İlham Veren Bir Performans: A Teen Odyssey

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Selin Aydınoğlu

Tiyatro salonlarında en sık karşılaştığımız uyarılardan biri “Lütfen cep telefonlarınızı kapatınız”dır. Geçtiğimiz cumartesi izlediğim A Teen Odyssey ise daha oyuna girmeden bunun tam tersini söylüyor: Telefonunuzu açın, hatta mümkünse şarjınız da tam olsun. Mallorca merkezli La Mecànica’nın, La Fura dels Baus ve Fundació Èpica işbirliğiyle geliştirdiği yapım, fiziksel tiyatroyu dijital teknolojiyle bir araya getiren interaktif bir performans. Yönetmenliğini ve dramaturjisini Pau Bachero’nun üstlendiği oyun, 2024’te Odissees adıyla ortaya çıkmış; 2025 Edinburgh Festivali öncesinde de The Guardian’ın izlenmesi önerilen 20 tiyatro yapımı arasına girmiş.

Benim için oyunun en ilginç tarafı ise seyirciyle kurduğu ilişki ve bu ilişkinin daha performans başlamadan hayata geçmeye başlaması oldu.

Gösteriye girmeden Kalliôpé uygulamasını telefonumuza indiriyoruz. Uygulama önce yaş aralığımızı, ardından sevdiğimiz çiçek ya da kendimizi hangi müzik aleti olarak tanımladığımız gibi daha kişisel görünen bazı tercihlerimizi soruyor. O anda bu cevapların biraz sonra performansın malzemesine dönüşeceğini bilmiyoruz. Seyircinin içeri alınması bile bu kurgunun bir parçası. Önce Z kuşağı performans alanına giriyor, diğer kuşaklar dışarıda bir şarkı dinleyerek bekliyor. Ardından hepimiz alana davet ediliyoruz.

Sahnede bir baba ile kızı var; biri Baby Boomer, diğeri Z kuşağı. Birbirlerini anlamakta zorlanan iki kuşağın ilişkisi ve birbirlerine dair yargıları oldukça yalın, neredeyse primitif fiziksel eylemlerle anlatılıyor. Fakat çok geçmeden oyunun asıl başrolünün onlar değil, elimizde tuttuğumuz telefonlarımız olduğunu fark ediyoruz. Uygulama “Etrafına bak” diye uyarı veriyor, insanların yüzlerine bakıyoruz. Ardından ekranlarımızda renkler beliriyor ve aynı renkle işaretlenmiş bölgelere gitmemiz isteniyor. Yerlerimizi aldığımızda bizi kuşaklarımıza göre gruplandırdığını anlıyoruz. Uygulama her kuşağın özelliklerinden söz ederken bir süre sonra oyunculardan çok birbirimize bakmaya başlıyoruz.

Sonra gruplar yeniden dağılıyor. Bu kez yaşımıza göre değil, başlangıçta verdiğimiz cevaplara göre. Z kuşağından biri de Y kuşağından biriyle aynı cevabı verip kendisini aynı müzik aleti olarak tanımlayabiliyor. Biraz önce bizi birbirimizden ayıran kuşak kategorileri dağılıyor, onların yerine başka ortaklıklar oluşuyor. Bence performansın en güçlü fikirlerinden biri tam olarak bu: Dijital veri önce bizi kategorize ediyor, ardından aynı veriyi kullanarak o kategorileri bozuyor. Seyirci, oyuncuları izleyen bir topluluk olmaktan çıkıp diğer seyircilerle karşılaşmaya başlıyor. Sahne de bir anlamda artık ortada değil, bizim aramızda oluşuyor.

Cep Telefonunun Bir Sahne Aracına Dönüşmesi

Oyunun baba-kız üzerinden kurduğu temel dramaturjik önerme aslında çok karmaşık değil. Her kuşağın kendi deneyimleri, alışkanlıkları ve çıkmazları var; birbirimizi yargılarken bunları da anlamaya çalışmalıyız. Hikâye de giderek baba ile kızın birbirlerine karşı daha anlayışlı hale gelmesine doğru ilerliyor. Benim için asıl ilham verici olan ise bu hikâyeden çok, onu anlatmak için seçilen aracın açtığı ihtimaller oldu.

Telefonun ekranı, hoparlörü, kamerası, ışığı ve bağlantı kapasitesi birer sahne öğesine dönüşüyor. Dijital teknoloji oyunun üzerine sonradan eklenmiş bir efekt değil; telefon olmazsa performansın önemli bir bölümü de olmuyor. Kalliôpé uygulaması telefonlarımız üzerinden her seyirciyle ayrı bir ilişki kuruyor; telefonu kulağımıza götürmemizi, bir şey dinlememizi, ışığını oyuncuya tutmamızı, ekrandaki yazıları okumamızı ya da diğer seyircilerle etkileşime girmemizi istiyor. Böylece klasik oyuncu-seyirci ilişkisinin yanına başka bir ağ ekleniyor: oyuncu-uygulama-seyirci-diğer seyirciler.

Tam da dijital tiyatro üzerine çalışmaya başladığımız bir dönemde oyunun beni en çok düşündüren tarafı bu oldu. Dijital tiyatroyu çoğu zaman sahneye ekran, projeksiyon, yapay zekâ ya da başka teknolojiler eklemek veya performansı dijital platformlara taşımak üzerinden düşünüyoruz. A Teen Odyssey ise başka bir ihtimali hatırlatıyor: Dijital olan yalnızca sahnenin görüntüsünü değil, seyirciyle kurulan ilişkinin kendisini de değiştirebilir. Üstelik bunu yapmak için her zaman büyük ve pahalı teknolojik sistemlere ihtiyaç olmayabilir. Zaten hemen hepimizin cebinde taşıdığı telefon yeterince güçlü bir sahne aracına dönüşebilir. Büyük dekorlara ve kapsamlı teknik altyapılara dayanan prodüksiyonlarla karşılaştırıldığında, eldeki teknolojiyi bu biçimde yaratıcı bir sahne aracına dönüştürmenin ekonomik açıdan da başka olanaklar açabileceğini düşünmeden edemiyorum.

Peki Performans Daha İleri Gitseydi?

Oyundan çıkarken aklımda en çok bu soru kaldı. Uygulama bizi kuşaklarımıza göre değil de başka aidiyetlerimiz üzerinden karşı karşıya getirseydi ne olurdu? Böyle bir karşılaşma seyircinin salondan nasıl bir duyguyla çıkmasına neden olurdu?

Örneğin cinsiyet, anadil, yaşadığımız yer, sınıfsal konum, inanç ya da siyasi görüş gibi kategoriler üzerinden ayrıldığımızı düşünelim. Sonra uygulama başka sorular sorsun; sevdiğimiz bir şarkıya, korktuğumuz bir şeye, bir çocukluk anımıza ya da bir adaletsizlik karşısında vereceğimiz tepkiye göre yeniden yer değiştirelim. Biraz önce başka bir grubun içinde gördüğümüz, belki de kolayca “öteki” olarak tanımladığımız biriyle bu kez yan yana gelelim. Kimliklerimizin bizi ayıran tarafları kadar, hiç beklemediğimiz ortaklıklarımız da fiziksel olarak görünür hale gelsin.

Buradan daha da ileri gidilebilir. Bir seyircinin tercihi başka bir seyircinin telefonunda sonuç yaratabilir; salonda geçici ittifaklar kurulup dağılabilir. Aynı olay farklı grupların ekranlarına farklı bilgilerle aktarılabilir ve bütünü görebilmek için birbirimizle konuşmak zorunda kalabiliriz. Telefon bize yalnızca ne yapacağımızı söyleyen bir araç olmaktan çıkıp seyirciler arasındaki ilişkiyi kuran, bozan ve yeniden kuran bir mekanizmaya dönüşebilir.

İşte o noktada telefon yalnızca interaktivite sağlayan eğlenceli bir araç olmaktan çıkar; dramaturjinin kurucu öğelerinden birine dönüşür.

A Teen Odyssey belki bu ihtimallerin tamamını göstermiyor, ama önemli bir kapı aralıyor. Performanstan çıkarken aklımda kalan asıl düşünce bu oldu: Dijital tiyatro yalnızca sahneye daha fazla teknoloji koymak ya da tiyatroyu dijital bir ortama taşımak demek olmayabilir. Teknoloji, sahnedeki ve salondaki insanların birbirleriyle kurduğu ilişkiyi başka türlü düşünmenin ve yeniden kurmanın da bir aracı olabilir.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Selin Aydınoğlu

Yanıtla