‘Her Çocuğa Kendini Gerçekleştirme Hakkı Tanınmalı’

Televizyon tarihimizin seyirciyi tam kalbinden yakalayan sayılı dizilerinden biri olan ‘Canım Ailem’le tanıdık Sezgi Mengi’yi. O dizide canlandırdığı ‘Yiğit’ karakteriyle, kısa sürede ailemizden biri haline geldi. 26 yaşındaki Mengi, şimdilerde yiğitliğini er meydanında sergiliyor.

Genç oyuncunun ‘Stop The Tempo’ ile başlayan tiyatro yolculuğu, ‘Tilt’ ile devam etti. Ve ardından, sahneye koyduğu birbirinden başarılı prodüksiyonlarla tiyatromuza ruh katan Tiyatro Sıfırnoktaiki’nin ‘Limonata’ adlı yeni oyunu geldi. Sami Berat Marçalı’nın yazdığı, Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yönettiği oyunda, demans hastası bir anne ve ailesinin öyküsü üzerinden; geleneksel aile yapısının insanları nasıl kendilerini gerçekleştirmekten alıkoyduğu, ötekileştir-menin ve faşizmin ailede başladığı, birey ve toplum olarak ne çok gerçeğin üzerini örttüğümüz gözler önüne seriliyor.

‘LİMONATA’ ZAMANI!
Proje danışmanlığını İpek Bilgin’in üstlendiği oyunda Mengi’nin yanı sıra Deniz Türkali, Banu Çiçek Barutçugil, Tevfik Şahin, Barış Göne-nen ve Heves Duygu rol alıyor. Sahnede alkışlamaya, bu söyleşi sırasında ise konuşmaya doyamadığım Mengi’nin asıl yiğitliği er meydanında ortaya çıkıyor! Öteki oyunlarını da izlemiş biri olarak, onu tiyatro sahnesinde, hem de ‘Limonata’ gibi etkileyici bir oyunda izleme fırsatını kaçırmamanızı öneriyor ve sözü mesleğinden bahsederken gözünde beliren ışığı kaybetmemesini dilediğim Sezgi’ye bırakıyorum…

‘Limonata’ sezonun iyi oyunlarından biri…
Evet; Sıfırnoktaiki’ye dahil olmayı çok istiyordum; nihayet oldu! Oyunun metni, bana bu işin içinde olmam gerektiğini hissettirdi. Kadro da çok güzel! Prova süreci benim için bir etüt çalışması oldu. Özellikle Deniz Abla ile (Türkali) birlikte çalışmak çok keyifliydi. Kendisi açık fikirli, gençlere saygılı biri! Proje danışmanımız İpek Bilgin de öyle! Keşke herkes onlarla çalışabilse…

Oyun, demanslı bir anne ve ailesi üzerinden, toplum olarak başta aile baskısı olmak üzere ne çok şeyin üzerini örttüğümüzü gösteriyor. Bilinçli demans halindeyiz çoğumuz…

Evet! Oyundaki anne, demans hastası olduğunun farkında. Kocası onu terk etmiş, büyük oğlu Ege askerde bacaklarını kaybetmiş bir eşcinsel. Benim canlandırdığım küçük oğlu Melih ise sevdiği kızın peşinden Fransa’ya gitmiş. Anne bunları reddetmek için hastalığını bilinçli olarak kullanıyor. Her şeyin farkında ama kendine başka bir gerçeklik yaratıp onun içinde yaşıyor. Günümüzde bu görüp de görmezden gelme hali her yerde! Oyundaki anne toplumda çok yaygın olan bu görmezden gelme halinin en uç örneği!

AİLE KURBANIYIZ!

Melih, oyunun en cesuru! Kendini gerçekleştirmekten korkmuyor, bedeli ne olursa olsun hayallerinin peşinden gidiyor. Kendisini ailesini bir arada tutmaya adayıp hayatı ıskalayan ablası Müge ona hesap sormaya kalktığında, “Sen kimsin ki?” diyebiliyor…

Müge, geçmişe tutunarak ailesini birleştirmeye çalışıyor ama olmuyor. Geleneksel aile yapısına saplanmanın bedeli bu! Kimse kimseyi zorla yanında tutamaz; bunu kabul etmek şart! İnsanın en yakınına “Sen kimsin?” diye sormasından daha acı bir şey yok! Bunu değiştirebilsek, herkes çocuğuna kendini gerçekleştirme fırsatını verse; her şey başka olur bu ülkede! Bence, faşizm ailenin baskısıyla başlıyor, aileyi o noktaya getiren de sistem! Toplum baskısından dolayı insanlar sevmeden evleniyor ya da artık birbirlerinisevmeseler de evli kalıyor. Bu durumun hırsını da çocuklarından çıkarıyorlar. Bunu yapanlar da kendi ailelerinin kurbanı! Bu bir kısırdöngü ama ben bu halkanın patlayacağına, bir şeylerin daha güzel olacağına inanıyorum. Bu inancı kaybetmemek çok önemli! İnandığın şeyle ilgili farkın-dalığın artıyor ve bu, insanı büyüten bir durum. İnsanın ölümü inancını kaybettiği anda başlıyor.

Aşk uğruna Melih gibi her şeyi arkanda bırakıp meçhule gidebilir misin sen de?

Ben özgürlükçü biriyim. Klasik aile yapısı insanın özgürlüğünü kısıtlıyor. “Evleneceksin, çocuk yapacaksın” diye akan bir orta sınıf ahlakı var ve klasik aile yapısı o ahlaktan besleniyor. Ben, orta sınıf ahlakını çok ikiyüzlü buluyorum; bana göre insanların sistem uğruna kendilerinden vazgeçmeleri anlamına geliyor. Bu yüzden orta sınıf ahlakının söyledikleri beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Benim öncelikli hedefim; mutlu ve huzurlu olmak. Şu anda sadece keyif alacağım şekilde yaşamak istiyorum. Kendimi herhangi bir şeye şartlamak istemiyorum. Eğer canım isterse birinin peşinden giderim, sadece canım isterse evlenirim!

OYUNCULUK DON KİŞOT’LUK!

Seni sahnede izledikten sonra, bazı oyuncuları sadece dizilerde ya da filmlerden takip edenlerin ne kadar çok şey kaçırdıklarından yine emin oldum…

Teşekkürler! Ben tiyatroyu çok seviyorum. Tiyatronun hayata karşı anarşist bir duruşu var! İnsanlara hayatın içinde başka bir hayat sunuyor. Sahnelenen oyunun içeriği de sistemle ilgili bir önermeyse muhteşem oluyor. Oyunculuk üzerinden yaratıcılığı anlatan bir belgesel izlemiştim. Jane Fonda o belgeselde sinemadan bahsederken, “Oyunculara büyük paralar veriliyor. Sonra da bütün set karşımıza geçip, ‘Bakalım o paranın hakkını verebilecek misin’ diye bakıyor. Biz de yeldeğirmenini düşman olarak değil, düşmanı yeldeğirmeni olarak görmek zorunda olan Don Kişot’lara dönüşüyoruz” diyordu. Oyunculuk zor bir iş, bir nevi Don Kişot’luk! Ben bu Don Kişot’luğa çok saygı duyuyorum. Eğer oyuncuysan, karşına çıkan engel yeldeğirmeni de olsa kılıcını sallayacaksın. Bir noktaya varmak kadar, o noktaya varmak için çabalamak da değerli!

Habertürk

Yorum


işlemi tamamlayınız: