Sermayenin “Sanatla Aklama” Mesaisi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

“Sanatla aklama” pratiği, şirketlerin yalnızca imaj tazelediği bir süreç değil. Sanatın bütünüyle ticarileşerek sermaye için yeni bir pazara dönüşmesiyle bu alanın belli bir zümrenin erişiminin olabileceği bir hale getiriyor.

Türkiye’de bir süredir tartışılan bir konu olan ‘artwashing’ (sanatla aklama), güncel örnekleriyle karşımızda duruyor. Çeşitli sermaye gruplarının kültür-sanat alanına yaptığı yatırımlar, genel olarak ‘toplumu kültür ve sanatla buluşturma’ söylemiyle sunuluyor. AKP iktidarının sermayenin çıkarları doğrultusunda uyguladığı politikalarla doğanın talanına neden olan, üretici köylüyü toprağından eden, işçilerin sendikal örgütlenme hakkını gasp eden sermayedarlar, bir yandan da ‘toplumu sanatla buluşturma’ söylemiyle öne çıkıyor. Saray rejimi, ÇED raporları ve teşviklerle ülkenin dört bir yanını yerli ve yabancı sermayenin talanına açarken şirketler de kültür-sanat alanındaki yatırımlarını bir pazarlama politikası olarak hayata geçiriyor. Tam da bu yüzden, son birkaç yılda yaşanan örnekleri yeniden hatırlatmanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü mesele, sermayenin ve onun temsilcisi olan Saray rejiminin kültür-sanat alanıyla kurduğu ilişki kadar emekçilerin kültür-sanat alanına erişimi tartışmasının da bir parçası. Aşağıda sıralayacağımız örnekler, bu tartışmanın somut karşılıkları olarak karşımızda duruyor.

“Kültürel” vitrinin arkasındaki yağmacı karakter
İnternet sitesinde “özellikle genç neslin kültürel ifade özgürlüğünü” savunduğunu iddia eden Limak Holding, geniş kitleleri çok sesli müzikle buluşturma hedefiyle kurduğu Limak Filarmoni Orkestrası ile geçtiğimiz ağustos ayında Bodrum Antik Tiyatro’da bir konser düzenledi. Holding, iş, bürokrasi ve medya elitlerini bu etkinlikte bir araya getirmekle iftihar ediyor. Oysa kamuoyu Limak’ı bu şatafatlı konserlerden değil, AKP iktidarında aldığı devasa kamu ihalelerinden ve Akbelen Ormanı’ndaki ağaç katliamından tanıyor. Doğayı ranta açan şirket, son olarak deprem bölgesine komşu Antep’teki bir orman arazisinde kalker ocağı ve kırma-eleme tesisi kurmak için harekete geçerek kendi ‘kültürel’ vitrininin arkasındaki yağmacı karakterini bir kez daha ortaya koydu.

“Eğitim, kültür ve sanata erişimin her insanın en temel hakları arasında yer aldığını” öne süren Borusan Holding ise biletleri 3 bin 200 ila 9 bin 800 lira arasında değişen konserleriyle gurur duyuyor. Bu fahiş fiyatlar, ‘sanata erişim’ söylemini temelden çürütürken Borusan’ın asıl pratiği fabrikalarında ortaya çıkıyor. Holding, 2024 yılında sendikaya üye olan işçileri işten çıkarması ve prestijli orkestrasında çalışan sanatçıların işkolunu sendikanın yetkisini düşürmek amacıyla değiştirmesiyle de gündeme geldi.

“Kent suçu” olarak belleklere kazınan Zorlu PSM
Deprem toplanma alanına inşa edilmesiyle bir ‘kent suçu’ olarak belleklere kazınan Zorlu PSM, sermayenin sanatla kurduğu çarpık ilişkinin mekânsal anıtı konumunda. Rönesans Holding sponsorluğunda, yüksek bilet fiyatlarıyla sahnelenen ve ironik biçimde kapitalizm eleştirisini merkeze alan Satıcının Ölümü oyunu, bu çelişkinin sahnedeki yansımasıydı. Sermayenin bu hamleleri münferit değil, istikrarlı bir stratejinin ürünü. Örneğin Zorlu Holding, kısa süre önce “Kültür-sanat aktörleri ekolojik ayak izini azaltmak için hangi pratikleri uyguluyor?” temalı bir iklim raporu yayımladı. Kendi çevresel etkilerinin sorumluluğunu almayan bir şirketin sanat üzerinden gerçekleştirdiği projeler büyük bir tezat barındırıyor. Zira aynı Zorlu Holding’in, 2022 yılında Manisa’nın Gördes ilçesindeki Meta Nikel Kobalt A.Ş. tesisinde atık borularının patlaması sonucu zehirli kimyasalların içme suyu havzalarına sızmasıyla gündeme gelmesi hâlâ hafızalardaki yerini koruyor.

İlgilisinin dahi erişmekte zorlandığı bir lüks
Elbette bu tablo yalnızca sayılan sermaye gruplarıyla sınırlı değil. Koç’tan Sabancı’ya, Eczacıbaşı’ndan Doğuş’a kadar kültür-sanat alanında varlık gösteren ve meşruiyetlerini bu alanda da sağlamlaştıran birçok sermaye grubunu tartışmak mümkün. Bağımsız kültür-sanat emekçileri güvencesizlik ve sansür cenderesinde yaşam mücadelesi verirken şatafatlı bienaller ve festivaller şirketlerin tekelinde düzenleniyor. Kamuoyuna ‘sosyal sorumluluk’ olarak sunulan bu etkinlikler, geniş halk kesimlerine ulaşmak bir yana, fahiş fiyatlar nedeniyle artık sanatın ilgilisinin dahi erişmekte zorlandığı bir lükse dönüşmüş durumda. Üstelik bu dev bütçeli sponsorluklar, şirketlere vergi avantajı sağlıyor, böylece kültür-sanat faaliyetlerinin finansmanı dolaylı yoldan halkın cebine yükleniyor.

Sonuç olarak ‘sanatla aklama’ pratiği, şirketlerin yalnızca imaj tazelediği bir süreç değil. Sanatın bütünüyle ticarileşerek sermaye için yeni bir pazara dönüşmesiyle bu alanın belli bir zümrenin erişiminin olabileceği bir hale getiriyor. Ortaya çıkan bu tahribatın üzeri dev sponsorluklarla örtülürken bağımsız sanatsal üretim koşullarının ve halkın kültüre erişim hakkının güvence altına alınması temel bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.

Evrensel

Paylaş.

Yanıtla