(Gözen Esmer’in Aydınlık‘ta yayımlanan ve Tamer Levent ile yaptığı söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)
Usta oyuncu ve yönetmen Tamer Levent, sahnelerdeki sıkıntıları ve tiyatronun yapısal krizini değerlendirdi. Tiyatroyu yalnızca bir sahne sanatı değil, “yaşama kültürü” olarak tanımlayan Levent, ezberlenmiş formüllerin ve ‘ticari kafanın’ sanatı daralttığını belirtti.
Gazetemizde başlattığımız “Tiyatro Nereye?” soruşturmasının yeni konuğu, “Sanata Evet” vizyonuyla sanatı bir meslek olmanın ötesine taşıyıp toplumsal bir muhakeme biçimi olarak tanımlayan usta sanatçı Tamer Levent oldu.
Türk tiyatrosunun güncel sorunlarını, popülizmin sahneye etkilerini ve hız çağında sanatın işlevini gazetemize değerlendiren Levent, tiyatronun ezberlenmiş kalıpların sergilendiği bir alan olmaktan çıkıp, insanın “kendi dramatik aksiyonunu” keşfettiği bir laboratuvar olması gerektiğinin altını çizdi.
“Drama Kültürünü Muhakeme Etmeliyiz”
Günümüzde tiyatro insanı, insana, insanca anlatabiliyor mu? Toplum ile tiyatro arasındaki bağ zayıfladı mı? Zayıfladıysa sizce neden?
Tiyatro, kendi kültürünün yaşamda nasıl algılanacağı konusunda, içerisinde gerçekleşen durumların sorgulanmasıyla yaşamalıdır. Her seferinde yaşamın gelişmeleriyle özdeş bir düşünme güncellemesi yaratmalıdır. Biz “tiyatro” kelimesiyle esasında sadece binanın adını anıyoruz; ama binanın adını anarak bu kültürün drama ile var oluşunu muhakeme etmiyoruz. Drama kültürü, tiyatronun içerisinde gerçekleşen ve var edilen asıl kültürdür. Bu kültür; rol oynama metoduyla kendi yaşantımızı inceleme, yani biz o sırada aktif rol almazken kendi yaşantımızın taklidini sahnede gördüğümüzde onunla özdeşleşerek kendimizi tanımak, öz eleştiriler yapmak içindir. Hatalarımızdan ötürü düşünce karmaşasına girip kendimizi suçlamak yerine çözüm aramak gibi düşünceleri, “izleyici” dediğimiz kitle -ki esasında katılımcıdır- sahnede olup bitenleri incelerken kendi yaşantısıyla muhakeme etmelidir.
Biz dramı sadece acıklı bir şey sanıyoruz. Hâlbuki dram, “durum” demektir. Tiyatro binası içerisinde gerçekleşen dramaların trajik ve komik yönleri vardır. Trajedi insanın başına gelen felaketleri temsil ederken; komedi, insanın yaptıklarının dışarıdan bakıldığı zaman nasıl komik görünebileceğini ama kendi içinde yaşarken bunun fark edilmediğini göstermeyi amaçlar. Peki trajedi veya komedi olarak isimlendirilmeyen durum muhakemesine ne diyoruz? O da dramdır. Gündelik yaşamın rutini içerisinde olup da fark etmediğimiz kendi yaşadığımız olayları rol oynama metoduyla muhakeme etmektir.
Profesyonel aktörler bu muhakemeyi prova sırasında yapıp metni sahneye koyarken; izleyici dediğimiz kitlenin, o sahnelemenin kendileriyle olan bağlantısını keşfetmelerini sağlamalıdır. İzleyici dediğimiz kitle de drama atölyelerinde bizzat rol oynayarak yaşamın içerisinde karşılaştıkları durumları muhakeme etmeyi öğrenebilir. Tiyatro dediğimiz o binanın içinde yaşatılan kültürün bugün yeniden anlamlandırılması gereken özelliği budur. Bunu yaşamımıza bir muhakeme biçimi olarak katmazsak eksik kalırız. İzleyici koltuğunda bir sahnede oynanan dramaya tanıklık ederken; sahnede oynanan dış dramatik aksiyon üzerinden kendi iç dramatik aksiyonumuzu da muhakeme etmeyi tanımlamamız gerekir.
Çağımızda bu tanımanın gerçekleşmesiyle o tiyatro dediğimiz drama kültürünün yeniden güncellenmesi gerekiyor. Yoksa hâlâ ezberlediğimiz tarzda bir tiyatroyu devam ettirmek istersek onu izleyen insan sayısı tabii ki azalacaktır. Hani “Benim oğlum bina okur, döner döner bir daha okur” derler. Hâlbuki “Değişmeyen tek şey değişimdir.” Biz yaşamı ve tiyatro kelimesiyle anlatmak istediğimiz drama kültürünü yeniden tanımlamak üzere geçmişten gelen bilgileri günümüzün koşullarında süzgeçten geçirerek geleceğe yöneltmeliyiz.
‘Tiyatro Bir Kültür Alanı Olarak Değerlendirilmeli”
Siz “Sanata Evet” felsefesiyle sanatı salt bir gösteri değil, bir “yaşama kültürü” olarak tanımlıyorsunuz. Her şeyin 15 saniyede tüketildiği bu hız çağında tiyatro yaşanan bu değişime nasıl bir yanıt üretebilir?
Tiyatro binanın ismidir. O binanın içinde drama yapılır. Tiyatro binasının içinde yapılan bu drama, esasında insanın yaşantısındaki durumların tartışılması, gösterilmesi, analiz edilmesi ve insanların kendilerinin dışarıdan nasıl göründüklerini fark etmeleri anlamına geliyor. Bu durumda, içinde bulunduğumuz çağda, belki izleyici değil artık katılımcı demeye başladığımız kişilerin de yer yer sahneye çıkabilmeleri, bu tür doğaçlama durumların içine katılabilmeleri gerekiyor. Tiyatronun daha canlı, işlevsel bir toplumsal buluşma ve insanların kendi kimliklerini sorgulama mekânı hâline gelmesi söz konusu olabilir.
Bizim alıştığımız büyük prodüksiyonlar ve müzikaller yine yapılmaya devam edilebilir. Fakat konular artık gelişen çağın, ilerleyen teknolojinin ve bu gelişmelerle değişen insan psikolojisinin ele alındığı konular hâline dönüşmelidir. Bu yapılmadığı zaman kuşaklar değişerek belli kültürel belleklerin unutulması tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Böyle bir ortamda tiyatro binaları; bu çağın birikimi, beyinde toplanan bilgileri ve düşünce biçimi sorgulamasıyla ilgili bir yaratıcılık sergileme alanı hâline gelecektir. Çünkü tiyatro ve tiyatronun içinde yapılan drama esasında bir tekniktir. O drama bünyesinde ele alınacak konular ve sunum biçimi ise işin sanat yönüdür.
Oyun yazarlığı belki yaşamdan durumları inceleyen bir hâle dönüşebilir. Oyunculukta da sadece icracılığın değil, artık yaratıcılığın söz konusu olduğu bir dönem yaşanabilir. Böyle olunca tiyatrodan etkilenecek olan “katılımcılar”, kendi yaşam rolünü oynamakta belki tiyatro oyuncularının yolculuklarına benzer kendi kişisel yolculuklarını gerçekleştirmeye çalışacaklar. Tiyatronun sadece bir icra değil, aynı zamanda bir kültür alanı olarak değerlendirilmesi ve bu anlayışın toplum tarafından benimsenmesi gerektiğini düşünüyorum.
TİCARİ KAFA SANAT KAFASININ ÖNÜNE GEÇTİ
Bugün tiyatro sahneleri, çoğunlukla ekran ve sosyal medya şöhretlerinin tekelinde. Tiyatronun geleneklerini bilen usta bir sanatçı olarak popülizmin sahnedeki kolektif ruhun önüne geçtiğini düşünüyor musunuz? Tiyatroculuğun içi boşaltılıyor mu?
Ben öyle bir tekelin olduğunu düşünmüyorum. Çünkü zaman zaman görüyoruz; gerek konservatuvardan gerekse tiyatro camiasından tanınmış isimlerin oynadığı oyunların bile tutmadığı olabiliyor. Milyonlarca takipçisi olan fenomenlerin oynayacakları oyunların daha çok tutacağını düşünenler var ama senaryo, reji ve oynanış biçimi katılımcıyla bir iletişim kuramıyorsa o oyunlar izleyiciye geçmiyor.
Ancak bizde şöyle bir sorun var: Oyunların tutabilmesi için “ticari kafa” ön plana çıkıyor. Toplumun sosyal ve psikolojik yapısını, güncel sorunlarını işin içine katmadan hareket ediliyor. Seyirci sanki sadece vurdu kırdıdan, acıklı melodramlardan, hayatta kötü giden şeylerden veya anlaşılmamışlıktan hoşlanıyormuş gibi sığ bir beklenti yaratılıyor. Çözüm arayışı veya önerisinde bulunmadan sadece şikâyetçi olmayı tercih edermiş gibi bir algı oluşturuluyor. Nereden geldiği belli olmayan, insan beyninde birikmiş bilgilerin yaratmadığı metafizik bir duygunun etkisi altındaymış gibi oyunlar oynanıyor. Bastırılmış kimliklerin açığa çıkabileceği bir muhakeme sistemi gelişir ve seyircinin beklentileri bu yönde oluşursa, tiyatro sahnelerindeki dramaların da ona göre şekil alacağını düşünüyorum.
Ben de bu anlamda oyunlar yazdım. Fakat yazdığım oyunlar şimdilik sanki oynanması mümkün olmayan metinlermiş gibi görünüyor. Yıllar önce konservatuvarda öğrenciyken birisi Georg Büchner’in Danton’un Ölümü oyunu için “Bu oynanmak için değil, sadece okunmak için yazılmış” demişti. Sonra o oyun son derece iyi yorumlarla yurt dışında oynandı, hatta Türkiye’de turne yaptı. Ben de kendi oyunlarımın bir gün anlaşılıp oynanabileceğini düşünüyorum.
YAŞAMIN TEKNOLOJİK MARİFETLERİ BİZİ GERİDE BIRAKMAMALI
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Sanat kavramının tiyatronun, resmin, heykelin, mimarlığın, edebiyatın veya dansın “kod ismi” olmadığını; bunların teknik ve beceri olduğunu, bu becerilerin ancak sanat kavramıyla yorumlanarak gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sanat kavramı bu anlamda fikir geliştirme ve bunu uygulama anlayışı hâline gelmeli, toplumun tümüne mal olmalıdır.
Sadece sanat dallarında değil; yaşamın her alanında sanat kavramının titizlik, özen, disiplin, araştırmacılık, tembelliğe yer vermeme ve kararlılık gibi başlıklarla analiz edilmesi gerekir. Bu analizlerin sonucunda ortaya çıkacak sentezlerden de yeni yaratıcı fikirlerin oluşacağına inanıyorum. Denis Diderot’nun Aktörlük Hakkında Aykırı Düşünceler kitabının ve Johan Huizinga’nın Oynayan İnsan kitabının çağımızda yeniden okunarak, Adorno ve Nietzsche’nin sanat felsefesi gibi bütünsellikler içerisinde drama kültürünün kendi yaşamımızı yeniden nasıl şekillendirebileceği konusunda yaratıcı fikirler üretmeliyiz.
Devamı için tıklayın.
