Sahne, Mücadele ve Hatıralar: Füsun Erbulak’la Söyleşi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

(Sedef Akçay’ın Füsun Erbulak’la yaptığı ve Evrensel’de yayımlanan söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)

Anılar yaşlanmaz, diyor Füsun Erbulak. Belki de bu yüzden anlattıkları hâlâ capcanlı. Tiyatroya gönül vermiş, bu sevda için ailesini karşısına almış ve nihayetinde sahnelerde büyümüş bir kadından bahsediyoruz. Hep Kitap etiketiyle yayımlanan Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet kitabı vesilesiyle söyleşiyoruz kendisiyle. Filtresiz, dobra ve samimi bir dille yazılmış kitabını okuduktan sonra birebir aynı özelliklerle 83 yaşında muzip bakışlarıyla karşılıyor bizi. Kitabından başlayan sohbet uzayıp gidiyor. Tiyatroya nasıl başladığı, Deniz Gezmiş’lerle kurduğu bağ, Şirin Cemgil’le dostluğu ve daha pek çoğunu konuşuyoruz. Üstelik kızı Sevinç Erbulak da katılıyor bir noktada sohbetimize. Evin her yeri anı dolu, zaman kısıtlı heyecanla başlıyoruz kaydımıza…

Son kitabınız Ömür Dediğin Zarif Bir Ziyafet Aralık 2025’te çıktı. Kitabın girişinde tiyatroya başlama serüveninizi anlatıyorsunuz. Kitabı henüz okumamış olanlar için bize biraz bu hikâyeden bahseder misiniz?

Ben tiyatroya ilk gittiğimde Gülriz Sururi ile Altan Erbulak oynuyordu, Oyuncakçı Dükkânı oyununda. O gün karar verdim. Ben oyuncu olacağım. Hatta yan kapıdan tuvalete girip çıktıklarını gördükçe de böyle hayran hayran bakıyordum.

Evde bunu söyleyince babam daha ılımlı yaklaştı. Seni dışarıya göndereyim, oku orada dedi. Yönetmen ol ama sahneye çıkma. Annem kıyameti kopardı. Sen işte sokak kadını mı olacaksın? Katiyen olmaz, yasak falan filan. Fakat ben o sırada Dame de Sion’da okuyorum ve Galatasaray Lisesi’nde de bir Fransızca hocamız var adı Thomson. O bize bir oyun kararlaştırdı; Per ÜbüKral Übü.

Ondan sonra orada Ayberk Çölok’la oynadım. Ve de çok başarılı olduk. Annem babam da bir şey diyemediler. Çünkü dilimiz gelişsin diye gidiyoruz oraya. Ondan sonra artık Ayla Algan’ların Amerikan Konsolosluğu’nda Beyoğlu’nda bir okulları vardı. Beklan’lı Ayla Algan’ın. Oraya gizli gizli cumartesi, pazarları gitmeye başladık.

Fakat oraya birlikte gittiğimiz arkadaşlardan birinin annesi demiş ki benim anneme “Ay çok gurur duyduk. Sizin gibi bir ailenin kızı da orada okuyor diye”. Annem tabii bunu öğrenince yel yepelek yelken kürek geldi oraya. Yolda ben ağlıyorum, o küfrediyor. Ben ağlıyorum, o küfrediyor. Neyse eve geldik. Ondan sonra ben artık kesin kararımı verdim. Ne olursa olsun bu işi yapacağım.

Bir gün Ayberk’le Beyoğlu’nda dolaşırken Ayı Masalı Refik Erduran diye okudum. “Girsene içeri.” dedi. “Teklif et.” dedi. İçeri girdim, “Ben oyuncu olmak istiyorum.” dedim. Semide Günay vardı o zaman içeride, sekreter. “Vallahi evladım, roller dolu. Ama sen bize telefonunu ver. Biz seni ararız.” diyerek beni gönderdi. Gece telefon çaldı ve çağırdılar. İşte gidiş o gidiş.

17 Ekim 1967’de tiyatro oyuncularının bir sendikası olacak diye yazmışsınız. Ve siz de bu vesileyle örgütlü mücadeleye katılıyorsunuz. Bahseder misiniz?

Toplantılar yapıyorduk, okuduğumuz kitapları özetliyorduk, yeni oyun yazanların oyunlarını dinliyorduk. Ve çok katkıda bulunmuştu bize. O sendikada Latife Fegan başımızdaydı. Ondan çok şey öğrendim. Ben politik konularda cahil bir insandım. Mesela Anna Karenina‘yı falan çok güzel okurdum ama diğer politik olaylarda biraz sıtkım sıyrıktı. Orada işte o Latife Fegan sayesinde parti nedir, solculuk nedir, sosyalizm ile komünizm farkı nedir? Bunları öğrendim. Demir Ökçe falan öyle şeyler okuyorduk ve tartışıyorduk. Öyle öyle kafama şeytan girdi.

Deniz Gezmiş’in işlediği bir kemer duruyor önünüzde. Köy düğünü ismi de. Biraz bunun hikâyesini anlatır mısınız? Bu kemer size nasıl geldi?

Ben Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını çok sevdim. Onlarla hiç tanışmadım. Hiç görüşmedim. Fakat avukatları Halit Çelenk bana bu kemerlerden bolca yolluyordu. Ve ben bunları 100’er liraya satıyordum. 100 lira nasıl bir şeydi? İyi bir tiyatro maaşı 1000 liraydı o zaman. Yani 100 lira ne çok büyük ne de çok küçük bir paraydı. O paraları alıp Halit Çelenk’e veriyordum. O götürüyordu. Onlar ailelerine ve fukara insanlara gönderiyordu bu paraları.

Bu kemer gibi daha yüzlercesi geçti elime. Hatta Nâzım Hikmet’in son eşi, Vera Tulyakova’ya bile bir tane armağan etmiştim. Onlar geldi burada kaldı. Vera Feonova’yla. Vera Feonova’ya da folklor desenli bir tane hediye etmiştim.

Sevinç Hanım, Deniz Gezmiş’in işlediği köy düğünü kemerini sordum Füsun hanıma. Bunu Küba’ya götürüyorsunuz Fidel Castro’ya vermekniyetiyle. Nedir bu hikâye?

Bunu Fidel’e ayırmıyor tabii o vakitte ama o kadar seviyor ki Fidel’i, o zaman hayatta. Dedi ki bir Küba seyahati var. Beraber gidelim, Fidele’e de kemeri verelim. Bana da bir ‘olur’ geldi. Bu arada dünya bugünkü dünya olsa ve Fidel şu an hayatta olsa bu kemeri verebilirdik Fidel’e. Ha parantez açayım, iyi ki vermedik. İyi ki kemer şu anda burada. Küba’da Fifth Avenue diye bir sokak, Fidel’in çalışma ofisi orada. Kontak bulamadık. Ama annem deli yani ben vereceğim bu kemeri diyor. Ulaşılabilir de bir insan olduğunu düşünüyor. Bence burada da doğru düşünüyor. Yani eğer Fidel’e annem tanıtılsaydı kim olduğu, ne getirdiği bence o da başının üzerinde yer verirdi anneme. Ben öyle düşünüyorum. Biz gittik o ofise. Çok yokuşlu böyle patika bir yer.

Çok sıkı korunuyor. Çünkü Fidel. Tabii bunu da tahmin ediyoruz. Önümde, kemer havada böyle halk oyunu oynar gibi sallayarak bağıra bağıra yürüyor. Böyle bir arkasından baktım gerçekten deli gibi görünüyor. Castro’ya bağırıyor, “Kemer getirdim.” falan diyor. Levhalar var hep. Son levhada da şey yazıyor, İngilizce olarak bu noktadan sonra seni vurabilirim ve bu legal. Dedim ki, anne bak bu yazıyor. “Olsun.” dedi. “Olsun, vurmaz o beni.” dedi.

“Anne, yani o vurmayacak zaten.” dedim. Çok üzülerek tabii ki ikna edebildim.

Devamı için tıklayın.

Paylaş.

Yanıtla