Diyarbakır Devlet Tiyatrosu ile Mutluluğu Yaşamak

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Nedim Saban

Hayatımın en güzel günlerinden birini Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nun başarıyla oynadığı Ölümü Yaşamak oyununu izlerken yaşadım.

Bir Cumartesi günümü Diyarbakırlı meslektaşlarıma ayırmayı görev bildim, çünkü Van’dan Trabzon’a, Sivas’tan Erzurum’a kadar uzanan turnelerde onların tiyatro sevdasıyla ne kadar düzeyli işlere imza attığına ve Anadolu’da tiyatro meşalesinin sönmemesi için nelere direndiklerine tanık olmuştum.

Tamer Levent, Işıl Kasapoğlu gibi usta yönetmenler, “Muhsin Ertuğrul”un tiyatro sevdasını Anadolu’da yayabilmek için savaş vermekte, sürekli olarak bölge tiyatrolarında oyunlar yönetmekte. Kıskanılacak bir durum! Öte yandan, bölge tiyatrolarında yüzlerce genç bazen Ankara, İstanbul’a tayin olmayı bekliyor, bazılarının derdi dizi-film piyasasına girmek olabilir belki; hayatın acımasızlığını bildiğim için, onlara da kızmıyorum…

Son yıllarda Ankara’dan koca koca oyuncular bile kâh emekliye ayrılarak, kâh oyunlardan aflarını isteyerek, kâh İstanbul’a tayin ederek “piyasaya girdi”. Eğitime yıllarını ayıran, bölge tiyatrolarında matine/suarelerde, çocuk oyunlarında, turnelerde direnen bölge sanatçıları, boş zamanlarında üç kuruş ek para kazanabilmek varken, bazen hiç tiyatroya gitmeyen bölge halkının günlük hayattaki gereksiz direnişlerine maruz kalmakta. Ev sahibiyle didişen, çocuğunun okulunda dışlanan pek çok meslektaşımız var! Öte yandan İstanbul’daki abileri, tuhaf bir aymazlık içinde. Zaten sahne sayısı kısıtlı, oyuncu sayısı dersen maşallahımız var. Oyun oynayamayacak durumdaysan, dizi-film çalışmaların yoğunluktaysa, bölgede cefa çeken meslektaşlarını düşün, ya ücretsiz izin al, ya emekliye ayrıl, gençlerin önünü aç!

Bizi İstanbul’da, 5 yıl arka arkaya 64,5 yaşında “umut vaat eden genç kız” oyuncu izlemekten azad et, bölgede de anne ile kızın arasında 3 yaş olması gibi saçmalıklardan kurtar!

Suna Selen gibi bir virtüöz yıllarını Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda geçirdi… Defne Yalnız Antalya kadrosundaydı. Bölgelerin de bu tarz büyük oyunculara ihtiyacı var.

İstanbul’a gelir gelmez ayağının tozuyla tüm ödülleri alan Reha Özcan ile bir röportaj okudum geçen gün. Yıllar önce dizi teklifi aldığı bir sabah, Antalya Devlet Tiyatrosu’ndan arkadaşları kendisini kadroya çağırmış ve kanında tiyatro olduğu için oraya gitmiş. Belki bu kararı vermese, onlarca dizide oynayanlardan biri olacaktı ama bölgede edindiği deneyim sayesinde o, artık Türk Tiyatrosu’nun vazgeçilmezleri arasında yer alıyor!

Devlet Tiyatrosu’nun kapatılması gibi saçma sapan tartışmalar yerine, bölgedeki bu pırıl pırıl yeteneklerin kısa süreli kontratlarla da olsa İstanbul, Ankara’ya kaydırılması, İstanbul’da sahneye çıkmak isteyen ama bu fırsatı bulamayan ustaların bölgelerde konuk olarak rol aldıkları zaman hak ettikleri maddi koşullarda yıllık olarak bölgelerde ağırlanmasından söz etmeliyiz.

Unutmayalım Amerikan Tiyatrosu tıkandığı zaman, gerek oyun yazarları, gerek oyuncular Guthrie Tiyatrosu, American Repertory Tiyatrosu, Yale Repertory Tiyatrosu, Arena Stage, Steppenwolf Tiyatrosu gibi yapılandı, çağdaş tiyatroya yön veren oyunların çoğu burada yazıldı.

Şimdi gelelim Ölümü Yaşamak’a. oyun başladığında yukarıda saydığım oyuncu sorunu nedeniyle anne ile kızın neredeyse aynı yaşta olması ürküttü beni! Yurdaer Okur, Filiz Kılıç, Özlem Gür, Ebru Nil Aydın, Şirvan Binici, Ali Çelik, Uğur Çınar, Murat Bölük, Sinem Bilgin, Sinel Beşer, Ercan Kılıçarslan, Sadi Soysal’dan oluşan kadro, bence Türkiye’nin Shakespeare’i olan Orhan Asena’nın metnini öyle güzel dillendirdi ki, hayatımın en mutlu anlarını yaşadım.

Tamer Levent’in rejisinin en çarpıcı yanı oyunu “medyada ilgi odağı haline getiren” Kürtçe öğeler değildi bence. Dengbejlik, yöresel kültürde enstrümansız destansı anlatım demekmiş, Kürt kültürünün sözlü geleneğinde kan davasının böyle anlatılması dramaturjik olarak da doğru olabilir belki ancak şu dönemde yer yer şiddetle ilişkilendirilmesi beni kişisel olarak itti…

Levent’in rejisindeki yabancılaştırma öğesi olarak yer alan radyo ve televizyondaki haberlerde doğuyla batının birbirinden bu derece kopuk olması ise dahiyane bir buluş!

Elalem uzaya giderken, kan davasının konuşulduğu bir toprakta yaşadığım için kendimi hem sorunlu, hem sorumlu hissettim. Ancak en önemlisi, oyun Devlet Tiyatrosu tarafından oynandığı halde doğuya batıdan bakmıyor. Bu anlamda delisacma.blogspot.com’da yazan genç arkadaşıma katılmıyorum.

Bir sabah Kars’ta yollar kapanmış, Ankara günlük güneşlik. Televizyon sunucusu “evvvet sayın seyirciler bugün mevsim normallerinin üzerinde bir hava deyince”, Kars’ta at sırtında çocuğunu okula yetiştirmeye çalışan amcanın kontağı atmış haliyle… O günden bu yana da sanırsam o kızgın amcanın yanına pek kimseler uğramamış… İşte Diyarbakır’da, Van’da yetkin yönetmenlerin, böyle usta oyuncularla, bu toprakların yetiştirdiği en önemli yazarlara can vermesini bunun için önemsiyorum.

O gün onları kırık bacağıyla izlemeye gelen tiyatrocu ablam Aysan Sümercan, Emel Göksu, sevgili eleştirmen Seçkin Selvi’ye de bu topraklarda tiyatro yapanları önemsedikleri için teşekkürü borç biliyorum.

Birgün

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Nedim Saban

2 yorum

  1. ali beyat Tarih:

    sayın hocam,yazınızı zevkle okudum.diyarbakır dt nin kurulduğu yıllarda orada öğrenci olarak üniversite okuyordum.ilk yıllarını değilse de hemen sonrasının canlı tanığıyım.o dönemki kadroda:ahmet mümtaz taylan,bülent emin yarar,hakan boyav,saydam yeniay,sedat savtakgibi çok beğendiğim oyuncular (adını şu an hatırlayamadıklarımdan gerçekten özür diliyorum)vardı.şu an tüm ülke tanıyor onları.gürol tonbul md.lüğünde muhteşem rejilerle,harika oyunculuklarla kapalı gişe oynuyorlar ve diyarbakırda yaşayanlardan çok olumlu tepkiler alıyorlardı.ayrıca muhsin ertuğrul üstadın bölge tiyatroları kavramı beni çok etkiledi.okuldan yaşadığım şehir olan izmire döndüğümde daha önceki tiyatro geçmişime de güvenerek izmir bölge tiyatrosunu 1993 de kurdum.bir çok batışlar yaşamama rağmen hala sürdürüyorum.ve ülkemin her yerinde sadece devlet tiyatrosu tarafından değil tiyatrom gibi özel tiyatrolar tarafından da bölge tiyatrolarının kurulmasını ve sürdürülmesini de diliyorum.yazınız okuyunca bunları paylaşmak istedim zamanınızı aldım,özür dilerim.bence ülkenin en önemli tiyatro kurumlarında biri olan tiyatrokare nin çalışmalarında size kolaylıklar dilerim.oyununuz çok,salonlarınız dolu,alkışınız bol,ömrünüz daim olsun.saygı ve sevgilerimle…

  2. Ferad Amed Tarih:

    Selamlar;
    Sevgili Dr. Stress, oyunu çok beğenmişsiniz ama sanırım siz oyundaki 2-3 Kürtçe ögeye, Bablekan oynanması gereken yerde, “Ez Xelef im” müziği ile oynanan zeybeğe vb vb bir çok saçmalığa tav olmuşsunuz. Oyunu 3 kez izledim, gözlemledim o yüzden bir tiyatrosever olarak ciddi bir yorumda bulunabilirim sanırım.
    Oyun tekstinde, finalde barış vardır oysa T.Levent’in rejisinde barış karartılmıştır. Dekor kesinlikle İç Anadolu, Karadeniz ya da Akdenizdir ama (oyunda özellikle Diyarbekir’e mahkemeye cümlesi geçtiği için) kesinlikle G.Doğu değildir. Ayrıca absürttür de. Çünkü tahta evin üzerinde sıvaları dökülmüş taş duvar olamaz… Hele hele toprak damın üstünde kahve hiç olamaz.
    Oyunda bazı klişelere sığınılmıştır. Bölgede 15 yaşındaki çocuk da silah taşırken, oyunda kan davalı köy ağası olan Mustafa öcünü almaya giderken “klişe” bir şekilde annesi silahı bohçadan çıkarıp verir…
    Saklanması gereken oyunun kahramanı, elindeki fenerle meydanın ortasında durur ve üzerine daha 3-4 fener çevriliyken kanlısını bekleyen adam rolü oynar.
    Saçma sapan bir şekilde hiç karşılığı olmayan Kürtçe replikler köyün yaşlıları tarafından terastaki kahveden atılır ama aldıkları yanıt çok düzgün bir ağızla Türkçe’dir.
    Yönetmen maalesef bölgedeki değişimi görememiş, yorumlayamamıştır, TV’deki gelişmeler aslında doğu-batı farkını değil, yönetmenin kafasındaki doğu-batı ayrımını belirtiyor. Bugün gelişen Kürt Mücadelesi ile birlikte kadın daha özgür ve örgütlüdür, yönetmen bu ayrımı 80’lerde yapsaydı haklı olurdu ama 2010-11 için geç kalınmış bir ironi.
    Oyuncuların oynamakta zorlandığı bir yükselti biçimiyle dekor karmaşası yaratılmış oyunda…
    Hiç bir Kürt evinin önünde yüklük bulunmaz, yüklükler kesinlikle iyi örtünür ve yatakların görünmesi ayıp sayılır; bulunsa da örtülü olur, o denli renkli yatak-yorganın olduğu bir zengin evinde evin biricik oğlu çıkıp evin önünde yere uzanmaz, uyumaz, eşi gelip sırtına bir yastık, altına bir döşek serer, oysa oyunda bunların hiçbirini göremedik…
    Diksiyonu düzgün oyuncuların konuşmaları kırarken çokça İç Anadolu şivesi kullanmaları
    köylü kadınların topuksuz da olsa kundura giymeleri…
    Reji oyunu anlamsızlaştırma ve Kürtlerin, dünya uzaya giderken hep aynı aptallıkta yaşadıkları varsayılarak kurgulanmış ama kurulamamıştı??
    Şimdi de T. Levent Gılgameşî sahneye koyuyormuş Diyarbakır’da, hazır olun, belki bu kez içinden kara murat çıkar… Tanrıları da insanları da dize getirir.

Yanıtla