Tiyatronun Direnme Gücü: Claus Peymann

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Zehra İpşiroğlu

Karanlık dönemlerde şarkı söylenecek mi? Evet karanlık dönemlerde şarkılar söylenecek karanlık dönemler üzerine

Bertolt Brecht

Almanya tiyatro devini yitirdi

Almanya altmışlı, yetmişli yıllardan bu yana tiyatroya damgasını vurmuş olan tiyatro devini yitirdi. Peymann’ın sahnelediği oyunlarla ilk karşılaşmam seksenli yıllara rast geliyor. O yıllarda Viyana Burg Tiyatrosu’nun başına getirilen Claus Peymann bu tiyatroda iyice köhneleşmiş olan geleneksel duruşa karşı çıkarak bir anda ortalığı birbirine katıyordu.  Radikal eleştirel bakışıyla Avusturya’yı ve Avusturyalıları yerle bir eden yazar Thomas Bernhard ile birlikte çalışması, klasik oyunlara yepyeni bir soluk getirmesi muhafazakâr Burg Tiyatrosu izleyicisinin üzerinde şok etkisi yapmıştı. Beni çok heyecanlandıran da Peymann’ın bu cesurca atılımıydı. Thomas Bernhard’ın Avusturya’nın Nazi geçmişiyle yüzleşen Kahramanlık Mekanı (Heldenplatz) oyunu sahnelendiğinde kıyamet kopmuştu. Bu oyunla Peymann gericilerin öyle bir bam teline basmıştı ki ortalık birbirine girmişti. Oyunu bloke etmek isteyenler, bağıranlar çağıranlar Thomas Bernhard’a fiziksel saldırıya kadar ileri gitmişti. Peymann bu oyunla amacına ulaşmış, tiyatro amacıyla izleyicileri derinden sarsmış, böylece yepyeni bir tartışma alanı yaratmıştı. Sınırsız bir hayal gücü, alaylamadan kara mizaha kadar uzanan yoğun bir mizah anlayışı ve eleştirel çözümleyici düşünmeye dayanan sağlam bir dramaturji çalışması, sahnelediği her oyuna farklı bir renk ve soluk katıyordu. Onun sahnelediği her oyun büyük bir yaşantı oluyor, günlerce o oyun üstüne konuşuluyor, tartışılıyordu. Hayal gücü ve yaratıcılığın çözümleyici düşünceyle buluştuğu noktada  Peymann dokunduğu her şeyi yeşerten bir sihirbaza dönüşüyordu. Klasikleri sahnelerken özgün metne çok değer veriyor ama metne çağdaş bir bakışla radikal bir biçimde yaklaşmaktan da çekinmiyordu. Önemli olan klasik bir metine günümüz sorunlarına ışık tutan çağdaş bir sahne yorumu getirilmesiydi. Öte yandan günümüzde çok moda olan gelişigüzel buluşlardan, yapıbozum oyunlarından, izleyicinin dikkatini dağıtacak göz boyayıcı efektlerden özenle kaçınıyordu. Hem sahne tasarımında hem de oyunculukta oyunun ana düşüncesinin ve iletisinin çıkması gerekiyordu. Bu açıdan yalınlığa değer veriyordu. Peymann’ın sahnelediği her oyun, hem oyun metniyle hem de yaşadığı çağla yoğun bir hesaplaşmanın ürünüydü. “Sanat her zaman direniştir” diyordu. “Çatışmadır, karşı koyuştur, sanat bu gizilgücünü kullanmazsa tükenir gider”.

Claus Peymann

Yalnız savaşçılar, yıkıcılığın sınırsız gücü

Seksenli yılların sonu: Viyana Burg Tiyatrosu’ndayım. Peymann rejisiyle iki oyun izliyorum. Shakespeare’in  III.Richard’ı ve Kleist’ın Hermann Savaşı. Almanların ulusal kahramanları Herrmann ve III.Richard  efsanevi kahramanlar mı? Yoo tam tersine onlar çok sıradan, çok bildik insanlar, içimizden birileri. Hermann günümüz giysileri, siyah paltosu ve kasketiyle, sessiz, dalgın ve kendini beğenmiş hâliyle  gözü pek bir kahramandan çok stratejik bir düşünür; düşmanını sadece düşünme gücüyle yenen usta bir satranç oyuncusu. III.Richard çevresini kan revan içinde bırakan gözü dönmüş bir canavardan çok sakatlığı yüzünden üzerine pek varılmayan, dilediğini koparan şımarık bir çocuk. Bu anti kahramanların ortak yanı toplum dışılıkları, başka deyişle öteki oluşları. Romalılarla Germenlerin savaşının gösterildiği  Hermann Savaşı’nda Hermann ufak tefek görünümüyle kaba saba savaşçıların arasında kolaylıkla kırılabilecek bir dal gibi. Arkadaşlarının zafer ya da çaresizlik çığlıkları yükselirken tırnaklarını kemirerek ve içi sıkılarak bir köşede oturuyor. Ama oyun geliştikçe  onun ne kadar tehlikeli bir politikacı olduğunu, sinsilik, kurnazlık, ikiyüzlülük, yalan dolan ve manipülasyondan kaçınmadan nasıl adım adım amacına ulaştığını ayrımsıyoruz. Kitleleleri peşinden sürüklemeyi başaran usta bir demagog Hermann. Kleist’ın iletisi eskimiş olduğundan pek sahnelenmeyen bu ulusal kahramanlık oyunu Peymann’ın yorumuyla ters yüz edilerek bugüne kazandırılıyor.

III.Richard’ta tüm sahne Richard ve onun ağına düşenlerin çıkmazını sergileyen demir çubuklarla kaplanmış. Seksenli yılların en ünlü oyuncularından olan Gert Voss bu demir kafesin içinde dört dönen Richard’ın kötülüğünü, acımasızlığını büyük bir doğallıkla oynuyor. Richard sen, ben, hepimiz, içimizden biri. Dikkati çeken kökenini sevgisizlikte bulan yalnızlığı. Sevme ve yaratma yetilerinin eksikliği, sınır tanımayan bir yıkıcılığa sürüklüyor onu. Yalnızlığın bedelini sadece bedensel değil iç dünyasıyla da sakat bir insana dönüşerek ödüyor. Ama ne garip ki Richard’ın çevresindeki herkes kolaylıkla düşüyor onun tuzağına. Richardların ve Hermannların giderek çoğaldığı bir dönemde önemli olan tehlikenin bilincinde olmak ve onlara meydanı boş bırakmamak. Bu iletiyi her iki oyunda da yoğunlukla hissediyoruz.

Gerici güçler ve fanatizmin gülünçlüğü

Yine Viyana Burg Tiyatrosu’nda izlediğim Bilge Nathan’da dinlerin, Müslümanlığın, Hristiyanlığın ve Yahudiliğin eşitliğini ve kardeşliğini savunan ve ön yargılara karşı çıkan  aydınlanmacı yazar Lessing’in oyunu ütopik bir model çiziyordu. 1879’ da sahnelenen bu oyun o zamanlar kilise tarafından yasaklanmış, Nazi döneminde de bu yasak tekrar devreye girmişti.

Peymann da oyunu Lessing’in çizdiği hümanist modele bağlı kalarak sahnelemiş. Tüm dinlerin eşit olduğunu savunan Bilge Nathan elinde bastonu ve bavulu, kafasında şapkasıyla çağdaş bir dünya yolcusu. Oyunun doruk noktasını fanatizm ve gerici güçleri temsil eden Patrik’in sahnesi oluşturuyor. Bu tuhaf din adamı yerleri süpüren mor giysisiyle grotesk bir dev görünümünde. Ama arkasını dönünce manastır rahibinin sırtına oturmuş olduğunu görüyoruz. Dazlak kafası, gözlükleri, şemsiyesi ve tıslayan sesiyle grotesk bir karikatür sergiliyor. İnsancıl ve barış dolu bir dünyada gerici güçler ancak bu kadar gülünç gösterilebilir. Peymann’ın bu yorumunda abartının giderek yoğunlaşarak saçmalığın sınırına vardığı anlarda bile oyunun gerçekçi boyutunu yitirmediğini ve bu özelliğiyle de tedirgin edici, uyarıcı, vurucu gücünü koruduğunu görüyoruz.

Die Zeit gazetesindeki bir röportajında “Benim hayallerim hâlâ çocukluk hayalleri” diyordu  Peymann. “Yaşamın iyiler ve kötülerin birbiriyle savaştığı bir masal olduğunu hayal ediyorum”.

Tiyatroya inanmak ve tiyatro tutkusu

Tiyatronun dönüştürücü gücüne inanan Claus Peymann, Viyana Burg Tiyatrosu ve Berlin Berliner Ensemble’da yıllarca süren yöneticiliği ve sahnelediği birbirinden vurucu oyunlarla  sadece bir döneme damgasını vurmakla kalmıyor, aynı zamanda izleyicileri hem kışkırtan hem de motive eden tutkulu tiyatrocu kişiliğiyle de belleklere yerleşiyor.

“Ben 1937 değil 1968’de doğdum. Gerçek doğum tarihim bu” demişti. “Zamana hiç uymayan bir dinozor gibi tiyatronun ütopyalar yaratabileceğini, dünyayı değiştirebileceğini, adaleti  sağlayabileceğini düşünüyorum”.

Genç tiyatroculara çok uzak gelebilecek bu görüş 1968 kuşağının sesini dile getiriyor. Tiyatronun da yaşamın da bir anlamı olmalı, buna inandığımız oranda tiyatro bizi sarıp sarmaladığı gibi mucizeler yaratıyor. Peymann’ın çalışmaları da tiyatro tutkusuna en güzel örneği vermiyor mu?

Yaşamın her alanında olduğu gibi tiyatroda da her kuşak kendinden önceki kuşaktan çok şey öğrendiği gibi önceki kuşak da bir sonrakinden çok şey öğreniyor. Bu açıdan kuşaklar arası hiç bitmeyen bir diyalog söz konusu. Ben de sadece benden sonraki değil benden önceki kuşakla da sürekli bir diyalog içindeyim, onların bana katkısı nedir, hangi noktalarda farklı düşünüyorum, bu sorular benim için çok değerli. Bu yazıyı da kaleme alırken benden yarı kuşak önde giden bir tiyatrocu olarak ünlü yönetmen Claus Peymann’ın tiyatro yaşamıma neler kattığı üstünde düşünüyorum. Ondan ve onun kuşağından olan tiyatroculardan, yönetmenlerden, yazarlardan, dramaturglardan hayal gücüyle çözümleyici düşünmenin bütünleştiği bir tiyatro anlayışını içselleştirmeyi, öte yandan sorgulayıcı ve eleştirel bakışı da özenle korumayı öğrendim.

TEBOyun Dergisi

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Zehra İpşiroğlu

Yanıtla