Kim Bu “Tilkiler ve Kötü Kalpli İtler”?

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Rumeysa Ercan

Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kadın ve herhangi bir çocuk. Gecenin bir yarısı, uzunca bir sessizlik… Yangın sessizliği, savaş sessizliği, kaybedilmiş bir ailenin ve onlarla yok olmuş her şeyin sessizliği… Bir masal anlatıyor kadın, anne mi, abla mı, kız kardeş mi yoksa sadece bir yabancı mı bilinmez. Kim bilir bu masalın içinde nasıl fırtınalar var? Kim bilir bu masalda iyi gibi görünen hangi tilkiler veya kötü kalpli itler var? Kimi kovalamış bu tilkiler? Kimi örselemiş, ötekileştirmiş veya köleleştirmiş bu kötü kalpli itler? Düşünüyorum, etrafıma bakıyorum sonra… Ve görüyorum ki evet, onlar gerçekten de her yerdeler: “Tilkiler ve Kötü Kalpli İtler”! Genç ve yetenekli bir kalemin sıcacık öyküsünün hissettirdikleri bunlar…

Tiyatro Yan Etki yapımıyla Özden Selim Karadana’nın yazdığı ve aynı zamanda yönettiği, Algı Eke’nin oynadığı tek kişilik bir oyun olan “Tilkiler ve Kötü Kalpli İtler” işte böylesine derinden düşündüren bir hikâyeye götürüyor bizi. Halep’ten İstanbul’a uzanan bir göç hikayesini dinliyoruz bir kadın mültecinin gözünden. Öyle vurucu anlar geliyor ki gözlerimizin önüne savaştan, erkeklikten, kadınlıktan, çocukluktan, aile olmaktan… Bir anda o zamanın içinde var ediyoruz kendimizi ve sonra uyanıp daha önce farkına varamadığımız gerçeklerle yüzleşiyoruz. Yüzümüze küçük bir tokat atarcasına uyandırıyor bizi adeta o gerçekler! Hikâyenin başkahramanı Nadia, Halep’te sıradan bir ailenin tek kızı. Ağabeyleri Affan ve Jamal, erkek kardeşi ise Sabah… Nadia, önce elinde bir fotoğrafla giriyor sahneye. “Neyse ki elimde bir fotoğraf var, hepimizin bir arada olduğu. Bir anlığına da olsa hepimizin aynı anda güldüğü” diyerek başlıyor hikayesine. Suriye’de savaşın çıktığı o malum sabah doğum yapmaya çalışan annesini kan kaybından ve çaresizlikten kaybediyor. Annesinin o acı çığlıklarını ne ağabeyleri ne de babası duyuyor, çünkü o sırada hepsi savaş derdinde. Annenin trajik ölümünden sonra ülkede çıkan savaşın da etkisiyle ailece İstanbul’a göç ediyorlar. Sonrasında ise Nadia hem anne hem abla hem kız kardeş hem de eril düzen neyi emrederse onu olmaya başlıyor. Nadia burada kendini farklı bir hayatın beklediğini sanırken ne yazık ki beklentileri sadece hayallerinde kalıyor. Henüz kendisi bile tam anlamıyla bir yetişkin sayılmazken kardeşinin sorumluluğu biniyor bir de üzerine. Kendi arzuları, istekleri hatta en basit yaşamsal ihtiyaçları bile gerçekleşmiyor Nadia’nın. İçinde bulunduğu düzende kendine ait bir hayatı olamıyor. Çünkü henüz üç yaşındayken annesiz kalmış kardeşine annelik yapmasının yanı sıra, ev işlerinde ve dükkân işlerinde fütursuzca çalıştırılıyor Nadia. İstanbul’a geldiklerinde çaresiz en yakın akrabaları sandıkları amcalarının yanına taşınıyorlar. Orada da elbette hepimizin tanıdığı bir figür olan fettan bir yenge çıkıyor karşısına. Tabii ki o da geri kalmıyor hiç Nadia’yı kullanmaktan! “Kullanmak” diyorum, bir kadını “kullanmak”! Hem de hiç canı yokmuşçasına, sağlığı önemsizmişçesine, varlığını hiçe sayarcasına! Nadia tam olarak bunlara maruz kalan göçmen bir kadının hikayesini anlatıyor işte.  Tek kişilik dev bir kadroyu canlandıran Algı Eke, o kadar içten ve samimi bir yerden, hepimizin tanıdığı ve bildiği figürlerden anlatıyor ki bu karakterleri, o anları Nadia’yla birlikte yaşamaya başlıyoruz sanki. Sadece o karakterlerin canlılığı değil bizi hikâyeye dahil eden. Temelde bu kadar kendimizi içinde hissetmemizin sebebi adaletsizlik, eşit olmayan iş gücü kullanımı ve eril düzenin kadını sadece “kullanılabilen” ve “kendi hegemonyası altında yönetilen” bir süje olarak görmesi meselesi. Selim Karadana’nın göçmenlik üzerinden anlattığı bu durum, yer ve zaman fark etmeksizin birçok toplumun aile yapısında sıklıkla gördüğümüz temel bir soruna değiniyor. Çoğunlukla İslam dinini benimsemiş olan ataerkil toplumlarda görülen yaygın bir davranış biçimi olarak “kadının erkeğe ve bütün aileye hizmet etmesi” meselesine derin bir vurgu yapıyor. İran’da, Irak’ta, Suriye’de ve daha sayamayacağımız kadar pek çok ülkede oluşturulmuş bir norm bu. Hatta bunun için oralara gitmemize de gerek yok, bizzat Türkiye’de kendi ailelerimize ya da yakınlarımızdaki ailelere dönüp baktığımızda bile görebiliriz bu eşitsizliği. Nadia dilini hiç bilmediği topraklarda, ne yapacağını, nereye gideceğini, kimden kaçacağını bilemediği bir yerde adeta kapana kısılmış gibi. Onun kapanı sıcak suyla köpürtüp soğuk suyla duruladığı bulaşıkların içinde, meyve soyarken elini kestiği bıçakta, hatta daha hikayesini anlatmaya başlarken baktığı tek aile fotoğrafının içinde! Mutfaktan, yemek yapmaktan, kardeş bakmaktan, erkeklere hizmet etmekten ve ailenin içinde kendi hayatını hiçe sayan herkese bir şeyleri “diyememek”ten kapana kısılıyor Nadia. Oyuncu Algı Eke, tüm performans boyunca Nadia’nın yaptığı işler sırasında nasıl yorulduğunu ve o sıkışmışlığı, tıkanmış duygularını, her şeye rağmen kendini bastırma halini başarıyla aktarıyor.

Halep’teki savaşın ardından İstanbul’a göç eden aile, Aksaray’da bir dükkân işletmeye başlıyor. Nadia’nın ağabeyleri, amcası, babası ve kendisi de dahil olmak üzere bu dükkân için koşturmaya başlıyorlar. Bu noktada göçmenlerin günlük yaşamlarını ve toplum içinde nasıl konumlandırıldıklarını görmeye başlıyoruz. Yazarın bu perspektifi mültecilere farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Fazlasıyla travmatik bir ortamdan gelen, acılar, kayıplar yaşayan, kendi geçmişlerini ve neredeyse tarihlerini silip atan ama her şeye rağmen kendilerine yeni bir gelecek yaratma umudunu taşıyan mültecilerin hayat mücadelesine yakından şahit oluyoruz. Nadia’nın ağabeyleri Affan ve Jamal, onu evden dükkâna gitmek için bile yalnız bırakmıyorlar ama Nadia oraya da sadece bulaşık yıkamak ve çek pas yapmak için götürülüyor. Onlara yemek hazırlıyor, düzenlerini sağlıyor ve temizliklerini yapıyor. Evdeki tüm sorumluluk Nadia’nın üzerine yıkıldığı gibi, dükkandaki sorumluluklar da yine Nadia’nın üzerine kalıyor. Nadia kendisi için bir insanın temel ihtiyaçları olan yeme, içme, dinlenme gibi faaliyetlerini bile yerine getiremeyecek kadar sömürülüyor. Hayalini kurduğu İstanbul’a sadece evden dükkâna giderken yoğun bir hengamenin içinde bakabiliyor. Güneş görmeyen kapanlarında kendi hayallerinin ve kabuslarının arasına sıkışarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Oysa daha 20 yaşında, hayatının en güzel çağlarında, aşka, heyecana ihtiyaç duyduğu zamanlarda kaldırabileceğinden çok daha fazla yükü omuzlamak zorunda kalıyor. Dükkânda kendisini beğenen bir Türk genç onu heyecanlandırsa da ne yazık ki bu da ağabeyleri tarafından engelleniyor. Nadia gerçekten de yok sayılan ve sadece babası ile ağabeylerinin müsaade ettiği kadar yaşamaya çalışan biri haline geliyor. Nadia’nın hayatı üzerinden günümüzde sıklıkla karşılaştığımız, belki de yadırgadığımız ya da yargıladığımız mülteci kadınlara başka bir gözle bakmaya başlıyoruz. Sahi ne yaşıyor, nasıl yaşıyor bu kadın mülteciler? Belki hepsi de tıpkı Nadia gibi kapana kıstırılmış bir hayat yaşıyorlar. Kim bilir kaç kadın sığıntı gibi görüldükleri evlerde ya da kocalarının, ağabeylerinin açtıkları dükkanlarda köle gibi çalıştırılıyor? Kim bilir kaç kadın sadece kadın olduğu için bu düzenin içinde yok sayılmaya mahkûm ediliyor? Her şeyden öte biz bunların ne kadar farkına varabiliyoruz? Peki ya bu kadınların ya da mültecilerin hayatlarındaki tilkiler ve kötü kalpli itler kim?  Selim Karadana burada gerçekten önemli ve güncel bir soruna değiniyor. Göç ve göçmenlik meselesi üzerine birtakım önemli düşünsel süreçlerden geçiriyor bizi. Kimseyi yargılamadan, örselemeden, nasıl olsa mecbur diye ucuz iş gücü kullanmadan, ayrıştırmadan, ötekileştirmeden sadece insani duygularla onları da anlayabilmek mümkün mü? Elbette güncel hayatın dinamiği içinde bu konu üzerine düşünebilmek hayli zor, ancak Nadia ve ailesinin hayatı onları yakın bir mercekten inceleyebilmemize olanak sağlıyor.

Biz bu sorgulamalar içindeyken Nadia, ağabeylerinin engellediği ve yüreğini pır pır ettiren ilk aşkından her şeye rağmen bir not daha alıyor ve kendisinde yepyeni bir başlangıç yapabilecek cesareti buluyor. Geceleri kardeşi Sabah’a anlattığı masalların içinde bahsettiği o tilkiler ve kötü kalpli itlerin farkına varıyor belki de. Ancak Nadia kendi kurtuluşu için herhangi birinden medet ummuyor, eril bir hegemonyadan çıkıp kendisini kurtaracak olan kişinin yine bir erkek olduğuna inanmıyor belki de. O sadece büyük bir kararlılıkla kendi yolundan gitmeyi seçiyor. Arkasında bırakamadığı tek şey ise henüz üç yaşında ve onun bakımına muhtaç olan kardeşi Sabah… Nadia kucağına kardeşini de alarak kendisini hangi maceraların, hangi tehlikelerin ya da hangi olanakların beklediğini bilmeden büyük bir bilinmezliğin içine doğru koşuyor.  En sonunda hikâyeyi anlatmaya başlarken elinde tuttuğu fotoğrafla bitiriyor yine. Yeni hayatında ona kalan tek şey hepsinin bir arada olduğu ve her birinin aynı anda güldüğü tek hatıra olan bu fotoğraf. Nadia, kardeşi Sabah’a söylediği şarkı ile devam ediyor yoluna nefesi yettikçe…Ve arkasında o koskoca sessizliği bırakarak sonlandırıyor hikayesini.

Yazar ve yönetmen Özden Selim Karadana, oldukça mizahi bir dille anlattığı bu hikâyeyi sade bir rejiyle sahnelemeyi tercih etmiş. Ancak gerek karakterlerin zenginliğiyle gerek yazım dilindeki samimiyeti ve Algı Eke’nin sahneyi doldurarak başka hiçbir şeye gerek bırakmayan performansıyla bu sadeliği yeterince doldurmuş. Yer yer Türk dizilerine hiciv barındıran sahneleriyle, Sabah’a masal anlatırken kullandığı kurmaca diliyle, karakterleri canlandırırken yaratılan ikna edicilikle oldukça keyifli bir oyun ortaya çıkmış. Nadia’nın hikayesi her ne kadar trajik bir hikâye olsa da metnin mizahi dili ve tüm bu durumların güncel olan konularla birlikte ele alınması seyircinin dikkatini sürekli sahnede tutmayı başarıyor. Son yıllarda tiyatromuzda görmeye alıştığımız anlatı oyunlarına ve anlatı oyunculuğuna da bambaşka bir yön veren, nevi şahsına münhasır bir stile sahip. Oyuncu Algı Eke metnin de gereği olarak hem seyirciyle kurduğu diyalektiği hem de sahne üzerinde canlandırdığı anları, bunlar arasındaki dengeyi oldukça iyi bir şekilde kurmayı başarıyor. Minimal sahne ve ışık tasarımıyla, hikayeyle bütünleşen başarılı oyuncusuyla ve kusursuz rejisiyle bütünlüklü bir oyun olduğunu söyleyebilirim.

Nadia’nın bilinmezliklere açılan yolu nereye varır bilinmez ama yazar-yönetmen Özden Selim Karadana’nın ve Algı Eke’nin yolları her zaman açık olur umarım. Bize bu içten sorgulamaları yaşatarak günümüzün gerçekliğine dair bir farkındalık uyandırdıkları ve bambaşka bir dünyayı açtıkları için kocaman tebrikler kendilerine! Alkışları hiç susmasın!

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Rumeysa Ercan

Yanıtla