Kemal Başar’dan Külhanbeyi Müzikali – Bakırköy Şehir Tiyatroları

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Melih Anık

Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü bitirmiş , öykü, deneme ve oyun yazarı Ülkü Ayvaz (1955)’ın oyunu Külhanbeyi Operası (1997) Bakırköy Şehir Tiyatroları tarafından Kemal Başar rejisi ve Külhanbeyi Müzikali ismi ile sahnelendi.

Ülkü Ayvaz’ın lise yıllarından bu yana bilinen tiyatrocu kimliğini, güncel olanı anlatırken, anlatım yönünden yaptığı denemelerden tanıyoruz. Ülkü Ayvaz ülkesinin gündemine duyarlı bir yazar. Dert edindiği yerel sorunları anlatımında “global”e de seslenen bir söylem arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz. “Oyunlarının temalarında kalıplaşmış düşünceden kaçındığını görürüz. Yaşanan fakat açıklanamayan, bilinen fakat çözümlenemeyen, duyulan fakat kolayca ifade edilemeyeni dile ve görüntüye getirmeye çalışır”(Prof. Dr. Sevda Şener) Ülkü Ayvaz, en az tiyatro kadar emek verdiği öykücülüğü ile değil tiyatroculuğu ile ilk akla gelir.

Külhanbeyi Operası’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dönemini (1869-1920) yangın yerine benzeterek dönemin itfaiyecileri sayılan tulumbacılar üzerinden istibdat yönetimini ve verilen karşı mücadeleyi Kurtuluş Savaşı’na bağlayarak anlatır. Oyun iki temel üzerinde gelişir. Biri Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Tulumbacılar’ı, diğeri ise Basiret Gazetesi imtiyaz sahibi Ali Bey’in anılarını anlattığı İstanbul’da Elli Yıllık Önemli Olaylar isimli kitaplardır. Oyun, tulumbacıların hayatları üzerine bir güzelleme ve dönemin siyasal atmosferine eleştirel bir bakıştır. Siyasi atmosferde II.Abdülhamit, Mithat Paşa, Ali Süavi, Ali Bey, gazetecilik, istibdat, özgürlük ve demokrasi arayışları vardır. Oyunun sonu, tulumbacıların Anadolu’ya silah kaçırılmasında görev almalarının anlatılması ile Kurtuluş Savaşı’na bağlanır ve umutlu bir atmosferde biter. Bir anlamda ülkedeki yangına su sıkan tulumbacılar üzerinden halkın gücüne vurgu yapılır.

Ülkü Ayvaz dönemin tarihine karakter ve olaylar yönünden bağlı kalmaya çalışmıştır ama oyunun akışına katkı veren sahneler, karakter ve ilişkiler yaratmıştır ki bu da makul karşılanmalıdır. Anlatılan olayları temel alırsak oyun, 1869 (Ali Bey’in gazete basma izni alması) ile 1920(?) (Anadolu’ya silah kaçırılması) tarihleri arasında geçer. Bunun içinde II.Abdülhamit dönemi (1876-1909) de vardır doğal olarak. Ama 1869’da Bağdat’ta olduğu bilinen Mithat Paşa’yı o tarihte İstanbul’a dönüyor göstermesinden; Mithat Paşa’nın sürgünü (1877) ile Ali Suavi Bey’in son mesajını (1878) aynı sahnede vermesinden kronolojiye bağlılık yerine olayları anlatmaya önem verdiğini anlarız. Ele alınan tarih aralığının genişliği nedeniyle Ülkü Ayvaz, atlamalı bir tarih anlatımını benimsemiştir. Tulumbacıların hayatları ile dönemsel siyasal değişim paralel anlatılır. Tiyatral açıdan bakıldığında tulumbacıların olduğu sahnelerin ateşi, siyasal gündemin karanlığını dengeler/aydınlatır gibidir. Ancak geniş tarihi çerçeve ve atlamalı anlatım, oyun kurgusunda ve mesajı seyirciye ulaştırmada dikkat ister. Oyun “episod”lardan oluşan bir yapıdadır ve yönetmenin kendine göre bir düzenleme yapmasına olanak tanır.

Kemal Başar, oyunu II. Abdülhamit ile açarak “kendi oyununu” yapacağını, metni bir kılavuz olarak alacağını ilân eder ve kronolojiyi dikkate almayacağını gösterir. Başar, Ülkü Ayvaz’ın eserini kendi yorumuna göre değiştirir. Öncelikle rol dağılımı onun ne yaptığını gösterir. Tulumbacı sandıklarını ikiye indirir ve Hobyarlıları diğer ikisine (Çeşmemeydanlılar ve Kadırgalılar) dağıtır, bazı karakterleri çıkarır bazılarını ekler… Kadınlar hamamı tablosu yaratır. Oyundaki sünnet düğününü kaldırır. Gömlek giyme (kardeşlik) töreninin “rengini” değiştirir ve politik bir mesaj koyar. Behiye’nin öldürülmesinin nedenini açıklar! Anadolu’ya silah kaçırma olayını kaldırır. “Şerbet”li kahkahalar ekleyerek, ufak bir ayrıntıyla sahne anlatımının nasıl değişeceğini örnekler. Metindeki Destancı (halk şairi, vakanüvis)Vasıf Hoca ve Sarıklı İhtilalci diye tanınan (Hacı) Ali Süavi tiplemelerini farklı yorumlar. Tarihe göre Ali Süavi Bey 1876’da yurda döner. Oysa Başar, oyunun başında 1869’e tarihlenen matbaa sahnesine Ali Süavi Bey’i koyar ve “şerbet”(?) içirir. Vasıf Hoca’yı unvanlarından sıyırıp, ters yüz ederek ondan “rock” yıldızı çıkarır ve bizi 60’ların Tommy ve Jesus Christ Super Star’ına götürür. Hamam sahnesinde Paşa’nın “erkek düşkünlüğü”nü espri olarak kullanır. “İstanbullular” ile olayın bugün ile ilgisini vurgulamak ister. “O ney?”, ”N’olmuş” gibi tekrarlar ile seyirciye başka yerlerden aşina gelen komiklikleri kullanır. Keşke erkekler hamamı ile kardeşlik töreni/Çiroz Ali’nin ölüm sahnesini kısaltsaydı dedirtir. Gündemdeki tartışmalara nazire edercesine seyirci ile teması arttırmak için oyuncuları teşvik etmiş gibidir. Salondan giriş çıkışları bol bol kullanır, oyuncunun seyirci koltukları üzerinden atlamasına, seyirciye “kaş göz etmesine” izin verir. Metindeki bazı karakterleri karikatürleştirerek oyunun “gülmecesini” arttırır. Ama esas vurgusunun “istibdat” olduğu çok açıktır.

Kemal Başar’ın ne yapmak istediğini ve onun anlatmak istediği toplumu saran ruh halini anladığımı sanıyorum ama anlatma biçimi ile aynı fikirde değilim. Bu konu geniş bir tartışmayı açar ki salt bir yazı yetmez. Ben, Kemal Başar’ın rejilerinde görmeye alıştığım olaylara kendinden emin bir bakış, yükseklerden tüm resme bakan geniş bir vizyon, sahneyi kontrol altında tutan bir disiplin, sakin bir değerlendirme yerine bardağı taşıran su damlasının yarattığı isyan ve duygunun öne çıktığı bir reji gördüm. Tarih sürecinin bizleri içinde sürüklediği seli içinde kontrolü kaçırmak, soruya bize yakışan cevap yerine soru tonunda cevap vermek bizi soru soranın kontrolüne sokar. Ayrıca hangi “ahval ve şerâit içinde” bile olunsa, “doğru bellenen yolda” ilerlemek gerekir. Tiyatroda kalabalıkların sabun köpüğü alkışlarına değil bilinçli sessizlik, kararlılık ve olgunluğuna, “mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli”ne sıkı sıkı sarılacak nesillere ihtiyacımız var. Oyunun tarihi “bilinç” çerçevesini çok sevmedim, zaman zaman “basit ve kolaycı” buldum. Hatta yer yer sloganlaşma riski hissettim. Mesajın seyirciye iletilmesindeki doz ve söylemin, bilinç aktarmasını hedeflemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan tereddüt ve kaygılarım var. Oyuna, “Kemal Başar’ın Külhanbeyi Müzikali” diyemememin nedeni belki bunlar ve ondan beklentimin yüksekliğidir. Yoksa Başar’ın yorumu kendi içinde tutarlıdır. Oyunun ilk sahnesi ile birlikte Kemal Başar’ın yapmak istediklerine odaklanmanız ve kendinizi akışa bırakmanız halinde Külhanbeyi Müzikali’ni çok eğlenceli ve keyifli bir oyun olarak seyredeceğinizden ve oyunun geniş bir seyirci kitlesine ulaşacağından kuşku duymuyorum…

Oyunun tümüne baktığımda, tulumbacı sahnelerinin fazla gürültülü olduğunu, genel sahne sıralamasında melodrama kaçan sahnelerin dengeli dağılmadığını, tempoyu düşürdüğünü; şarkı sonu ilk alkışın oyunun ikinci yarısında geldiğini görüyorum. Oyunun ilk sahnesindeki ağır havanın seyirciyi de şaşırttığını ve onları uzun süre katılım için tereddüde düşürdüğünü sanıyorum. Seyircinin “ısınması” gecikti. Şarkının alkış alması biraz da oyuncunun hüneridir. Oyuncuların müzikli oyun trüklerini kullanamadığını ve alkış yaratarak seyircinin oyuna “ısıtılması” için işi baştan sıkı tutmadıklarını; müzikallerin müzikle başlamasının iyi olacağını ve seyircinin kilidini açacağını düşünüyorum.

Can Atilla’nın müzikleri şahane. Melih Kibar’dan bu yana dinlediğim en iyi müzikal şarkıları. Tolga Çebi’nin müzik direktörlüğünün de bu başarıda büyük bir katkısı olduğunu sanıyorum. Özellikle orkestranın ve düzenlemelerin tınısı hem çağdaş hem geleneksel dokunuşlu. Müziği ve gösteriyi bilen iki müzisyenin işbirliği ortaya mükemmel bir iş çıkarmış. Oyun müziklerinin CD’si yapılsa kapışılır.

Yer yer çok iyi bulduğum dansların ve sahne hareketlerinin düzenlenmesi ve plastiğinin ortaya çıkmasındaki başarıda Koreografi (Alpaslan Karaduman)nin rolünü vurgulamak gerek.

Oyuncuların şarkı söyleme ve dans etmede yaratıcıları kadar başarılı olduğunu söyleyemem. Ama gene de iyi niyetleri ve gayretleri sahneye yansıyor. Özellikle bazı şarkı ve dansların zorluğunu dikkate alırsam onların “büyük iş” çıkardığını söyleyebilirim.

Metinde anlatılan tarihsel sürenin genişliğini dikkate aldığımızda bu süre içindeki tulumbacıların giysilerindeki değişikliklerin de dikkate alınması hoş bir ayrıntı olurdu ama Kemal Başar’ın yorumu buna olanak sağlamıyor. Bu nedenle sahnedeki grupları belirleyen ayrıntıların kostümlere (Sadık Kızılağaç) renk olarak yansımasındaki başarı ile yetinmek gerekiyor. Tulumbacı tiplemeleri dışındaki giysiler ile birlikte dönem başarı ile anlatılıyor.

Dekor (Murat Gülmez) ihtiyacı karşılıyor. Özel bir katkı verdiğini söyleyemem.

Işık (Yüksel Aymaz) bir “bilen” ile karşı karşıya olduğunuzu hissettiriyor.

Hamam sahnesinde ekolu ses ince ama başarılı bir ayrıntı.

Oyuncuların tümü çok istekli ve samimi. Özellikle bir oyuncuyu öne çıkarmak diğerlerine haksızlık olur.

İtfaiyecilik tarihine baktığımızda ilk kez 1189 yılında Londra Şehir Meclisi her bina önünde su dolu fıçı konulması zorunluluğu getirmiş. Konu ile ilgili Osmanlı’nın ilk fermanı 1560 tarihli. Aradaki 371 sene üzerinde düşünmek gerekir. “Su dolu fıçı”dan yola çıkarak tarihe bakışımızı yeniden gözden geçirsek mi acaba?

Sezon sonunda seyirci ile buluşan Külhanbeyi Müzikali, umarım ve dilerim, yaz akşamlarını dolduran bir oyun olarak “açık hava”larda ve gelecek sezon da salonlarda sürer. Seyirciler sahnede gördükleri ile keyiflenirken -oyunun diğer ayrıntılarını es geçseler ve hiçbir şey yapmasalar bile- 371 senelik farkı düşünürler (inşallah). Tiyatro, eğitime hiç değilse bu kadar katkı vermiş olur, değil mi!

Not: Rezan Has Müze’sinde 31 Mayıs 2011’e kadar “Ateş Pervaneleri: Tulumbacılar” sergisi var.

KÜLHANBEYİ MÜZİKALİ KADROSU

Yazan: Ülkü Ayvaz

Yöneten: Kemal Başar

Müzik: Can Atilla

Koreografi: Alpaslan Karaduman

Dekor Tasarımı: Murat Gülmez

Kostüm Tasarımı: Sadık Kızılağaç

Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz

Müzik Direktörü: Tolga Çebi

Korrepetitör: Kıymet Berrak

Yönetmen Yardımcısı: Doğacan Taşpınar

Asistanlar: Kadriye Çetinkaya, Emel Sayım, Ayla Kaymak

Oynayanlar:

ÇEŞMEMEYDANLILAR:

Bodoslama Nuri: Alican Yücesoy

Çiroz Ali: Tugay Mercan

Kürt Bahadır: Ali Rıza Kubilay

Sandalcı Hristo: Doğacan Taşpınar

Vahan Çuhacıyan: Ali Aziz Çölok

Tepecikli Sıddık: Ekrem Yücelten

KADIRGALILAR:

Mühendis Kemal: Mert Asutay

Deli Behiye: Defne Şener Günay

Baygın Cafer: Fırat Yalçın

Laz Bekir: Serkan Öz

Manav Himmet: Sercan Yener

Mahzun Bahaettin: Murat Batıkan Avcı

Müsteşar, sonra Nazır, sonra Sadrazam: İsmail İncekara

Ali Bey: Emrah Eren

Ali Suavi: Ozan Ayhan

Vasıf Hoca: Orhan Kemal Aydın

Çığırtkan, Destancı: Ercan Koçak

II. Abdülhamit: Aytekin Özen

Sadrazam: Nişan Şirinyan

Kumandan Paşa: Münir Akça

Münir Rüştü: Evren Erler

Kamil Şahap: Murat Şenol

Zaptiye: Ali Kil

Koç Arif: Şafak Ersözlü

Şer Rıza: Burak Dur

Hamamcı, Şeyhülislam: Yunus Emre Kılınç

Mihriban: Gözde Ayar

Gülüzar: Eda Özdemir

Dilara: Zeynep Köse

İSTANBULLULAR:

Kadir Hasman

Hüseyin Durak

Okan Yahşi

Canberk Çetin

Emre Koç

Kadriye Çetinkaya

Ayla Kaymak

Tuğba Yarbağ

Orkestra:

Kıymet Berrak, Burcu Özbak Cebeci, Nilay Karaduman, Ebru Mine Sonakın, Adem Elkaya, Berk Öztürk, Aykut Yıldırım, Mehmet Boyacı, Harun Koç, Melih Yüzer

melihanik.blogcu.com

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Melih Anık

1 Yorum

Yanıtla