1959’dan 2011’e Kanuni Kavgası

(Altan Öymen’in son dönemde “Muhteşem Yüzyıl” dizisi etrafında kamuoyunda tartışılan sanat ve tarih tartışmaları üzerine yazdığı yazıyı yayınlıyoruz) 

Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan’la ilgili tartışma yeni değil. Örneklerinden biri, 1959’da, ‘Hürrem Sultan’ adlı tiyatro eserinin sahneye konulması sırasındaydı.

Eser, ünlü tiyatro yazarı Orhan Asena’nındı. 1959’da, önce Devlet Tiyatrosu sanatçılarınca Ankara’da sahneye konulmuştu. Aynı yılın mart ayında, aynı kadro tarafından İstanbul’da oynanmıştı.

Ele aldığı konu, Kanuni’nin ve Hürrem Sultan’ın hayatlarının daha geç bölümüyle ilgiliydi. Kanuni’nin dört oğlundan birinin (Şehzade Mustafa’nın) nasıl öldürüldüğünü anlatıyordu. Asena’nın senaryosuna göre, bunun nedeni, Hürrem Sultan’ın çevirdiği saray entrikalarıydı. Hürrem Sultan, kızı Mihrimah ve damadı Rüstem Paşa ile birlikte, Kanuni’nin ‘halef’ini belirlemek için planlar yapıyordu.

İstediği şey, Kanuni’den sonra oğlu Selim’in hünkâr olmasıydı. Konuyu kızına ve damadına anlatırken bunun bir hayat-memat meselesi olduğunu söylüyordu. Sarayda, o vakte kadar edinilen tecrübeleri hatırlatarak diyordu ki: “Eğer Selim hünkâr olmazsa, taht kavgası çıkmasın diye onu öldürürler. Onun hayatını kurtarmak için Mustafa’nın bertaraf edilmesi gerekir.”

Böyle başlayan senaryo, o yönde devam ediyordu. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi sonucunda tahta Selim’in geçmesinin yolu açılıyordu.

Esere göre, o öldürme olaylarının tüm sorumluluğu Hürrem Sultan’da kalıyordu. Yaşı da ilerlemiş olan Kanuni, Şehzade Mustafa’yı öldürtme kararını istemeye istemeye alıyordu.

Bundan büyük üzüntü duyuyordu. Ama ne yapsın?.. Mesele ‘devletin bütünlüğü’nü korumaktı. Şehzade Mustafa, Kanuni’ye anlatılanlara göre, tahta bir an önce geçmek için hazırlık yapıyordu. Bu, devletin bütünlüğünü tehlikeye düşürebilirdi. Kardeş kavgasına yol açabilirdi.

Kararını verdi. Mustafa, cellatlarca boğularak öldürüldü. 

Beğenen…

Eseri yazan Orhan Asena, bu olup bitenleri dramatik diyaloglarla anlatmıştı. Bunun yankıları geniş oldu.

Eserin, Ankara’da olduğu gibi, İstanbul’da da beğenenleri de vardı, eleştirenleri de… Eleştirenlerin söyleyip yazdıkları, bugünkü filme yönelen eleştirilere benziyordu.

“Hürrem Sultan’ın yazarı Orhan Asena, eserini beğenmeyenlerin az olmayacağını önceden tahmin etmiş gibiydi. Temsillerin başlanmasından daha önce Devlet Tiyatrosu dergisine yazdığı sunuş yazısında, amacının bütün Kanuni devrini anlatmak olmadığını, o devirden sadece bir kesit vermeye çalıştığını vurguluyor ve tarihe ‘bir 20’nci asır insanı gibi’ baktığın ve o gözle ‘gördüklerini yazdığı’nı belirtiyordu. Şöyle diyordu:

“Tarih, tiyatro haline gelirken, tarihliğinden çok şey kaybeder. Biraz sonra eserimi seyredeceklerin bu gerçeği bütün piyes süresince unutmamalarını rica ederim. Bu her zaman böyle yapılagelmiştir. Ben de ele aldığım karakterleri ve vakaları esas çizgilerine dokunmamak şartıyla bir hayli rötüş ettim. Tarihçilerden özür dilerim.”

Asena’nın eserini beğenenler, değerlendirmelerinde, Asena’nın yaklaşımını haklı buluyorlardı.

Metin And şöyle diyordu:
“Oyun, Kanuni Sultan Süleyman’ın tarihteki büyük yerinin yanı sıra, insanca yönleriyle, türlü dolantılar, tutkularla örtülü bir çevredeki dramını yansıtmaktadır.”

Ülkemizdeki oyun yazarlığı üzerine değerli bir kitap yazmış olan Uğur Akıncı’nın görüşü de aynı yönde. Şöyle: “(Asena’nın eserinde) koca bir imparatorluğu yönetme görevini üstlenmiş insanların iç dünyaları da gün ışığına çıkarılır. (…) Kanuni’nin son yıllarında geçen oyun, Osmanlı tahtının bu büyük padişahının tarihsel kişiliğini vermekle yetinmez, onun bir baba ve yaşlı bir insan olarak güçlü ve zayıf yönlerini açığa çıkarmaya çalışır. Kanuni’nin içindeki bu üç ayrı kişiliğin çatışması, oyunun en önemli noktasını oluşturur.”

Akıncı’nın kitabındaki alıntılardan biri de, Özdemir Nutku’dandır. O da diyor ki: “Süleyman’ı yücelten gene onun insan yönü olacaktır. Tüm kusurlarıyla, zaaflarıyla…” 

Beğenmeyen…

Gelelim eleştirilere… Bunların en tipik olanlarından biri, Milliyet’in o zamanki ünlü yazarı Refii Cevat Ulunay’ınkiydi.

Onun ‘Hürrem Sultan’la ilgili uzun yazısından bazı paragrafları alalım:

“‘Hürrem Sultan’da vak’a büyük, fakat piyes gerek mevzuu, gerek şahsiyetleri ve karakterleri belirtmek bakımından zayıftır. (…)

Müellifin: ‘Bana onun insani tarafı lazımdı ve yetiyordu’ dediği cihangir, şair, büyük asker Kanuni Süleyman, Avrupa’yı ikiye bölen Şarkın bu güneş hükümdarı, bu aksırıklı tıksırıklı ihtiyar mıdır? Kanuni öksürürse onun öksürüğünün de top gibi gürlemesi lazımdı. (…)”

Gerçi, senaryoda da belirtildiği gibi, Asena’nın Kanuni’nin yaşamından aldığı kesit, onun yaşlılık dönemine rastlıyordu ve o yaşında öksürüğüyle ‘top gibi gürleme’si kolay değildi. Ama Ulunay, bunu eserin bir zaafı sayıyordu. Şöyle devam ediyordu:

“Mevzuu bir devrin teferruatından –evet o zaman için teferruattan başka bir şey olmayan- bir vakıaya hasretmek tarihten istiane etmek (yardım almak) değildir. Kanuni Süleyman devri, oğlu Selim’i padişah yapmak isteyen bir Valde Sultan’dan, muazzam servet yapmak için uğraşan bir Rüstem Paşa’dan, bütün hüviyeti ‘entrika yardakçılığından’ çıkmayan bir Mihrimah Sultan’dan ibaret değildir. Kanuni güneşinin etrafında onun kadar parlak yıldızlar da vardı.”

‘Zat-ı şâhâne denilir’

Ulunay’ın, eserin dili hakkındaki eleştirileri de şöyleydi:

“Müellif (yazar) –belki yaşının müsaadesizliğinden- saray âdâb ve erkânını bilmediği için bütün şahsiyetleri bir orta halli mütevazi aile yaşayışı şekline koymuştur. (…)

Şehzade, padişaha ‘Baba’ demez, daima ‘Zât-ı-şâhâneleri’ der.”

Refii Cevat Ulunay, eser yazarının “Ben tarihi olaylara 20’nci yüzyıl insanı gözüyle bakıyorum” gerekçesini kabul etmiyordu. Oyuncuların tavır ve konuşmalarının da tarihteki olaylara göre belirlenmesini istiyordu. Gerçi oyunda, 500 yıl önceki saray dilinin kullanılması halinde, o dilin izleyicilerce anlaşılması çok güç olurdu. Ama Ulunay o güçlüğe rağmen, bunu gerekli görüyordu.

Özetle: Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan konusu, bundan 52 yıl önce, gene bir tartışma konusu olmuştu. O tartışmada da uzlaşmaya varılamamıştı. Ama o zaman hiçbir siyasetçi ‘Bu esere ve bunu oynatanlara ihtar verilsin’ diye bir talepte bulunmamıştı.

Ayrıca tiyatroların başında, bugünkü RTÜK anlayışında bir denetleme kurulu yoktu. ‘Hürrem Sultan’ın sahnede kalması, normal süresini tamamlamıştı. Eser ayrıca, Fransızcaya da çevrilmiş ve o dilde okuyanların da ilgisini çekmişti.

‘Muhteşem Yüzyıl’ başarılı bir dizi. O da tartışılıyor ve tartışılacak. Fakat bu tartışmaları siyasi mesele haline getirip gergin bir zemine taşımanın âlemi yok. Hele diziyi yasaklama tehditleri …. Bunlar gülünç oluyor.

Gelelim bugünkü tartışmaya… Konusu malûm, bu defa ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisi. Ama öne sürülen görüşler, 52 yıl önceki tartışmadaki gibi.

‘Muhteşem Yüzyıl’, bir yandan rating rekorları kırdı, bir yandan da, başta Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç olmak üzere, AKP’li siyasetçilerin ve yazarların tepkilerine yol açtı. O tepkilerin sonucu olarak, RTÜK’ten bir de uyarı aldı.

Dizinin iki başkahramanı, Kanuni Sultan Süleyman ve başlangıçta Aleksandra adını taşırken sonra adı ve dini değişen Hürrem Sultan… İlk üç bölümündeki ana konu ikisi arasındaki aşk… Ama o aşka paralel olarak, Osmanlı Devleti’nin 16’ncı yüzyıldaki durumu, gelişmeleri, sorunları da, gene ilginç görüntüler ve diyaloglarla ekrana geliyor… O arada o dönemin saray ahalisinin yaşam biçimi, devlet idaresi metodları, harem hayatı, eğlence gelenekleri de…

Yani, içindekiler, 1959’daki ‘Hürrem Sultan’ oyunundaki gibi, Kanuni döneminin sadece bir kesitiyle ilgili değil. Konusu da Kanuni’nin insani özellikleriyle sınırlı değil.

Ayrıca, belli ki, o dönemin savaşlarına da sıra gelecek ve başladığı bildirilen dış çekimler ile, Kanuni’nin stratejideki üstünlüğü ve kahramanlıkları da gösterilecek.

Ayrıca, Kanuni burada, 52 yıl önce Ulunay’ın eleştirdiği tipte yaşlı ve endişeli bir ihtiyar da değil. Henüz genç… Dizi ilerledikçe yaşı başı ilerlese bile, onu Halit Ergenç oynamaya devam edecek. O da herhalde –adı üstünde- gençliğini birden bire bırakacak bir tip değil. Yani, diziye bu açıdan ‘Kanuni’yi zayıf gösteriyor’ diye bir eleştiri yapılamaz. Hatta bence onu tarihi resimlerinin hiçbirinde görülmemiş bir aktif ve enerjik yapı içinde gösteriyor. 

Akıcı bir film

Ben, televizyon dizilerini, devamlı olarak izleyenlerden değilim. Bu diziyi ise, medyadaki yankılarından sonra merak ettim. Birinci bölümün özetiyle birlikte yayınlanan ikinci bölümünden itibaren ilgiyle seyrediyorum.
Şunu belirteyim: Televizyonun başından ancak, reklamlara geçilince ayrılabiliyorum. Çünkü senaryosu da, yönetimi de, oyuncuları da başarılı… Olaylar akıcı bir şekilde gelişiyor. İnsan onları izlemeye ara vermek istemiyor. 

Tarihi gerçekler ne?

Peki, gelelim, diziye gelen diğer klasik tepkilere… Bugün de 52 yıl öncesindeki görüşler ortaya çıktı. Biri şuydu:
“Dizideki olaylar, tarihi gerçeklere uymuyor.”

Buna verilen cevaplar da 52 yıl önceki gibiydi. Şöyle:

Bu, tarihi gerçeklere tıpatıp uyma iddiasındaki bir ‘belgesel’ değil… Bundan beş yüzyıl önceki tarihi olaylardan ilham alınarak ‘kurgu’lanan bir senaryonun filme çekilmesi…

Dünyanın pek çok ülkesindeki pek çok tarihi kişi ve olay için yapıldığı gibi…

Eski Yunan’dan başlayarak zamanımıza kadar gelelim: Büyük İskender’den Jül Sezar’a, 14’üncü Lui’den Napolyon’a, Mary Stuart’tan Abraham Lincoln’e kadar pek çok liderin yaptıkları ve yaşadıkları, kimbilir kaç defa, bu gibi senaryoların konusu oldu.

Zaten ‘Ben sadece bilinen ve kanıtlanabilen gerçekleri yansıtırım. Gerisine karışmam’ iddiasındaki belgeseller hariç, tarihi roman veya senaryo yazmanın başka çaresi var mı? Yok. Yapılan ve yapılması doğal olan şu:

Belgesellere dayalı, mevcut bilgiler arasındaki boşlukları ‘kurgu’layarak dolduracaksınız… Bunu yaparken, ‘mevcut bilgiler’den faydalanacaksınız ama, onları kendi anlayışınıza göre yorumlayacaksınız… Ortaya, başından sonuna devamlılığı ve tutarlılığı olan sürükleyici bir roman ve/veya film çıkacak ki, insanlar ilgiyle izleyebilsin…

Tabii, romanınızı veya senaryonuzu izleyenler de bunu ona göre değerlendirecekler… Beğenenler olacak, beğenmeyenler olacak… Ama eğer demokratik bir ülkede isek, o roman ve senaryoyu, ‘Benim görüşüme uymuyor’ diye yasaklatmak isteyen siyasetçiler ortaya çıkmayacak.

Ünlü isimlerle ve olaylarla ilgili hikâye, roman veya senaryo yazmanın ve onları izlemenin kuralı bu… 

Sezar öyle mi dedi?

Kaldı ki, eski zamanlara ait o senaryolardan hangisindeki gerçeklerin payı, yüzde 100 oranındadır?

Sezar’ın Roma’da Kapıtol’ün önünde nasıl bıçaklandığının fotoğrafları mı var ki, Shakespeare o vak’ayı sahneye aktarırken, olayı ‘aslına tamamen uygun’ olarak canlandırabilmiş olsun… Ve o zamanki sesler kaydedilebiliyor muydu ki, Sezar’ın Brütüs’e aynen “Sen de mi Brütüs, öyleyse yıkıl Sezar” dediği, belgelenebilmiş olsun?..

O sahneyi, Shakespeare, Roma İmparatorluğu’ndan kendi yazdığı zamana kadar ulaşan anlatımlardan ve/veya efsanelerden ilham alarak kurgulamıştır.

Napolyon’un Kontes Walewska ile olan ilişkisini sinemaya aktaran senaristler de, herhalde ikisi arasındaki diyalogları, tanık beyanlarına dayanarak yazmadılar. Zaten o diyaloglar kapalı kapıların arkasındaydı. Ve kapalı yerlerdeki konuşmaları dinleme teknolojisinin o aşamaya gelmesi için, en az bir buçuk yüzyıllık zaman geçmesi gerekecekti.
‘Maria Walewska’ filminin senaristleri de tabii, o zamanın olaylarını, olgularını, verilerini, söylentilerini kendilerine göre yorumlayarak bir kurgu meydana getirdiler. Ortaya ilgiyle izlenen bir film çıktı…

Onun gibi, Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan arasındaki ‘ikili’ sahnelerin gerçekte nasıl geçtiğini, gerçeğe tıpa tıp uygun olarak saptamanın da çaresi yok…

Film üzerinde yapılan televizyon programlarından birinde bir tartışmacı, Osmanlı döneminde kadın-erkek ilişkilerindeki yaklaşımların, (o arada öpüşmelerin) filmdeki gibi olamayacağını, o zamanki geleneklerin başka türlü olduğunu söyledi. O sonuca nasıl varmıştı, anlayamadım. Ama, onun dediğinin de, doğru olduğunu varsaysak bile, ne tanığı var, ne belgesi… Onları da artık senaristler belirleyecek. Hangisinin gerçeğe daha yakın olduğuna da izleyenler karar verecek.

Özetle: ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisiyle ilgili bugünkü tartışmalar devam ediyor, edecek… Fakat bunları yeni bir siyasi mesele haline getirip, bundan yarım yüzyıl öncesinden de daha gergin bir zemine taşımak, üstelik yeni bir yasaklama tehdidi altında tutmak, hem üzücü oluyor, hem de gülünç…

Bu gibi tarihi diziler, birbirlerinden farklı yorumlarıyla, izleyenleri tarihi olayları tartışıp gerçekleri aramaya teşvik edebilirler. Bu açıdan da faydalıdırlar. Ama asıl işlevleri, insanlara hoşça vakit geçirmektir.

Bunlar üzerindeki tartışmaları o çerçevede değerlendirmek, daha isabetlidir. Bir faydaları daha vardır. Ona da bir başka yazıda değineceğim.

Radikal