Hayatı Değiştirecek Bir Oyun Aranıyor!

Ahmet Önel

Yakın zamanlara kadar geçerli bir söylemdi, hatırlayacaksınız. Bir roman okuyacak ve hayatınız değişecekti. Sözcüklerin yardımıyla imgelemin “hareket komutu” aldığı bir durumdur bu. Düş gücü odacıklarında küçük bir sarsıntı yaşanır ve arkası kendiliğinden gelir.

Aslında yaşanan şey kitapla okuru arasında kendiliğinden gelişen sessiz bir anlaşmanın sonucudur. Koşulları giderek ağırlaşan hayata kısık sesli de olsa bir baş kaldırma, bir kafa tutma durumudur bu. Sonunda kendi iç sularınızda gerçekleşen bu hareketlenme olaylara ve kişilere bakışınızı elbette değiştirecektir. Çünkü siz buna hazırsınızdır ve daha da güzeli, kitabın “kudreti” bunu sağlamaya zaten yeterlidir. Yazının safiyetine, içtenliğine ve önerdiklerine sessiz sedasız katılma diye de açıklamak mümkün elbette. Sonuç olarak, bir kitap okursunuz ve zaten değişmeye hazır bir biçimde elinde bavuluyla kapıda beklemekte olan saklı kimliğiniz, yeni bir coğrafyada yeni bir yolculuk başlatır.

Bu serencamı sanatın gücüyle de açıklayabiliriz aslında.. Görmek, izlemek, okumak, katılmak, yeniden yorumlamak, tartışmak ve değişmek… insan olmanın güzel ayrıcalıklarından bir kaçı değil mi? İnsanoğlu yazıdaki bu tılsımlı, dahası kıskanılabilir havaya sanat evrenindeki diğer gezegenlerde de rastlayabileceğini düşlemek istiyor. Tiyatronun, bünyesinde böylesi bir gizil güç barındırmadığını söyleyebilir miyiz sanki? Ortak duyguda buluşma anlarının tuhaf kimyasını ortaya çıkaran bir laboratuarıdır tiyatro. İnsanoğlu dünyanın bu en yaşlı sanatı aracılığıyla aşkın, nefretin, soylu davranışın, korkaklığın, kahramanlığın, onurun ve elbette onursuzluğun yetkin ve çarpıcı tanımlarına dünden bu güne sürekli kulak kabartmıştır. “Olmanın ya da olmamanın” ikileminde kendisini masaya yatırmış ve “kimim ben” diye ısrarla sormaktan geri durmamıştır. Bu ve benzeri varoluşsal soruları tespih taneleri gibi ardı ardına sıralamış ve izlediği oyunlardan her zaman için değişerek çıkmıştır.

Kitaplarla tiyatroyu buluşturan sihirli sözcük “sözcüğün” ta kendisi aslında. Başlangıçta o vardı çünkü. İnsan sözü evcilleştirdi, yoğurdu, biçimlendirdi ve bir daha bir daha yineledi. Gök kubbe altında yeni bir öykü anlatmak, bu güne değin aktarılmış nice güzelim öykülere el değmemişini katmak mümkün değil belki ama, asıl maharet yine o öyküyü ustalıkla ve “inandırıcı” bir biçimde servis etme yetisine gelip dayanmıyor mu acaba?

Olay çıkaran, dahası gürültü koparan yeni romanlarda bu ustalığın ipuçlarına sıklıkla rastlıyoruz. İnsanoğlu “ikna olmak” istiyor ve sözün ehilleri bunu hakkıyla yerine getiriyorlar. Ne ki sahnelerde de olmasını beklediğimiz inandırıcılık, “ikna etme” gücü giderek hız kesiyor sanki. Büyüsünü yitiren bir şeyler var ve bunun öncülüğünü aslında inanç yitimi yapıyor. Sahnede patlayan tok bir sesin salona yansımadığını fark edip üzülüyorsunuz. Salon ise, zaten eski bir alışkanlığı ısrarla yineleyenlerin son bir gayretiyle ayakta duruyor!

Çelişkiler barındıran bir durum bu. Yazdıklarımı yalanlayan farklı düşüncelerin beni huzursuz etmesini diliyorum bu noktada. Sanatla, yani estetik bir dil, farklı bir söylemle buluşmayı seçmiş insanların yazarıyla, yönetmeniyle ve elbette oyuncusuyla böyle bir sorun yaşamadıklarını düşünmek istiyorum. Çünkü başkalarının “estetik zeminini çalkalamakla” görevlendirilmiş kişilerin yaptıkları işe sonuna kadar sarılmaları, dahası ona sahip çıkıp geleceğe doğru taşımaları gerektiğine inanıyorum. Kendini geliştirmeyen, çoğaltmayan bir sanatçının yeni, büyük ve değiştirip dönüştüren bir cümlesi olamaz çünkü.

İnancın hemen arkasına takılmayı bekleyen “heyecan katarı” ise çoktan hangara çekileceği günü bekliyor. Coşkunun, yenilenmenin, arzu ve parıltının boşalan odacıklarını dolduran yeni ev sahipleri mutlaka olmalı. Günün genel geçer değerleri ile açıklamak fazla kolaycılık olacak belki ama, akla zarar bu tespitlerden hangimiz kendimizi uzak tutabiliriz ki?

Tiyatroyla ilgili kimi atak, mesnetsiz, kendinden menkul eleştirel söylemlere davetiye çıkaran bu durum, önemli bir “eksikliği” sinesinde barındırıyor belki de. Ciddi bir özeleştirinin tam sırası olduğunu söylemek fazla mı olur? Şu meşhur küreselleşme, dibe vuruncaya değin daha pek çok şeyi süpürüp götürecek anlaşılan. Trolle balık avlamaktan farksız bir durumla karşı karşıyayız. Büyük cümleler önerilirken arada çok sayıda küçük ama bir o kadar gizemli, doğru ve büyülü cümleler de kayboluyor ne yazık ki.

Tiyatro insanını beden olarak, duygu ve düşünce olarak sahneden hızla uzaklaştıran “tehlike” ne olabilir peki? Ürkütücü bir soru bu. Kuru bir düşünce yazısının ötesinde, savlı cümlesi olan bir oyunla yanıtlamak isterdim bu soruyu.

Yine de, öncelikle bir yazar olarak kaygı duymamak elde değil. İyi de, böylesi bir oyun “iş yapmazsa” fatura kime kesilir acaba? Herkesi “göbekten” bağlayan temel sorun bir kez daha vizyonda işte! Genel geçer değerler olarak nitelendirebileceğimiz ün ve para benzeri göstergeleri bu nedenle bir de biz yinelemeyelim! Oyuncuyu sahneden ekrana kaçıran ve bu süreçte yine onu toplumsal ya da sanatsal herhangi bir sorumluluk maddesiyle burun buruna getirmeyen yeni değerleri kabullenmekle yetinelim. ( Aksi halde bu yazı birkaç paragraf sonrasında kendisini imha edebilir!)

Sonuç olarak, “bir oyun izledim ve hayatım değişti” diyebilecek seyircinin hâlâ gişenin önünde sıraya girmeye hazır olduğuna inanmaktan yanayım. Belki de bir büyük molanın içindeyiz şu günlerde. Söylenen nice içi boş cümlenin bir balona dönüşüp gökyüzüne doğru hızla uzaklaştığını hep birlikte izlemek istiyoruz.

Önce büyük bir patlama. Ardından ikinci zil!

Evet, “değişim” sürüyor. Sanatın o değiştirici büyük cümlesi de.

Yorum


işlemi tamamlayınız: