Tiyatro Perde İçin Direniyor

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Dünya Tiyatro Günü, artan maliyetler, fahiş bilet fiyatları ve kültürel hegemonya baskısı altında kutlanıyor. Tiyatro emekçileri, bu tablonun sürdürülemez olduğunu vurgulayarak kalıcı kamusal destek çağrısı yapıyor.

27 Mart Dünya Tiyatro Günü Türkiye’de bu yıl artan maliyetler, yükselen salon kiraları ve fahiş bilet fiyatlarının gölgesinde kutlanıyor. Kültürel hegemonya baskısı ifade alanını daraltırken, bağımsız tiyatrolar ayakta kalma mücadelesi veriyor. Tiyatronun bir yandan ekonomik krizle, diğer yandan estetik ve varoluşsal bir sıkışmayla karşı karşıya olduğu bu tabloda, sahneler daralıyor ama üretim sürüyor.

Tiyatro emekçileri bu durumun sürdürülemez olduğuna dikkat çekerek geçici çözümler yerine kamusal ve kalıcı destek politikalarının zorunlu olduğunu vurguluyor. Buna rağmen tiyatro, seyirciyle kurduğu doğrudan ilişkiyi korumaya çalışıyor. Dünya Tiyatro Günü’nde, bu çelişkili tabloyu sahne emekçileriyle konuştuk.

Tiyatro Kooperatifi Yönetim Kurulu Başkanı Mert Fırat:

Son bir yıla baktığımızda tiyatro dünyasının hem çok kırılgan hem de bir o kadar dirençli bir yerden geçtiğini görüyoruz. Ekonomik koşulların ağırlaşması, üretim maliyetlerinin artması, mekânların sürdürülebilirliğinin zorlaşması gibi çok temel sorunlarla karşı karşıyayız. Ama buna rağmen sahneden vazgeçmeyen, hikâye anlatma ihtiyacını diri tutan çok güçlü bir irade var.

Özellikle bağımsız tiyatroların bu dönemde gösterdiği dayanışma çok kıymetli. Kolektif üretim modelleri, ortak sahne kullanımları, turneler ve alternatif mekân arayışları aslında tiyatronun sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda bir birlikte var olma biçimi olduğunu yeniden hatırlattı bize.

Seyirci tarafında ise çok umut verici bir tablo var. Tüm zorluklara rağmen salonların dolduğunu, genç seyircinin tiyatroyla güçlü bir bağ kurduğunu görmek, geleceğe dair inancımızı büyütüyor. Ama hâlâ çözülmesi gereken yapısal meseleler var: destek mekanizmaları, kamusal politikalar, telif hakları, sanatçıların güvencesizliği… Bunları konuşmadan ilerlemek mümkün değil.

27 Mart Dünya Tiyatro Günü, sadece kutlama değil; aynı zamanda bu sorunları görünür kılmak, birlikte düşünmek ve yeniden hatırlamak için de bir fırsat. Çünkü tiyatro, bize insan olmayı, birbirimizi anlamayı ve birlikte iyileşmenin mümkün olduğunu hatırlatıyor. Ve tam da bu yüzden, her şeye rağmen, var olmaya devam edecek.

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Hasibe Kalkan:

Türkiye tiyatro sahnesine kuşbakışı bakıldığında, birbiriyle nadiren diyalog kuran üç ayrı dünyanın varlığı dikkat çekiyor.
Özel tiyatrolar bu tablonun en kırılgan halkasını oluşturuyor. Devlet desteğinden kısıtlı yararlanan ya da yoksun, büyük çapta bilet geliriyle ayakta durmaya çalışan bu topluluklar; prova salonundan kira borcuna, teknik ekipman giderinden oyuncu ücretine uzanan kısır döngüde yorgun düşüyor. Buna karşın ürettikleri işler çoğu zaman en cesur metinleri, en yenilikçi yönetmenlik dilini barındırıyor.

Örneğin, Bahçe Galata’nın sahneye taşıdığı “Leziz” ya da Decollage Art Space’de izlenebilen “Lucy” gibi yapımlar tam da bu ruhla var oluyor: az kaynakla, ama estetik ve toplumsal bir sorumlulukla. Balat’ta, mekâna özgü sahnelenen “Balat Monologlar Müzesi-Pavyon”ise alana özgü bir çalışma olması nedeniyle kısıtlı bir seyirci kapasitesiyle varlığını sürdürüyor — bu kısıtlılık bile başlı başına bir sanatsal tercih gibi okunabiliyor. Ancak deneysel özgürlük alanlarına sahip bağımsız sahnelerin, ekonomik kaygılar taşımadan yaratıcılıklarını daha rahat ortaya koyabilecekleri günler henüz uzakta görünüyor.

Büyük bütçeli prodüksiyon tiyatroları ise bambaşka bir hesap yapıyor. Tanıdık isimler ve gösterişli sahneler. Örneğin, Zorlu PSM’nin son yapımı Arthur Miller’in “Satıcının Ölümü”, İngiliz Rufus Norris’in yönetiminde, uluslararası ödüllü bir ekip tarafından tasarlanmış, oyuncu kadrosunda Halit Ergenç’in yanı sıra Zerrin Tekindor gibi tanınmış isimler bulunuyor. Bu ve Merve Dizdar’ın başrolü üstlendiği “İnsanlar, Nesneler, Mekanlar” gibi oyunlar bu kategorinin tipik örnekleridir. Söz konusu yapımlar için tiyatro kimi zaman bir sanat formundan çok, seyirci garantisi olan bir içerik formatına dönüşür. Sonuç kötü değildir; ancak risk almaktan uzak işlerdir.

Devlet ve belediye ödenekli tiyatrolar ise tam ortada bir çizgide seyreder. Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatrolarının ortak projesi olarak sahnelenen “Medea – Material” gibi yapımlar, altyapısı güçlü kurumların gerçekten sıra dışı işlere imza atabileceğini gösterir. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenen Aristophanes uyarlaması “Lysistrata” ya da Ankara Devlet Tiyatrosu’nun “Kan Kardeşler” müzikali ise ödenekli tiyatronun geniş repertuvarını yansıtıyor. Ancak bürokrasi, siyasi hassasiyet ve kurumsal ağırlık çoğunlukla bu potansiyeli törpüler.

Üç dünya aynı şehirlerde, çoğunlukla aynı gecede seyircisini bekliyor. Aralarındaki mesafe ise salt ekonomik değil, estetik ve varoluşsal açıdan giderek daha fazla açılan bir ayrışmanın yansımasıdır.

Kadıköy Tiyatroları Platformu’ndan Zeynep Özyurt:

Tiyatrolar ayakta kalmak için mücadele etmeye devam ediyor. Ekonomik koşulların ağırlığı, artan maliyetler, sahne kiralarındaki ciddi artış, ağır vergi yükü ve seyircinin alım gücündeki düşüş bu süreci iyice zorlaştırdı. Pek çok topluluk üretimini azalttı, bazı sahneler kapandı, kimi üretimler yarım kaldı, dekorlar depolarda bekliyor, artan maliyetler nedeniyle tiyatrolar bu yükü karşılamakta zorlanıyor, oyuncular da giderek daha güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalıyor, çoğu zaman mesleklerinin dışında işler yapıyor.

Bir yandan da başka bir tablo var. Yapım şirketlerinin yüksek prodüksiyonlu işleri daha görünür hale geldi. Büyük bütçeler, yüksek bilet fiyatları , tiyatro alanında yeni bir eşitsizlik yarattı. Seyir deneyimi kimi yapımlarda görsel ve teknik olarak zenginleşirken, bu işlere erişim giderek daralıyor. Bu da ister istemez tiyatronun kamusal niteliğini zorluyor, tiyatro ile seyirci arasındaki bağ zayıflıyor. Sponsorluklar da bu dönemde daha fazla görünür oldu. Destekler elbette önemli. Ama kimi zaman bu destekler, tiyatronun nasıl üretmek istediğiyle örtüşmüyor. Bu da özellikle bağımsız tiyatroların hareket alanını daraltıyor.
Bütün bunlara rağmen tiyatro yine de bir yol buluyor.

Daha küçük ekiplerle, daha az imkânla ama yaratıcı çözümlerle üretim devam ediyor. Alternatif mekânlar, geçici sahneler, farklı yöntemler… Tiyatro bir şekilde varlığını sürdürüyor. Belki de bu yılın en kıymetli taraflarından biri dayanışmanın artmasıydı. Tiyatrolar birbirine daha çok temas etmeye, paylaşmaya başladı. Seyirciyle kurulan ilişki de değişiyor; daha doğrudan, daha samimi bir yere evriliyor. Ama kırılganlık hâlâ çok belirgin. Destekler yetersiz, güvencesizlik devam ediyor, kültür politikalarındaki eksiklikler sürüyor.

Yine de tüm bu koşullara rağmen tiyatro üretmeye devam ediyor. Ama erişim meselesi ve tiyatronun kamusal niteliğini korumak hâlâ en büyük mücadelelerden biri. Bu yüzden Dünya Tiyatro Günü’nde, saat 14.00’te Kadıköy Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nda seyircimizle, oyuncularla ve tüm tiyatro emekçileriyle bir araya geliyoruz.

Eleştirmen Mustafa Kara:

Nicedir tiyatronun özünde bir hakikat arayışı olduğu unutulup; ekonomik mazeretler ve “endüstriyel” dokunuşlarla bir çaresizlik iklimi kuruluyor. Mecburmuşuz gibi. Etik ve estetiğin yerini gösteri alırken, renkli ekranın popüler isimleri nedense şimdi keşfettikleri bu “arkaik” sanatı konforlu bir aparat olarak yeniden kurgulamaya girişiyor. Tiyatronun varoluş savaşı yeni değil ama bu cephe yeni. Dekor devleştikçe söz cüceleşiyor, isimler büyüdükçe anlamlar küçülüyor.

Tiyatro, insanı insana insanla insanca ve “kısıtlı görüş kategorisinde 2250 lira”ya anlatan bir endüstriyel ürün olmayı kabul edecek mi? Işıltıdan gözleri kamaşmışların, gösterişten başı dönmüşlerin değil; perde kapandıktan sonra yanlarında götürdükleri huzursuz sorularla mutlu olanların günü kutlu olsun. Tiyatro hayattır, sinema sanat; gerisi ev eşyası.

BİRGÜN

Paylaş.

Yanıtla