İmparatorluk Kuranlar

Vecihe Özge Zeren

Kurumsal tiyatroların oynamaya yanaşmayacaklarını iddia ettiğim türden bir oyun, Boris Vian’ın İmparatorluk Kuranlar’ı geçtiğimiz sezondan bu yana İstanbul Devlet Tiyatroları’nın repertuarında. İddiam dayanaksız değil; Vian kendi tiyatrosu için söz konusu tespiti yapmış zaten: “Nasıl olsa onları saygıdeğer bir tiyatro çıkıp da görkemli sahnesinde sergilemeyecek!” diyor. Yazarı mahcup edecek hamleyi yapan yönetmen ise Hakan Çimenser. İmparatorluk Kuranlar, Celal Kadri Kınoğlu, Mine Tüfekçioğlu, Sevinç Erol, Orhan Kurtuldu, Oya Okar ve Uygar Özçelik’den oluşan oyuncu kadrosuyla ve aldığı ödüllerle sezonun yine en çok ilgi çeken oyunlarından birisi. Oyun, 2010 Afife Jale Ödülleri’nden yılın en başarılı yönetmeni, en iyi sahne tasarımcısı ve en başarılı ışık tasarımcısı ödülleriyle döndü.

İmparatorluk Kuranlar, esas olarak bir savaş oyunu. Buradaki savaş, kapitalizm ve burjuva değerleri ile bu değerlerin taşıyıcısı olanların kendilerine düşman olarak gördükleri ama somut olarak adlandıramadıkları ya da adlandırmaktan korktukları şeyler arasında. Oyun klasik bir burjuva evinde geçer. Baba (Leon Dupont), anne, küçük kız (Zenobya) ve evin hizmetçisi (Cruche) duydukları bir gürültünün ardından sürekli olarak ellerinde eşyalarla apar topar merdivenlerden çıkarak bir öncekinden daha küçük evlere girerler ve merdivenin girişini tahtalarla örterler. Girdikleri her evde onlardan başka biri daha vardır: Şümürz. Onun kim olduğu, neden orada olduğu belli değildir; paçavralar içinde, her yanı bandajlanmış, bir kolu askıda, diğer kolu bir değneğe dayalı, yara bere içinde çok çirkin biri ya da bir şeydir. Şümürz, evin kızı dışındakiler tarafından sürekli tartaklanır. Yapılanlar karşısında hiç sesi çıkmadığı gibi, gitmez de. Evdekiler onun varlığından habersizmiş gibi davranırlar. Oyun süresince ne olduğu bilinmeyen “gürültü” tekrar tekrar duyulur ve aile her defasında apar üst katlara kaçar. Bu kaçış sürecinde, anne ve kız geride kalır; muhtemelen Şümürzler’in gazabına uğrarlar. Oyun sonunda Dupont, tavan arası izbe bir odada bir Şümürz ile yalnız kalır. Dupont’un yalnız kaldığı zaman kendi kendisine söylediği sözler, adeta kendi gerçekliğine inanma ihtiyacının ürünleridir. Kim olduğu, fiziksel durumu, geçmişi, sınıfsal konumu ve militarist idealleriyle kendi varlığına kanıt arıyor gibidir. Dupont’un ezbere kabullendiği burjuva öğretisi içinde kabul edemediği şey, Şümürz’ün sınıfsal konumu, var olma biçimi, tüm ezilmişliğine ve yok sayılmasına karşın, inatla yanı başında durmaya devam etmesidir. Yükseklere ulaştıkça kaybettiklerine rağmen kendi imparatorluğunu kurmaktan hiçbir koşul altında vazgeçmez. Övgüyle söz ettiği mal varlığı ve mevkii yok olup gitse de, sınıfsal konumunun ayrıcalığını düşünmeden edemez. Oyunun sonunda çıkacak başka kat bulamayan Dupont, çaresizlik içinde bir ayağı pencereden sarkmışken, içeriye hayal meyal karartılar içinde Şümürzler dolar.

Boris Vian, bu oyunla okur zihnine pek çok açık kapı aralıyor. Ama yine de metnin politik bağlamından, Şümürzler’in kim olduğu, neden her şeye rağmen vazgeçmeden ayakta kaldıklarına ilişkin cevaplar bulmak mümkün. Denilebilir ki, kapitalizm, arsız bir ot gibi her yeri sarıp gitse de, tüm yara berelerine rağmen ezilenler de varlıklarını sürdürecek ve sessizce bir köşede dursalar da “diğerleri” için büyük bir tehdit oluşturacaklardır. Ve gün gelecek, ezilenlerin isyanının gürültüsü, “imparatorluk kuranlar”ı kendi imparatorluklarının içinde yok edecektir.

Oyunun toplumsal ağırlığını aktarmakta kısmen başarılı olan Hakan Çimenser, metinde merdivenlerle yukarıya doğru kaçan ailenin durumunu yuvarlak platformdan kopan parçalarla ifade etmeyi tercih etmiş. Giderek küçülen ve eşyasızlaşan platformlar, tekinsizleşen ve yoksunlaşan yaşamı temsil ediyor olsa da, inatla üstlere çıkmaya çalışan burjuvanın çaresiz adımlarını yeterince aktaramıyor. Ailenin endişeli adımlarla kaçtıkları ve tahtalarla örttükleri merdiven metaforu yazık ki es geçilmiş. Sahne üzerindeki Şümürz ise Vian’ın tarifine göre çok daha iyi durumda görülüyor. Paçavraya dönüşmüş giysiler içinde bir battaniyeye sarılı yatan Şümürz, izleyiciye sadece sokaklarda görmeye alışık olduğumuz evsizleri anımsatıyor. Burjuvanın karşısına çıkacak tek büyük tehdit evsizlermiş gibi; öyle ki birileri çıkıp oyunun evsizlerle ilgili olduğunu bile iddia edebilir.

Boris Vian oyunun sonu için çizdiği tabloda, Dupont’a ne olacağına ilişkin soruyu izleyicinin algısına bırakır. Çimenser ise oyun sonunda Dupont’un Şümürz’e ateş etmesini tercih etmiş. Şümürz ölmüyor elbette, aynalı kapının ardından güçlenmiş bir duruşla ona sinsice gülümsüyor ve neyse ki Dupont’un kendisine yönelttiği tabanca patlamıyor. Her ne kadar Vian’ın oyun sonu için öngördüğü, Şümürzler’in odaya doluşup Dupont’u çevrelemesi fikrini daha yaratıcı bulsam da, Celal Kadri Kınoğlu’nun özellikle bu sahnedeki performansıyla açığı bir nebze kapattığını düşünüyorum. Oyunun en etkileyici performansını sergileyen Kınoğlu, neredeyse oyunu tek başına sırtlıyor. Ancak yine de oyuncular arasındaki performatif uyumsuzluk, Kınoğlu’nun kimi zaman “büyük” oynadığını hissettiriyor. Örneğin Zenobya, olan bitenlerin saçmalığının farkında olan tek kişidir ve ailesine isyan eder. Bu anlamda Zenobya rolü önemlidir; ancak sahnede, anlayamadığımız bir nedenle oyuncunun sesini duymak, ne dediğini anlamak özellikle arka sıralardaki izleyiciler için bir hayli zordu ve bu durum kızın isyankar tutumunu zayıflatıyordu.

Oyun, aldığı ödüllerin de hakkını verircesine, sahne tasarımıyla izleyiciyi ilk anda etkilemeyi başarıyor. Karanlık bir sahne içinde yuvarlak, şeffaf ve ışıklı bir platform, platforma kısa bir rampayla bağlanan aynalı bir kapı, tipik bir burjuva evinde görebileceğimiz türden klasik bir büfe, masa, sandalyeler ve hepsinden önemlisi karanlığı kocaman loşluğuyla dolduran bir dolunay. Tasarımın ilk bakışta yarattığı etki, oyun sonunda aynı canlılıkla korunabiliyor mu, orası tartışılabilir. Çünkü tasarım ve reji tercihleri, metni bilen izleyicileri tam olarak tatmin edemiyor; metni bilmeyen izleyici içinse göze hoş ve değişik görünen bir dekor olması dışında fazlaca bir anlam ifade etmiyor. “Oyun absürttü ama” demenin de pek faydası olmuyor bu durumda. Son olarak, ödüllü sahne tasarımındaki dolunay imgesinin pek çok kişinin zihninde yarattığı boşluğa vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü oyundan geriye içinden zincirler çıkan dolunayın ne anlama geldiğini anlayamayan mutsuz bir çoğunluk kaldı.

Yorum


işlemi tamamlayınız: