[Mustafa Kara’nın Sahneden’de yayımlanan yazısının bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.]
“Zorlu’yu duyunca düşünmedim bile!” demiş Halit Ergenç. Arthur Miller’i çok sevdiğini anlatıyor sonra, Satıcının Ölümü’nün kendisinde ayrı bir yeri olduğunu ekliyor. Ve “hiçbir şekilde böyle bir fırsatı kaçırmak” istememiş! Halit Ergenç’in çok sevdiği bu oyunda canlandırdığı karakter olan Willy Loman ise şöyle diyor:
“Bizi buraya öylesine tıkadılar ki. Kiremitler ve pencereler, pencereler ve kiremitler. Sokak boydan boya araba dolu. Bu civarda bir nefeslik olsun temiz hava yok. Ot, çim bitmez oldu, arka bahçede havuç bile yetişmiyor. Apartman inşaatlarına karşı yasalar çıkartılmalı. Şuradaki o canım karaağaçları hatırlıyor musun? Hani Biff ile aralarına salıncaklar kurardık? Bina sahibini, onları kestiği için tutup hapse atmalıydılar. Semtimizi katlettiler.”
Niye mi söylüyor bunları Willy Loman; evinin etrafını saran, güneş ışığını kesen ve arka bahçesinde bir şeyler yetiştirmesini imkansız kılan devasa, ruhsuz apartman blokları dikilmiştir çünkü. Yazar burada kapitalizmin ve rant hırsının insanların yaşam alanını ve dahi ruhunu nasıl ezdiğini açık, seçik biçimde anlatıyor.
Şu denk gelişe bak!
Oyunun sahibi ve mekanı Zorlu Holding’in PSM’si; sponsoru ise Rönesans Holding! Bilim insanlarının “kent suçu” dediği Zorlu PSM’yi de, zamanın ruhunun simge inşaat şirketlerinden Rönesans Holding’i de anlatacak değilim. O vazife ekonomi gazetecilerinin, kentleşme uzmanlarının. Anlatıyorlar da zaten. İşin sanat kısmına bakalım. Bayram değil, seyran değil, ne oldu da bu kapitalistler tiyatronun ışıklı, oyuncaklı dünyasını fark etti? Ne oldu da, tiyatro sanatçılarının büyük bir heyecanla anlattığı, medyanın coşkuyla yer verdiği Satıcının Ölümü, Howard Wagner’in, yani oyundaki “kötü kişi”nin bilet kestiği bir gösteriye dönüşüverdi? Açıkça ağaçları kesenleri hapse atmayı öneren bu oyuna neden tonla para harcıyor sevgili burjuvalarımız?
“Bizim değil papazın çelişkisidir bu” deyip yolumuza mı bakmalıyız acaba? “Fena mı işte, çok güçlü kapitalizm eleştirilerinden biri, paranın da gücüyle, etkili biçimde sahneye taşınıyor” diye sevinmeli miyiz? Kim bilir kişi başı 5 bin 500 lirayı bulur, en güzel yerden izlemeye bile gideriz ha; gitmez miyiz Karagöz’üm? 26 Mart’ta prömiyer, 27 Mart’ta tiyatrocuların Kadıköy yürüyüşü!
Uzun etmeyelim, ne diyor oyunu yöneten Rufus Norris, Oksijen’deki röportajında, “Miller, 1949’da bu oyunu bir uyarı olarak kaleme almıştı. Bugün ise o öngörülerin ne kadar haklı çıktığına şahitlik ediyoruz; insanlar çok daha fazla çalışıyor ama kaygıları daha yüksek. İstanbul’daki yaşam maliyeti ve insanların omuzlarındaki o ağır ekonomik baskı, tam olarak Willy’nin dünyasını tarif ediyor. Biff, cenazede babası için yanlış hayalleri vardı, diyor. Aslında hepimize yanlış hayaller pazarlandı; saç ektirirsek veya daha lüks bir arabaya binersek daha mutlu olacağımıza inandırıldık.”
Sadece Arthur Miller’in metni değil ki, yönetmen de antikapitalistmiş, devrimciymiş meğer! Bu ne demek biliyor musunuz; Zorlu PSM’nin o devasa beton yığını içinde gürül gürül “Bu civarda nefeslik hava yok” diyecek Halit Ergenç. “Apartman inşaatlarına karşı yasalar çıkartılmalı” diye haykıracak sahneden tam 2500 kişiye, hem de Rönesans Holding’in parasıyla!
El birliğiyle kapitalizmin ipliği pazara çıkarılacak, yerin dibine sokulacak çok sevgili burjuvalarımız. Ama onlar öyle demokrat, öyle sanat hamisi ki, onlar da ayakta alkışlayacak. Hatta şirketlerindeki çalışanları katar katar oyuna gönderecekler, zamanın Willy Loman’larını.
Evet, ne sorun var ki burada?
Sponsor oyun içeriğini, oyun içeriği sponsoru bağlar mı? Bağlamasın demiyor muyuz hep. Bunca zaman, bunca mevsim, bunca “sponsorluk”tan sonra şimdi ne dank etti zihinlerimizde de itirazlar yükseliyor yavaş yavaş. Hem düşünelim, hem konuşalım bunu.
