[Tuğçe Çelik’in Birgün’de yayımlanan söyleşisinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.]
John Patrick Shanley’nin Pulitzer ve Tony ödüllü oyunu Şüphe, yönetmen Serdar Saatman rejisi ve Rüçhan Çalışkur’un performansıyla seyirciyi hakikat, otorite ve vicdan üzerine düşünmeye çağırıyor. Saatman, “Bugün insanlar çok hızlı yargılıyor, şüpheye tahammül edemiyor” derken; Çalışkur ise tiyatronun seyirciyi huzursuz eden sorularla yüzleştirmesi gerektiğini söylüyor.
John Patrick Shanley’nin Pulitzer ve Tony ödüllü oyunu Şüphe (Doubt), Tiyatro Oyun Kutusu’nun yorumuyla sezonun son temsilini gerçekleştirdi.
New York’taki bir Katolik okulunda geçen ve inanç, vicdan, otorite ile kuşku arasındaki gerilimi merkeze alan oyun, seyirciyi “Gerçekten ne oldu?” sorusunun etrafında dolaştırırken kesin cevaplar vermeyi bilinçli olarak reddediyor.
Yönetmen Serdar Saatman’a göre oyunun asıl gücü de burada yatıyor: Seyirciyi hazır yargılarla değil, belirsizlikle baş başa bırakmak.
Eserde Rahibe Agnes performansıyla dikkat çeken oyuncu Rüçhan Çalışkur ise Şüphe’nin bugün hızla karar veren ve hızla hüküm kuran toplumlarda daha da anlam kazandığını söylüyor.
Bağımsız tiyatroların ayakta kalma mücadelesi verdiği bir dönemde sahnelenen yapım, yalnızca bir ahlak hikâyesi değil; hakikat, adalet ve vicdan üzerine güncel bir tartışma da açıyor.
“Şüphe” seyirciyi derin bir belirsizliğin içinde bırakıyor. Bu oyunu sahnelemeyi neden tercih ettiniz ve bu duyguyu sahnede nasıl kurdunuz?
Serdar Saatman: “Doubt: A Parable” beni en çok, seyirciye bir “hakikat” sunmayı reddetmesiyle etkiledi. Oyun boyunca herkes bir şeyden emin olmaya çalışıyor ama metin sürekli o zemini ayağımızın altından çekiyor. Tam olarak bu nedenle oyunu sahnelemek istedim. Çünkü bugün insanlar çok hızlı yargılıyor, çok hızlı taraf oluyor ve çoğu zaman şüpheye tahammül edemiyor. Oysa insan ilişkilerinin en gerçek alanı çoğu zaman belirsizliktir.
Sahnede bu duyguyu kurarken oyunculukların kesinlikten uzak olmasına özellikle dikkat ettik. Karakterlerin “iyi” ya da “kötü” olarak okunmasını istemedim. Işık, ses ve sahne boşluğu da bu kararsızlık hissini destekleyen bir atmosfer yarattı. Seyircinin salondan çıktığında hâlâ kendi içinde tartışmaya devam etmesini amaçladım.
Oyunun din, otorite ve güç ilişkileriyle kurduğu taraf bugün neden hâlâ güncel?
S.S: Oyun, gücün olduğu her yapıyı anlatıyor: Okul, aile, devlet, medya, sanat dünyası… Gücün olduğu her yerde görünmeyen bir hiyerarşi ve bastırılmış bir korku var. Bugün de insanlar çoğu zaman bir otoritenin karşısında konuşmaktan çekiniyor. Bir suçlama ile bir gerçeğin arasındaki mesafe hâlâ çok kırılgan. Oyun tam da bunu sorguluyor: Bir insanı korumaya çalışırken başka bir adaletsizlik yaratabilir miyiz? Sessiz kalmak suç ortaklığı mıdır? Bu sorular hâlâ çok güncel olduğu için “Şüphe” de güncelliğini koruyor.
“Şüphe” gibi rahatsız edici bir metni sahneye taşımak sizin için politik bir tercih miydi?
S. S: Evet, slogan atan bir politik tavırdan değil, seyirciyi düşünmeye zorlayan bir yerden politikti. Çünkü bugün herkesin çok hızlı cevap verdiği bir çağdayız. “Şüphe” ise seyirciden sabır, dikkat ve etik bir yüzleşme talep ediyor. Bana göre sanat bazen rahatsız ettiği ölçüde anlamlıdır. Seyirciyi rahatlatan değil, onu vicdanıyla baş başa bırakan işler yapmayı hedefliyorum.
Oyun, bugün Türkiye’de seyircinin hangi korkusuna ya da duygusuna dokunuyor? “Şüphe” gibi etik tartışmalar açan oyunların sahnede olması neden önemli?
S. S: Türkiye’de insanlar uzun süredir güvensizlik duygusuyla yaşıyor. Birbirine, kurumlara, medyaya, hatta bazen kendi algısına bile güvenmekte zorlanıyor. “Şüphe” tam da bu kırılgan alana dokunuyor. Oyundaki temel mesele yalnızca “bir olay oldu mu olmadı mı?” sorusu değil. Asıl mesele, insanların korku karşısında nasıl pozisyon aldığı. Sessiz kalmak mı, harekete geçmek mi, inanmak mı, sorgulamak mı?
Bugün etik tartışmalar açan oyunların önemli olduğunu düşünüyorum çünkü tiyatro yalnızca eğlendiren bir alan değil; birlikte düşünme alanıdır. İnsanların aynı anda aynı soruların içinde kalabildiği nadir yerlerden biri hâlâ tiyatro.
Rüçhan Çalışkur’la çalışmak sizi ve rejiyi nasıl etkiledi?
S. S: Onun gibi güçlü bir oyuncuyla çalışmak rejisel olarak da çok dönüştürücü bir deneyimdi. Kendisi role yalnızca teknik olarak değil, düşünsel olarak da çok derin yaklaşıyor. Bu da prova sürecini sıradan bir karakter çalışmasının ötesine taşıdı.
Onun sahnedeki varlığı minimal rejiyi daha da görünür kıldı. Çünkü bazı oyuncuların yanında büyük efektlere ihtiyaç duymazsınız; yalnızca bakışıyla bile sahnede büyük bir gerilim yaratabilir. Biz de oyunun atmosferini oyunculuğun merkezde olduğu bir yapı üzerine kurduk.
Minimal sahne dili tamamen estetik bir tercih miydi, yoksa üretim koşulları da bunu etkiledi mi?
S. S: İkisi de etkiliydi. Elbette bağımsız tiyatro koşullarında üretim yaparken ekonomik gerçeklikleri görmezden gelmek mümkün değil. Ama zamanla bunun bizim estetik dilimizin bir parçasına dönüştüğünü düşünüyorum.
“Şüphe” zaten fazla dekor kaldırabilecek bir oyun değil. Metnin gücü boşlukta daha görünür hâle geliyor. Biz de sahneyi olabildiğince sade bırakıp oyunculuk, ışık ve sessizlik üzerinden bir atmosfer kurmayı tercih ettik. Bazen eksiklik gibi görünen şeyler yaratıcı bir dile dönüşebiliyor.
Bağımsız tiyatroların ayakta kalmaya çalıştığı bir ortamda bu oyunu sahnelemek nasıl bir süreçti? Bağımsız üretim alanları nasıl desteklenebilir?
S. S: Çok zorlayıcı bir süreçti. Bugün bağımsız tiyatrolar yalnızca sanat üretmeye değil, aynı zamanda hayatta kalmaya çalışıyor. Salon giderleri, prova süreçleri, teknik maliyetler, tanıtım… Hepsi çok ağır yükler oluşturuyor.
Buna rağmen “Şüphe” gibi metinleri sahnelemek bizim için önemliydi.
Bugün bağımsız tiyatrolara destek vermek geleceğin yazarlarına, yönetmenlerine, oyuncularına ve yeni tiyatro diline destek vermek demek. Çünkü tiyatro tarihinde iz bırakan pek çok önemli sanatçı, ilk üretimlerini tam da bu küçük ve bağımsız sahnelerde yaptı.
Küçük tiyatrolar çok zor şartlarda ayakta kalmaya çalışsa da buna rağmen risk alıyorlar, yeni metinler üretiyorlar, farklı şeyler deniyorlar. Tiyatronun gerçekten yaşayan ve dönüşen tarafı çoğu zaman burada ortaya çıkıyor.
Bu yüzden bağımsız tiyatroların sponsor desteğine ve devlet desteğine gerçekten ihtiyacı var. Çünkü mesele sadece ekonomik değil; kültürel bir mesele. Eğer bu alanlar korunmazsa, gelecekte ortaya çıkacak çok önemli sanatçılar ve çok değerli işler daha doğmadan yok olabilir.
