(Yeşer Sarıyıldız’ın BirGün‘de yayımlanan yazısının bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)
Beyoğlu’nda bir sahne, aynı geceyi beş ayrı tiyatro ekibine kiralayıp ortadan kayboluyor. Kapıda karşılaşan ekiplerin her biri o gece sahnenin kendisine ait olduğuna inanıyor, kimse kimseyi ikna edemiyor. Sonunda bir oyuncunun tek başına oynamayı planladığı “İki Kapılı Ev”i hep birlikte oynamaya karar veriyorlar. Sonrası tek kelimeyle curcuna. Yanlışlıklar komedyası “İki Kapılı?”ya hoş geldiniz.
Kumbaracı50’nin mesai sonrası oyunculuk grubu Ondokuzotuz, “İki Kapılı?” ile sahnede. Yönetmen Gülhan Kadim, oyuncu ve tasarımcı Efe Arslan ve oyuncu Ayşen Şahin’le aynı geceyi paylaşmak zorunda kalan tiyatroculardan, sahnenin ortasındaki kolondan ve işten arta kalan saatlerde tiyatro yapmaktan konuştuk.
Kumbaracı50’de sahnelenen “İki Kapılı?”, sahnenin kendi hikâyesine de göz kırpıyor. Gülhan Kadim, oyunun ruhunu anlatırken Ondokuzotuz atölyelerine dönüyor. Katılımcılar “bambaşka altyapılarla, bambaşka işlerinden çıkıp geliyor ve hiç tanımadıkları insanlarla bir yola çıkıyor.” Kadim’e göre bu farklılıkların sahnede birlikteliğe dönüşmesi oyuna ruhunu üflüyor.
Metnin bir geçmişi var. Cem Uslu, Pedro Calderón de la Barca’nın bir metnini, oyun oynamaya çabalayan bir clown topluluğu üzerine kurarak Ekip Tiyatrosu’nda “İki Kapılı Ev” adıyla sahneye taşımıştı. Kadim, Uslu’dan izin alarak aynı fikirle yola çıkmış ama oyunu başka bir zemine oturtmuş: “Kumbaracı50’nin aynı geceyi 5 farklı ekibe kiralayıp kayıplara karışması ve herkesin o gece kendi oyununu sahnelemek için duyduğu arzu çıkış noktası oldu.”
Beş farklı tiyatro anlayışı çarpışınca, oynanmaya çalışılan metin de sürekli bölünüyor. Kadim, yapıyı yardımcı yönetmen Ceyda Akel’le kurarken seyircinin asıl metni değil, bu çatışmaların yarattığı karmaşayı takip etmesini istemiş. Yeni yorumla birlikte oyunun adı da soru işaretli “İki Kapılı?” olmuş.
Gerçek hayatta böyle bir kaza yaşanmış mı diye merak ettim. Kadim “neyse ki” yaşanmadığını söylüyor; ama 18 sezondur kullanılan kulisin biriktirdiklerini anlatıyor: “Aynı gece olmasa da yıllar boyunca onlarca tiyatrocunun izi birikti kuliste. Kulise girdiğinizde bu yaşanmışlığı hissedersiniz hemen.”
KAOSUN İÇİNDEKİ DÜZEN
Dokuz oyuncu, kapılar, birbirine karışan ekipler… Kadim işe karmaşa komedisinin matematiğini çözerek başlamış: Oyun nerede, hangi çatışmayla bölünebilir, karakterler farklı tiyatro anlayışlarıyla nasıl yorumlanır? “Kaos içindeki düzeni seviyorum” diyor. Durum komedilerinde milimetrik zamanlamanın her şey olduğunu ekliyor: “Doğru zaman, doğru ton, doğru kelime ya da cümle hepsi birlikte güldürüyü besler.” Ekibin yaratıcılığının işlerini kolaylaştırdığını, birlikte yaratmanın Kumbaracı50’nin “hamurunda” olduğunu söylüyor.
Herkesin Çizeceği Bir Ev
Oyunun görsel dünyası Efe Arslan’ın elinden çıkıyor. Sahnede oynayan Arslan, dekor ve kostümü tasarlıyor, ışık tasarımında da imzası var. Beş ekibin seyirci tarafından bir bakışta tanınması için bilerek stereotipik kodlara yaslanmış. Bu basitliğin “birer karakter maskına” dönüştüğünü söylüyor.
Dekor da aynı sadelikte: “herkesin kalemi eline aldığında çizeceği ev silüetinden ibaret bir dekor.” Oyunda iki ekip şans eseri aynı dekorla geliyor. Arslan’a göre bu, “tiyatro üreticilerinin birbirine ne kadar yakın çizgilerde var olduğuna ve benzer alanlarda devindiğine küçük bir atıf niteliğinde.”
Oyuncu Efe ile tasarımcı Efe ise pek tartışmamış, çünkü ikisinin derdi ayrı. Tasarımcı olarak “bu oyunun seyircisi olsaydım beni ne tatmin ederdi” diye düşünüyor, oyuncu olarak “ben nasıl daha fazla eğlenebilirim” diye.
Kolonlar İlk Oyuncu
Kumbaracı50’yi bilen, sahnedeki kolonları da bilir. Mekânın kendine dair esprili bir tanımı bile var: “İnsanı insana kolonla anlatan tiyatro.” İlk işlerine bu kolonlar arasında adım atan Arslan, onlara engel demeyi “kolonlu tiyatroda yetişen bir oyuncu, tasarımcıya” yakıştırmıyor. Ona göre kolonlar kadronun onuncu değil, ilk oyuncuları: “Oyun başlarken bomboş bir sahnede onlarla karşılaşıyor seyirci.”
Arslan, kolonlarla kurdukları ilişkiyi şöyle anlatıyor: “Bazen çarpıştık, boyaları sökülürken kolumuz bacağımız morardı, bazen sırtımızı dayayıp dinlendik, bazen isim koyup şakasını yaptık… Bunların çoğunu da oyuna taşıdık. Anlaştık gibi…”
İmkânsızın Zemini Mümkünlerle Sarsılır
Ekipteki oyunculardan Ayşen Şahin, sahneye mesai sonrasından geliyor. Ondokuzotuz’la çalışmaya başladığında 44, sahneye ilk çıktığında 45 yaşındaymış. “Şimdi tiyatrolar sitesinde fotoğrafımın altında ‘oyuncu’ yazıyor. 47 yaşındayım” diyor.
Tiyatroya “kendi yankı odalarımızdan çıkmanın, paylaşmanın, ekip ruhuna kavuşmanın, yeni dostlukların bir yolu olarak” başlamış. Bugünün çalışma hayatına bakışı net: “Yaşamak için çalışmak yerine çalışmak için yaşamaktan ibaret bir döneme denk geldik. Yani aslında yaşamıyor hayatta kalıyoruz sadece.” Yoksulluğun yalnızca yeme içme ve barınmayla ilgili olmadığını, insanın yaşam zevkinden de yoksunlaştığını söylüyor. Seyircinin yüzünde bir gülümseme yaratabilmek, alkışı duyabilmek ise ona göre “insanı sağaltıyor.”
Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor” sözünü hatırlatıp ekliyor: “Lakin imkânın verilen değil yaratılan bir şey olduğunu fark ettim.”
Oyunda kimse ikna olmuyor ama herkes sonunda tek bir oyunda buluşuyor. Bunu Türkiye’nin siyasi gündemiyle birlikte düşünmesini istediğimde Şahin, “İmkânsızın zemini mümkünlerle sarsılır” diyor. Karakterler kendilerinden vazgeçmeden ama sorumluluk bilinciyle hareket ettiğinde ortaya neşeli, coşkulu bir “mümkün” çıkıyor: “Evet belki bildiğimiz hiçbir şeye benzemeyen bir şey ortaya çıkıyor ama imkânsızı yıkan aslında tam da bu ezberlerin ortadan kalkma hâli. Oyundaki karakterlerin başardığını bütün halka dilemekten ötesi gelmiyor aklıma.”
Dokuz Oyuncuya İki Soru
Söyleşinin sonunda dokuz oyuncuya iki soru sorduk.
“İki Kapılı?”yı hiç izlememiş birine tek cümleyle nasıl anlatırdınız?
Çağla Yorulmaz: İstese de 4/4’lük olamayan, aksayan ritmi ile 9/8’lik bir sahnede kalabilme mücadelesi.
Efe Arslan: Tiyatronun nasıl yapılacağına dair çok fazla örnek var ancak nasıl yapılamayacağını merak ediyorsanız, bekleriz.
Yağmur Kaya: İki kapısı olmasına rağmen işin içinden çıkışı bulmak için ustaca bir beceriksizlikle verilen çaba.
Memetcan Kutlay: Uyumsuzluğun ahengi.
Fatma Onay: Farklı renkleri bir sahnede bütünleştiren pek eğlenceli bir nümayiş.
Didem Eylem Veral: Bazen doğru zamanda doğru yerde olmak yanlıştır, bazen de bütün doğrular bir yanlışlıkla başlar.
Yağmur Öztürk: Bazen en güzel hikâyeler zıtlıklardan ve beklenmedik durumlardan çıkar.
Sena Canbazoğlu: Paletin birbirinden farklı beş rengi beklenmedik şekilde karışmaya başlıyor ve karşımıza eğlenceli bir tablo çıkıyor.
Ayşen Şahin: Aksiliklere yenilmek yerine çare üretmek için kendini ortaya koyanların çabasında saklı neşe.
Bu oyunu kime izletmek isterdiniz?
Çağla Yorulmaz: Hayatını kontrol altında tutmaya çalışan herkese. Çünkü kaosun da bir ahengi ve zaman zaman bir keyfi var. Belki de bütüne ulaştıran da bu.
Efe Arslan: Oyunu heyecanına yenik düşen herkese izletmek isterdim, her şey aynı anda olamıyor sanki… Belki de olabiliyordur… Karar sizin.
Yağmur Kaya: Bazen kendisi olmaktan çekinen varsa önerirdim. Çünkü belki de kusursuz olmak için üzerini örtmek istediğimiz parçalar aslında her şeyi güzelleştiren detaylardır.
Memetcan Kutlay: Heyecanını gayretle besleme cesareti olan herkese.
Fatma Onay: Hayatın kaosuna bir saatlik ara vermek isteyen herkese tavsiye ederim.
Didem Eylem Veral: Hayatında her şeyin bir cevabı olduğuna inananlara: Belki de en güzel şey sorunun kendisidir.
Yağmur Öztürk: Uzun zamandır görmediğim dostlarımla kahkaha atmak isteseydim “İki Kapılı?”ya giderdim.
Sena Canbazoğlu: Bazı şeylere adım atmaya korkanlara: Başladığınız yolun sürprizleri tahmin edemeyeceğiniz kadar güzel olabilir.
Ayşen Şahin: Biraz eğlenmeye, renk görmeye ve feyze ihtiyacı olan herkese izletmek isterdim.
Devamı için tıklayın.
