Üniversite Salonları Misafir Odası Değildir!

Bilal Akar

Her gün bir tiyatro, sinema, dans, gösteri salonunun kapatılıp derslik yapıldığı, okul yönetimine göre daha gerekli olan şeyler –şirket toplantıları, kişisel gelişim seminerleri- için ayrıldığı günlerde, üniversitelerin kimin olduğunu sorgulamak daha bir gerekli geliyor. Boğaziçi Üniversitesi, İTÜ, İstanbul Üniversitesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Manisa Celal Bayar Üniversitesi, Marmara Üniversitesi; tiyatro kulüplerinin son dönemde daha da artan sorunlarla karşılaştığı, imkânlarının kısıtlandığı birçok Türkiye üniversitesinden birkaçı. Yıllardır giderek artan bu sorunlar gösteriyor ki bu durum ne rektörlük makamında kimin oturduğuyla ne de yönetimin o seneki halet-i ruhiyesiyle alakalı. Öğrenciler olarak kendi alanımızdan, kendi kampüsümüzden ne kadar çekilirsek söz söyleme alanımız o kadar daralıyor. Bizim faaliyetlerimize ev sahipliği yapması, bizim olması gereken salonlar parayı verenin kullandığı süitlere dönüyor. Unutmamak gerekir ki, buralar, üstü beyaz çarşaflarla örtülü koltuklarla döşenmiş, evin çocuklarının girmeye izinli olmadıkları misafir odaları değil, öğrencilerin faaliyetlerini, üretimlerini, paylaşımlarını gerçekleştirdikleri kampüs ortamlarıdır.

Uygulanan neoliberal politikalarla, üniversiteler her bakımdan olduğu gibi sanatsal bakımdan da kısırlaştırılıyor. Üniversite salonları şirketlere ucuz toplantı mekânları olarak sağlanıp hem şirketlerin hem de okul döner sermayesinin mutlu mesut geçinmesine imkân tanınıyor. Sorun kampüslerin ve üniversitelerin asli bileşenlerinden olan öğrencilerin bu denklemde asla söz sahibi olmaması. Üniversitelerdeki sanat faaliyetleri, hobi seviyesine indirgenmeye çalışılıyor. Bu asli amaç olarak gözükmese de, bir tiyatro kulübünün bir prodüksiyon için, eğitim çalışmaları için hangi imkanlara sahip olması gerektiği birçok yönetimin umurunda değil. Son yıllarda yaşanan; Boğaziçi Üniversitesi’nde 800 kişilik gösteri salonunun yıkılıp derslik haline getirilmesi, İTÜ’de Taşkışla Sahnesi’nin kullandığı salonun ellerinden alınıp sahnesiz kalması, İÜ’de Öğrenci Kültür Merkezi’nin üniversiteye maddi olarak oldukça kazanç sağlayan Uzaktan Eğitim Merkezi’ne çevrilip kulüplerin buradan kovulmaları, Marmara Üniversitesi’ndeki grupların herhangi bir sahne kullanamamaları, Anadolu Üniversitesi’nde Öğrenci Merkezi’nin öğrenci faaliyetlerine kapalı olması gibi durumlar, sorunların bütün üniversite tiyatro kulüpleri için geçerli olduğunu gösteriyor. Bu uygulamalar, üniversite yönetimlerinin buralarda üretim yapan, faaliyet gösteren öğrencilerin iradelerini ve birey olarak politik kimliklerini yok saydıklarının bir göstergesidir.

Sadede gelecek olursak hepimizin karşılaştığı sorunlar ve kökenleri aynı olduğuna göre üniversite tiyatroları için dayanışma her durumda şart olan bir şeydir. Geçen sene başlayan Türkiye tiyatrolarını bir çatı altında buluşturma girişimleri sırasında, oluşma aşamasına giren Üniversiteler Platformu yeniden canlandırılmalıdır. Kendi alanımızı ancak kendimiz kazanabiliriz. Sönümlenmeye başlayan üniversite tiyatroları arasındaki bağlar güçlendirilmeli, dayanışmalar ve paylaşımlar sadece sorunlar üzerinden değil üretimler, paneller, oyunlar üzerinden de gerçekleştirilmelidir. Birikimlerin ve deneyimlerin aktarılmasıyla sanatsal kalitemizi artırabildiğimiz, yaptığımız çalışmaları paylaşıp üstüne tartışabildiğimiz ortamlar kurmak, yapılan çalışmaların geleceğe aktarılabilmesi için yazılı bir çalışmaya girişmek seçeneklerimizden sadece bazıları. Bir örnek olarak TTB-İstanbul gruplarının, üniversite tiyatrolarına yönelik olarak düzenlediği, Aralık ayı içerisinde İTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan Antigone semineri, üretim üzerinden buluşmamız için bir fırsat olabilir.



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Okuyucu Yorumları

“Üniversite Salonları Misafir Odası Değildir!” yazısına bir yorum var.

  1. Sultan Kaleli dedi ki:

    Üniversite öğrencilerinin yaşadığı kimlik kaybı elbette tesadüfi değildir. Yapılan sistematik duyarsızlaştırma sayesinde kendine ait olanları dahi görmekten korkan bir nesil karşımızda. Sahip olma duygusu ise oldukça uzak bir mesafede… Çünkü sahip olunan şeylerin çoğunlukla kamuya değil de bireye ait olan şeyler üzerinden olma durumu sözkonusu… Bir bilgisayara, bir CD çalara, bir MP3 çalara sahip olmak hissedilebilir bir duygu… Çünkü korkusuzca benim diyebiliyor kişi… Ancak bir kültür merkezine, bir sahneye benim demek için ürküyor, çarşafları kaldırmaya korkuyor… Bu aşamada psikolojik olarak yaşanan bu sıkıntı sosyal tabanda ele alınmalıdır. Çözüm burada… Bu sebeple Bilal’in üniversiteler ayağını canlandıralım önerisi çok yerinde. Ayrıca bu konuyu ele alan daha çok yazı üretmek gerekli sanırım. Üretim gündemleri canlı ve somut kılandır.

Yorum


işlemi tamamlayınız: