda yarım kalacak, kendinizi göreceksiniz çünkü” diyor ya, aynen öyle, katılıyorum.

Oyunu, Defne Halman ve Engin Hepileri el ele vererek yönetmişler. Tablo dizgelerinin farklı ritimlerini fevkalade güzel düzenlemiş, ritmik çerçeveleri çok iyi saptamış, bunların sonucunda global ritmi yakalamışlar. Oyun kitapçığında da ifadesini bulduğu gibi “… sözel, duygusal ve fiziksel yumrukların havada uçuştuğu” bir komedi anlayışına ulaşmak için öyküyü figüratif biçimde anlatırken; eylemi, konuyu duyguları harekete geçirici mantıkları fiziksel eylem olarak vermişler. Özellikle Hepileri ile Halman bazen ikili tablolarda ışığa ters duruyorlar, arkalarını dönerek konuşuyorlar, ama genelde gösterinin bütün anlarını bir araya getiren ve devindiren iki nokta arasına sanki bir çizgi çiziyor; çizdikleri çizginin arasındaki koordinatları zekice belirliyorlar.

Söz konusu çizginin başlangıç ve bitiş noktaları belli, belli olmasına belli de, belirledikleri bu çizgi, bulmaca dergilerinde rastladığımız “noktaları birleştirme” oyunları gibi. Malûmunuzdur bu oyunlar, başlangıçta sayfa üzerine dağıtılmış noktalardan oluşuyor, bu noktaları sırayla birleştirdiğimizde, resim ortaya çıkıyor ya! İşte Halman-Hepileri ikilisinin “Zorla Güzellik”i sahneye koyma yöntemi, bu “noktaları birleştirme” oyunlarına benzemiş. İzleyiciye noktaları birleştirme yetkisini vermiş. Oyuncu yönetimini de “mış gibi yaptırmamak” üzerinden çözümlemişler.

Cem Yılmazer’in sahne düzeni ve black-out’ları olabildiğince kısa atlatmadaki başarısı kutlanmaya değer. Ebru Özaydın’ın kostüm çalışması da yerli yerinde. Kostümler kendilerini izleyiciye okutuyor, (Steph’in lokanta-vestiyer tablosunda giydiği kostüm gibi) karakteri tamamlıyor. Cem Yılmazer’in ışık tasarımı da iyi.

Sahnede ilk kez izlediğim Aslıhan Gürbüz, Carly’nin dış biçimini ve çatısını oluşturan noktalardan destek alması ve yönünü mükemmelen bulmasıyla eleştirmen amcasının merceği altına girmiş durumda. Sözünü ettiğim bu noktalar, onun duygulanımsal ve devinduyumsal belleğine, “düşünen bedenine” destek veriyor. Hiç kuşkum yok, tiyatromuza yeni bir yıldız geliyor. Gürbüz’den tiyatrodan aldığını tiyatroya vermesini istemek hakkım değil mi benim? Bal gibi hakkım! O halde, Aslıhan Gürbüz’den hakkımı istiyorum. Gökçer Genç, Kent’in uygun durumlarını saptamasıyla, bedenine uygun pozisyonlarda imgeleminde kurduğu rolü sindirmesiyle aldığı alkışı hak ediyor. Greg’de Engin Hepileri, bütünlüklü doğalcı oyunculuğunda, psikolojik ve davranışsal olarak müthiş bir Greg resmediyor. Jestlerini “haddehane”den geçiriyor. “Haddehane”den çıkma jestlerini yeri geldiğinde kesiyor, parçalara bölüyor, sonra yeniden yapıştırıyor. Defne Halman, Steph’i canlandırırken bütünselliği koruyacak birimleri ve parçalama yöntemini mükemmel geliştiriyor. Devinim ve metni ya da devinim ve sesi birbirinden ayırmak yerine içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün oluşturarak bir araya gelen, birbirlerini destekleyen ya da uzaklaşan çeşitli öğelerin bulunduğu ayrıntıları başarıyla ayırıyor.

Kent Oyuncuları’nın “Zorla Güzellik”inin zorla(!) değil, ama özellikle ve güzellikle mutlaka izlenmesi gerekiyor.


BAŞSAVCIM UYANSANA…

Siyasal iktidar ve uzantısı yerel yönetimler, arsa kazanmak uğruna her şeyi, ama her şeyi yıkmaya hazırlar. Örnek: İşte İstanbul’un göbeği Taksim Meydanı’ndaki Atatürk Kültür Merkezi (AKM). Kanıt: Yılın beşinci günü akşamı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın, televizyonlardaki beyanı. Başkan bu beyanıyla, Taksim Meydanı’nı bu yıl içinde trafiğe kapatmayı planladıklarını, Atatürk Kültür Merkezi’nin de yıkılacağını, oluşan alanın meydana dâhil edileceğini söyleyerek, apırsak da köpürsek de iplikçigillerden 2010 İstanbul Avrupa Başkenti Ajansı Başkanı Şekip Avdagiç Bey’in ipliklerini sökemeyeceğimiz gerçeğini suratımıza patlattı.

“Yıkmak” hiç kuşkum yok taşra kültürünün önemli bir parçası. Taşra kültürü kentsel değerlerden anlamıyor. Bu nedenle de omuzlarının üzerinde taşra kafası taşıyan yöneticiler hep yıkıcı oluyor. Arsalar değerlendiriliyor, rant doğurtuluyor. Arsa yağması ve arsa getirimiyle semiren taşralı yöneticinin yıllardır AKM’nin önünden geçerken ağzının sulandığı, dilinin damağına yapıştığı önce pek fark edilmiyor, ama sonra kent toprağını bu kez daha büyük ölçekte yağmalayacakları, artan değerden pay alacakları ayan beyan anlaşılıyor. AKM’nin kent açısından, sanat açısından değerini es geçip, yerine daha büyük yoğunlukla, kârlı mı kârlı yatırım yapacaklar. BM üyesi 192 ülkenin 136’sından binlerce yerel yönetimin üyesi olduğu Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatının (UCLG) yeni başkanı İstanbul Metropolünün Artvinli yöneticisi Kadir Topbaş, Paris’teki ünlü Garnier Operası’nın (yapımı 1862–1875), işlevsel ve teknik bütün yetersizliklerine karşın özenle korunmakta oluşunu biliyor, ama bilerek ve isteyerek bilmezden geliyor. Bilmezden geliyor diyorum, çünkü Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatının başkanı Topbaş’ın Paris Belediye Başkanı Bertrand Delanoe’nun bir vefa örneği olarak mimarının adıyla anılan bu binayı yıkıp, yerine günün koşullarına daha uygun bir yenisini yapmak istemediğini bilmemesini benim aklım kesmiyor. Adam gidip Bastille Meydanı’na ikinci bir opera binası yapacak da, Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatının yeni başkanının haberi olmayacak. Olur mu öyle şey? Bugüne uyarlamak amacıyla Milano’daki Scala’nın son birkaç yılda elden geçirildiğini o bilmezse kim bilecek? Yapı korunurken, zorunlu kimi eklemeler yapıldığını, bu iş için görevlendirilenin ise ünlü mimar Mario Botta olduğundan habersiz Büyükşehir Başkanını Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatının başkanı yaparlar mı ayol! İtalya’da hiç kimsenin Scala’yı yıkıp yerine yepyeni bir bina yapmayı düşünmediğini bizim Topbaş bilmezse başka hangi büyükbaş yönetici bilir?

Şimdi gelelim sadede: 2010 yılı içinde tam on üç yazıda, 2010 İstanbul Kültür Başkenti Ajansı’na Atatürk Kültür Merkezi ile ilgili yönelttiğim on üç soruda hâlâ ısrar ediyorum. 15 Eylül 2010 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına muhatap suç duyurumu yineliyorum. Sayın Başsavcının ilgisine sığınıyorum.

Daha ne diyeyim?

“Başsavcım, Başsavcım uyansana, / Dosyaları açsana. / AKM’yi rant yutuyor, / Çaresine baksana” diyorum, başka da bir şey demiyorum.

Evrensel

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Üstün Akmen

Yanıtla