Muhafazakar Sanat Olabilir Mi?

[Zuhal Nakay’ın Gazetemen’de yayınlanan ve sanatın muhafazakarlaşmasını ele alan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.]

Mademki tiyatrolar temelinde sanatı tartışıyoruz, o zaman son zamanlarda daha sık dile getirilen “muhafazakâr sanat”  kavramını da ele almak gerekir diye düşünüyorum.

Bazıları için sanat ve muhafazakâr kelimelerin bir araya gelmesi mümkün değildir, çünkü sanat topluma öncülük eden, onu her zaman yeniye ve ileriye doğru yönelten bir olgudur. Bu yüzden de muhafaza eden yani koruyan değil, tam aksine sürekli değişen ve gelişen bir değerden bahsedilebilir ancak.

Biraz daha derine inecek olursak, bu ayrışmanın temelinde birbirine zıt hayat görüşlerinin yattığını görebiliriz. Bu zıt hayat görüşlerinin en önemli unsuru da din veya dindarlıktır.

Çerçeveyi çok kabaca çizecek olursak, ülkemizde sanat ve sanatçılar daha çok “dinsizlerin” veya genel anlamda laiklerin tekelinde gibi görünmektedir, çünkü onların yeni olana ve ileri götürene daha açık oldukları kabul edilmektedir. Buna karşın dindarların günah ve haram kavramları olduğundan, çok geniş bir yelpazeyi temsil eden sanata ancak çok dar ve kısıtlı bir açıdan yaklaşabildikleri varsayılmaktadır.

Bu çok yanlış bir ön kabul da değildir, çünkü sanat ve sanatçıya has birçok kavram dinle zıt düşmektedir. Ayrıca muhafazakâr kesimin bale, opera ve genelde klasik batı sanatına mesafeli duruşu bilinmektedir. Laik kesimin ise tüm sanat anlayışı klasik batı değerlerinin üzerine inşa edilmiş gibidir. Sanki onun dışında bir sanatı, sanat olarak bile kabul etmezler.

Hatta tüm kavga bu önyargılar üzerinden veriliyor bile denilebilir.

Diyelim ki öyle, yani laik kesim sadece klasik batı temeli üzerinden gelişen sanatı sanat olarak kabul ediyor. Bu yüzden de tümüyle bu toplumun kültürüne yabancı olan ve sadece küçük elitist bir kesim tarafından kabul edilen bir sanat anlayışı var. Sanatın geniş halk kitlelerine yayılamamasının nedeni de bu.

Peki, bunun karşılığında kendi kültüründen kopup gelmiş ve büyük kitleleri arkasından sürükleyen geniş ve yaygın bir muhafazakâr sanat kavramı var mı? Toplumumuzun sanata soğukluğu tümüyle bu elitist batılı anlayış nedeniyle midir?

Sanırım bunun cevabını önceden de verdiğim Ayşe Böhürler’in “Sancılı bir sanat” adlı yazısında bulmak mümkün: “… Bizim camianın sanatçıları hep ikilem içinde kaldı. Bugünkü elit sanat çevreleri tarafından yok sayıldılar, sanatçı dahi kabul edilmediler. Kendi mahallelerinde ise onlara değer verilmedi. En iyimseri, gençlerimiz için böyle oyalayıcı şeylere ihtiyaç vardır fikri ile cüzi miktarda destekledi. Emekleri de sanatları da her iki tarafta da hiç bir zaman kıymet bulmadı. Sanatı, ne hayati ne de ciddi bulmayan muhafazakâr kesimin içinde elbette bu zincirleri kıran çok sayıda insan oldu. Ancak geçim sıkıntısı ile sanat tutkusu arasında seçim yapmaya zorlanıp yeteneklerini içine gömenleri çok gördüm. …”

Aslında bu satırlar sadece toplumun muhafazakâr kesimi değil tümü için geçerlidir, özellikle de geçim sıkıntısı ile sanat tutkusu arasında seçim yapmaya zorlanıp yeteneklerini içine gömenlerin sayısı o kadar çoktur ki ülkemizde. Bizde “sanatçı eşittir ağzı kokan aç” çok derinlere işlemiş bir anlayış değil midir?  Ya da geleceğin ustası olarak görülürken, parasızlık yüzünden hat sanatını bırakıp taksi şoförlüğü yapan genç sadece kendi çevresine özgü bir örnek midir?

Tabii ki değildir.

Ama Ayşe Böhürler’in satırlarından anladığım kadarıyla örneğin hat sanatı muhafazakâr bir sanat türü olarak görülmektedir. O zaman muhafazakâr olmaktan anladığımız örneğin geleneksel el sanatlarımız mıdır? Eğer öyleyse, bu konuda elitist sanat anlayışına yakın duranlardan da destek alabileceğinize emin olabilirsiniz. Keşke hat sanatımızı iyicene geliştirip örneğin yurt dışında da gereği gibi “pazarlayabilsek”. Modern ve yalın mimarlık anlayışıyla tasarlanmış mekânlarda devasa hat tablolarının yaratacağı sofistike büyülü tezat kimi mest etmez ki?

Aynı şekilde Türk sanat musikisi veya Türküler dediğimiz halk ezgilerinin elitist sanat çevrelerinde de karşılığı vardır. Bu ezgileri batı müziğiyle harmanlayıp geniş ve özellikle de genç kitlelere sevdirenler de yine batı pop veya rock kökenli müzik grupları değil midir?

Ya da muhafazakâr kesimdeki asıl kısıtlama ve önyargı kendi içlerinden gelen değil midir? Bir süre önce tesadüfen denk geldiğim bir söyleşide, başörtülü genç bir kız büyük bir heyecanla hat sanatına olan sevgisini ve o konudaki ilerleme isteğini dile getiriyordu. Bu konuda usta konumunda olan yaşlı erkek konuk da, ilerde eş ve anne olacak biri için hat sanatının çok uygun bir uğraş olmadığını söyleyerek onu bundan vazgeçirmeye çalışıyordu. Bunun üzerine genç kız bu konuda çok ilerlemiş olan bir kadın sanatçının adını örnek vererek, hiçte aynı fikirde olmadığını söyledi. Ama karşısındakini ikna etmiş gibi görünmüyordu.

Bu durumda özellikle kadınların muhafazakâr çevrelerde sanatla uğraşmaları erkeklere nispetle iki kat daha zor değil midir? O zaman her türlü sanatın var olabilmesi için – içerik ve dünya görüşü ayrımı yapmaksızın – tüm sanatsever kadın ve erkeklerin dayanışma içersinde olmaları gerekmiyor mu? Tiyatroların özelleştirmesi konusunda da aynı yaklaşımın sergilenmesi gerekmez mi?

Yoksa kamplaşmanın ve karşılıklı önyargıların bu kadar kökleşmiş olduğu bir toplumda bu olsa olsa saftirik bir fantezi mi olabilir? Bu konuda bana her iki taraftan da destek verecek olanların çıkması mümkün değil midir?

Muhafazakâr sanat olabilir mi sorusuna geri dönecek olursak, sanatın kendisi değil ama farklı dalları muhafazakâr dünya görüşüne uygun olabilirler.

Tiyatro ise batı kökenli bir sanat dalıdır ve eserlerin çoğu batılı sanatçılar tarafından kaleme alınıp icra edilmiştir. Bizde tiyatro Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber gerçek anlamda hayat bulmuştur.  Orta Oyunu olmaktan çok öte bir sanat dalıdır ve o çerçeveye hapsedilerek günümüzde yaşatılması mümkün değildir.

İran’da örneğin tüm provalara sansür heyeti yollanarak, piyesler “İslami kurallara uygun” hale getirilmeye çalışılıyor. Bu şartlarda nasıl bir sanat icra edilir, nasıl bir ürün ortaya çıkar, orası çok tartışmalıdır. Ama bizde de o yönde bir talep varsa, bu özel tiyatrolar üzerinden karşılanmalıdır.

Çünkü gerçek anlamda tiyatro bu değildir.

Devlet ve şehir tiyatrolarında sergilenen oyunlardır gerçek tiyatro eserleri olan. Yelpazeleri çok geniştir. İstanbul gibi dünya markası olmuş bir şehrin kültür ajandasının da olmazsa olmazlarıdırlar.

Asu Maro’nun “Nereden Bileceksiniz?” adlı yazsında belirttiği üzere İstanbul Tiyatro Festivali nedeniyle Onur Ödülü alan tiyatro yönetmeni Thomas Ostermeier, “Duydum ki Türkiye’de tiyatroların özelleştirilmesi gibi bir tehlike varmış. Umarım bundan geri dönülür, çünkü özelleştirme halinde tiyatronun sadece bir eğlenceye dönüşme riski var” demiş.

Oyunlar gelir bazında sergilenmeye başlanırsa, iş aynen dizilerdeki gibi bir nevi reyting yarışına dönüşür ve sanat ağırlıklı eserler yerlerini “hafif” eserlere bırakmak zorunda kalırlar.

Tiyatro insanı en iyi anlatan hazinedir. Bizi mest eden nice filmin tanınmış tiyatro eserlerinden uyarlanmış olması bize hiçbir zaman sürpriz olmaz.

Tersinden bakarsanız, Kuran’da örneğin “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünen kimseleri asla sevmez. Yürüyüşünde mütevazı ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini eşeklerin anırmasıdır”(Lokman/18-19) şeklinde yerilen davranışları işleyen yüzlerce tiyatro eseri bulabilirsiniz.

Asla dini referansları yoktur, ama dinen verilen mesajların içersini hayattan örneklerle o kadar güzel doldururlar ki, sanki sipariş üzerine yazılmış gibidirler. İşte tiyatro yerine göre böylesine “cuk” oturan bir sanat dalıdır. Ama bunu anlayabilmek için onu biraz olsun bilmek, anlamak ve özümsemiş olmak lazım.

Tiyatronun kendisi muhafazakâr değildir, ancak muhafazakâr olmadan da muhafazakâr değerlere hitap edebilmektedir. Hatta onları en güzel şekilde ifade eden klasik tiyatrodur diyebiliriz.

Bağımsız, sansürlenmemiş ve ticari kaygılardan uzak kalabildiği sürece.

Ne dersiniz?

Gazetemen