Barış “Burnumuzun” Ucunda

sınır tanımayan palyaçolarEzgi Keskin’in “Sınır Tanımayan Palyaçolar”ın Diyarbakır, Batman, Elazığ yolculuğu hakkında Evrensel’de yayınlanan yazısını okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Diyarbakır’da Aram Tigran Konservatuarı’nın bahçesinde oturuyoruz. Hava çok sıcak,  üstümüzden geçen jetler az biraz esinti, çokça ses yapıp sohbetimizi bölüyor. Çocuklar konservatuarın bahçesinde oyun oynuyorlar. Bir yandan da gözleri bizim üstümüzde; “Kim bunlar?” Konservatuar eğitmeni ve onların öğretmeni olan arkadaşların yanına yanaşıp sessizce soruyorlar; “Nereden gelmişler? Nereliler?” Arkadaşlardan biri, bizim Sınır Tanımayan Palyaçolar olduğumuzu ve onlara gösteriler yapacağımızı anlatıyor. Öyle meraklı ve şaşkınlar ki; “kendileri gibi” olmayan, onların dilini anlamayan bir grup insan, onlarla sadece oyun oynamaya gelmiş… Bu pek alışık oldukları bir durum değil belli ki… İkna olmamış olacaklar ki, benim yanıma yanaşıyorlar ve içlerinden bir tanesi Kürtçe bir şeyler söylüyor;

– Özür dilerim ama Kürtçe bilmiyorum ve seni anlayamıyorum.
Çocuk Türkçe devam ediyor;
–  Kürtçe bilmiyorsan burda işin ne?
– Sizinle oyun oynamaya geldim.
– Savaş var abla. Evine gitsene…

“Evim”den çıkıp, Sınır Tanımayan Palyaçolar (Clowns Without Borders)’la birlikte Diyarbakır’a gitmeden yaklaşık on gün önce, Suruç’ta patlatılan bomba sonucu 31 kişi yaşamını kaybetmiş, 100’ün üzerinde insan da yaralanmıştı. Hepimizin kafasında soru işaretleri olsa da heyecanlıydık. Çünkü, bir hafta boyunca her gün sabahtan akşama kadar çalışmış, birlikte yer sofrası kurup karpuz-peynir ve her gün bir başka elden çıkan pilavı/makarnayı yemiş, yorgunluktan kıyıda köşede birlikte uyuyakalmış, şarkılar türküler söylemiş, birlikte oldukça güçlü hissetmiş, mutlanmış, umutlanmış Türk, Kürt, Ermeni ve Amerikalılardan oluşan bir gruptuk. Giderken İstanbul’da kalanlar; “Helal olsun bee!” “Vallahi büyük cesaret, bravo!” sloganlarıyla uğurlamışlardı bizi. Çünkü böylesi “karışık” bir bölgeye, savaş devam ederken ve 31 insan henüz yaşamını yitirmişken gitmek ya delilikti, ya da büyük cesaretti. Ama kendimizi değil de mücadeleyi düşündüğümüzde; yaptığımız şeyin cesaretten öte, mahcubiyet taşıdığını gördük… Aynı topraklarda yaşadığımız, 20 milyon insanın konuştuğu bir dili öğrenmemiş olmanın mahcubiyeti, hayatın, orada, hiç de penguenci medyanın söylediği gibi olmadığını anlamak için “İlla gidip yerinde mi görmek gerekiyordu?”nun mahcubiyeti…

Sınır Tanımayan Palyaçolar’ın, Güray Dinçol’un girişimleriyle başlatılan Türkiye ayağının ilk projesinin çalışmalarına, İstanbul’dan, Diyarbakır’dan ve Amerika’dan gelen yaklaşık 20 gönüllüyle birlikte başladık. Sirk sanatçıları, müzisyenler ve oyunculardan oluşan ekip, eteğindekileri döktü ortaya ve bir hafta süren provaların ardından, 2 Ağustos’ta, elimizde 40 dakikalık bir gösteriyle, soluğu Diyarbakır’da aldık. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin desteklediği ve Aram Tigran Konservatuarı eğitmenlerinin ve Diyarbakırlı oyuncu arkadaşların canla başla çalışarak organize ettiği 8 günlük bir maraton vardı önümüzde. Gidilecek köyler, kamplar, bizi heyecanla bekleyen çocuklar ve aileler…

NASIL DEĞİŞİR Kİ DÜNYA GÜLEREK?

12 yıldır tiyatro yapan bir oyuncu olarak, oyun oynamanın verdiği bireysel haz dışında, yaptığım işin “bu dünyayı değiştirebilecek” yanıyla karşılaşmamıştım pek. Yani evet, her tiyatrocu mutlaka şu;  “Benim bu dünyayla ilgili bir derdim var ve bunu sahneden söylemek istiyorum.” cümlesini kurmuştur. Biraz korku, biraz tembellik, biraz halinden memnunluk olsa da içinde, hayata başka bir yerden tutunmanın, onu dönüştürmenin de güzel bir yoluydu aslında sahne. Ama nasıl? Nasıl değiştirecektik o dünyayı sahneden? İnsanlar açlıktan, savaştan ölürken, devlet terörüne kurban giderken, dilleri, dinleri, renkleri, cinsiyetleri, cinsel yönelimleri nedeniyle ötelenirken, öldürülürken, nasıl değiştirecektik o dünyayı sahneden? Birtakım politik içerikli oyunlar yapıyor, seyirciye derdimizi anlatmaya çalışıyorduk ama, bu, ya seyirci-oyuncu eşitliğini bozan bir tavır oluyordu; “Sen biraz salak olduğun için sana yapılanları göremiyorsun seyirciciğim. Şimdi ben sana anlatacağım, iyi dinle, ayağını denk al, kendine çeki düzen ver artık.” Ya da körler sağırlar birbirini ağırlıyordu; “Vallahi bravo, nasıl da herşeyi söylediler sahneden çatır çatır.” Herkes, içi rahat bir şekilde oyundan çıkıp “evine” gidip yatıp uyuyordu. Yani aslında dünya falan değişmiyordu. Biz kendimizi tatmin ediyorduk, O, her gün daha da çok kana bulanıyordu.

Dünyayı değiştirecek olan şey; tam da savaşın orta yerinde, tam da gündelik hayatın normal akışı bozulmuşken, tam da acıların, gözyaşlarının, kanların içinde inadına gülmekti. Diktatörlerin, katillerin, kimsenin gülmesini istemediği, hayatın normal akışını bozmak için elinden geleni yaptığı bir anda orda olmak ve inadına hayatı akıtmak. Onların silahlarının, jetlerinin sesleriyle ritim tutmak, nefretle dolmuş, kana doymayan canilikleriyle dalga geçmek, akıttıkları salyaları yağmur bellemek…

O DUDAK GÜLMEYE KIVRILDIĞINDA…

8 gün boyunca Diyarbakır’da Qeleşe, Avdela, Neribe, Cıxse köylerinde ve Aram Tigran Konservatuarında, Batman’daki Kobanê ve Şengal’den gelen Ezidi halkının yaşadığı kampta, Elazığ’da Hazar Gölü kıyısındaki çocuk yaz kampında gösteriler, atölyeler, etkinlikler yaptık. Çocuklarla, kadınlarla, gençlerle, yaşlılarla oyunlar oynadık. En kaşları çatık, burnundan soluyan “karşı partili” amcalar bile, birkaç dakika sonra gülüşünü saklamaya, kaşlarını daha da çatıp gülmemeye çalışsa da, o dudak, o kıvrımı bir kere vermişti artık. Biz görmüştük. Çocuklar görmüştü. Kadınlar görmüştü… Geri dönüşü yoktu. Amcam dünyayı değiştirmeye başlamıştı bile…

Çocuklar alabildiğine kahkahalara gömülüyor, köy yollarında tozu dumana katarak koşuşturuyor, kadınlar, sıcağa alışkın olmayan bizler için pencerelerden buz gibi sular akıtıyor boğazımıza, amcalar, teyzeler bastonlarıyla eşlik ediyordu danslarımıza. En uzak damlardan gelen zafer işaretleri, şaşkın bakışlar, başörtülerin ve bıyıkların altına gizlenen gülüşlerle, sanki haftalarca sürdüğünü sandığımız bir 8 gün geçip gidiyor. Büyük bir coşkuyla ve umutla dönüyoruz İstanbul’a; gelecek projelerin sözlerini vermiş ve Sınır Tanımayan Palyaçolar’ın Türkiye ve Ortadoğu ayağını oluşturmak üzere çalışmalara başlamış olarak.

Umutluyuz, çünkü barış kazanacak, biliyoruz. Gördük, yaşadık, şahit olduk.

Barış kazanacak, çünkü Diyarbakırlı Neşet abi; “55 yaşındayım, ana dilim Kürtçe. Öyle doğmuşum. Doğmuşum ki herkes Kürtçe konuşuyor. Türkçeyi de öğrenmişim. Ama hâlâ Kürtçe düşünüp Türkçe cevap veriyorum. Öyle zorlanıyorum ki duygularımı anlatırken. Acaba doğru mu anlatıyorum emin olamıyorum hiç. Sen beni bir de Kürtçe konuşurken görsen, anlasan. Benim vurgularımı duysan, mimiklerimi görsen. Ben, ben değilim ki Türkçe konuşurken. Gençliğimde defalarca aldılar beni, dövdüler bir güzel. Niye? Kürtçe türkü söylüyorum diye. Benim öyle politik bir yanım da yok ki. Bir müzisyenim ben. Kendi dilimde türküler söylüyorum. Gecenin bir vakti beni dövüp şehrin en dışına bıraktıklarında, ağlaya ağlaya eve yürürdüm saatlerce. Yine de söylerdim türkümü. Olsun. İnadına güleceğiz, inadına eğleneceğiz, türküler söyleyeceğiz ki barış kazansın.” dediği için.

Barış kazanacak, çünkü iki oğlu çatışmada ölen, bir oğlu ve bir kızından da hâlâ haber alamayan, gözünde bir damla yaşıyla zafer işareti yapan Lice’deki teyze “vatan sağ olsun” demeyip, “vatan bizi sağ etsin” dediği için.

Barış kazanacak, çünkü evinde savaş olan çocuk, bir başka insana “savaş var abla, evine gitsene” diyebildiği için.

Barış kazanacak, çünkü bizler sınır tanımadıkça, sınırları koyanların oyunları bozulacağı için.

Barış kazanacak, çünkü “Akıl sınırlıdır, aptallık sınırsız.”

AKIL SINIRLIDIR, APTALLIK SINIRSIZ

Sınır Tanımayan Palyaçolar, 22 yıldır travmalı çocuklar ve kadınlar için çalışan bir sivil toplum örgütü. 12 ayrı ülkede şubesi olan oluşum, dünyanın savaş, açlık, doğal afet, salgın hastalık yaşanan bölgelerindeki çocuklara ve kadınlara oyunlar, atölyeler, gösteriler götürüyor. Güldürmek dışında herhangi bir ideolojiyi temel almıyorlar. Sınır Tanımayan Palyaçolar-USA’in direktörü Tim Cunningham, bu yaklaşımlarını, provalar sırasında şöyle açıklamıştı; “Herhangi bir ideolojiyle hareket etmiyoruz. Sadece güldürmek istiyoruz. Biz bunu yapmaya devam ettikçe de, yaptığımız iş ideolojik bir hale geliyor.”

Grup yola çıkarken palyaçoyu tercih etti. Ama palyaço deyince, büyük ayakkabılı, kabarık saçlı, çoğumuzun çocukken korktuğu palyaçolar gelmesin aklınıza. Her birinin kendine özgü bir karakteri olan, insanla ve etrafındaki herşeyle ilişkiye geçen, bir çocuğun dünyaya duyduğu merak, şaşkınlık ve naiflikle hareket eden, samimi bir dille oyun kuran, kırmızı burunlu “aptal” palyaçolar bizimkisi. Aptallar evet. Çünkü “Akıl sınırlıdır, aptallık sınırsız” diyorlar. Sınırları zorladıkça, hatta tamamen ortadan kaldırdıkça, dünyanın nasıl da eğlenceli bir yer olacağının farkındalar.

www.clownswithoutborders.org
Facebook: Sınır Tanımayan Palyaçolar-Palyaçoyen Sinornenas

Evrensel