StüdyoCer / Mojo

Domus Sanat Çiftliği Eleştiri ve Dramaturgi Grubu’ndan
Şâmil Yılmaz

Erdal Beşikçioğlu’nun sanat yönetmenliğini yaptığı StüdyoCer’in Hayvan Çiftliği’nden sonraki ikinci oyunu olan Mojo, Londra’nın gece hayatıyla ünlü semti Soho’nun karanlık yüzünü anlatıyor. Hızlı bir özet geçeyim: Atlantic barın sahibi Ezra, Atlantic’in ve tüm Soho’nun yükselen yıldızı olan 17 yaşındaki Parlak Johnny’ye –her iki anlamda da- sahip olmak isteyen başka bir bar sahibi tarafından öldürülür. Sonrasında ise Ezra’nın oğlu Bebe, barın ağır ağbilerinden Mickey, barmen Potts, ayak işlerine koşturulan Sıska ve annesinin haplarını çalıp arkadaşlarıyla paylaşan Şekerci arasında gelişen olayların tam ortasına düşeriz. Mojo, gece hayatı; daha doğrusu gece hayatını yönlendiren karanlık dinamikler üzerine bir oyun. Hiç değilse insanda bu amaçla yazılıp sahnelendiği gibi bir duygu bırakıyor. İki perdelik oyun boyunca, sözel ve fiziksel şiddet, uyuşturucu, cinayet, eş/cinsellik, ensest ve benzeri temaların birbirini izlediğine tanık oluyoruz.

Muhtemelen tüm bu yığılmadan murad edilen ahlaki ve toplumsal yüzleşme, eğlence hayatının parıltısı altında saklanan yozlaşmayı gördüğümüzde gerçekleşecek olan şok etkisinde kayıtlı.  Fakat ne yazık ki işlemiyor…

Mojo, tüm kötü çağrışımlarını alıkoyarak söylüyorum, bir sahne şovuna dönüştürülmüş. Oyun neredeyse ilk anından itibaren hikâyenin alttan alta taşıdığı karanlığı kemirip tüketmeye başlıyor. Zaten kendi başına kötü bir metin olan Mojo, “in-yer-face”e özgü tüm anlatım araçlarının –küfür, şiddet, cinsellik v.b.- sonuna kadar kullanıldığı değil de ‘sömürüldüğü’ bir dünya kurmuş. Küfrün artık karanlık bir dünyanın yırtıcı işareti olmaktan çıkıp içinin boşaldığı, şiddetin ise bir yüzleşmeden çok gösteriye dönüştüğü oyunda, hiçbir şeye içerden bir yerden yakalanmıyorsunuz. Bir iki irkilip sandalyemizde huzursuzca kıpırdandıktan sonra, küfrün kendisinden daha derin ve sert bir bağlam tarafından tehdit edilmediğimizi anlayıp gevşiyoruz. Bundan sonra da bel altına inen neredeyse her cümlede oturduğumuz yerde edeplice kıkırdayıp yaptığı şeyin yüzeysel etkisine fazla kapılmış olan sahneyle kurlaşmaya başlıyoruz.

Şuna dikkat etmek lazım galiba: Küfrün salt dilsel bir şok olmaktan çıkıp o şoku da koruyarak daha büyük bir etki yaratmadığı her anda, Levent Kırca’nın sansür gereği yarısı yutulmuş küfürlerine gülmekle biraz daha cilalı ve “cool” bir dünyanın çıplak küfürlerine gülmek arasında pek bir fark kalmaz. Her ikisinde de altında seyircinin naif boşluklarıyla oynayan evcil –ve hesapçı- bir kurlaşma güdüsü vardır.

Oyun, yüzeydeki iddiasına rağmen yeraltına özgü dilsel ve fiziksel, fakat hepsinden de öte ahlaksal şiddetin yarattığı cehenneme doğru çekemiyor bizi. Bu tarafıyla tüm hırçınlığına karşın kafesin ardındaki aslan gibi bir şey Mojo. Seyirlik hale getirilmiş tehlikeli bir yaratığı izleyen çocuklar gibi bakıyoruz o dünyaya. Biraz irkilsek de sahneyi çoğu zaman merak ve ilgiyle izliyor, fakat hiçbir biçimde ‘yaralanmıyoruz’.

Ama oyunculukları –genelde- seveceksiniz. Özellikle Ali Yoğurtçuoğlu, sahne sempatisi denen şeyin numunelik örneği gibi geziniyor sahnede. Bazen karakterin verdiği oyun imkanlarının sınırlarını fazla zorlayıp kendi boşluğuna düşme tehlikesi taşısa da, o sınırla iyi oynamış. Sıska’yı oynayan Berkan Şal ise, biraz tedirgin ve sinsi bir ruh hali taşıyan karakterini sınırlı fakat iyi seçilmiş bir iki jestle güzel ayaklandırmış. Sıska’nın nerdeyse tüm varoluşu, oyuncunun sürekli olarak ileri geri hareket eden kaypak/karasız bedeninin ritminde görünür kılınıyor. Bazen küçük seçimlerin bile etkileyici sonuçlar doğurabileceğinin güzel bir kanıtı Sıska. İnanç Konukçu, Ferhat Doruk Nalbantoğlu ve Engin Öztürk’se, Yoğurtçuoğlu ve Şal’ın ‘teatral’ zenginliğine sahip olmasalar da tutarlı bir çizgi tutturmuşlar. Oyuncular arasında ritmi genele uymayan bir Nusret Şener var gibi görünüyor. Şener’in sahnedeki varlığı çoğu zaman yanlış bir oyunda olduğu ve aslında Mojo’da olmayan bir karakteri canlandırdığı duygusu veriyor insana. Bazı oyuncular bazı rollerde olmaz, Şener ve Mickey karakteri tam da böylesi bir ‘olmayış’ örneği.

Sonuç: Ankara tiyatro yaşantısı kısır bir şehir, Devlet Tiyatrosu’nun çoğu zaman iç kıyan oyunları dışında ne bulunsa gidip izlemek lazım…

“Mojo”

Mekân: Cermodern

Yazar: Jez Butterworth

Yönetmen: İlham Yazar

Oyuncular: Ali Yoğurtcuoğlu, İnanç Konukçu, Berkan Şal

Tarih: 18-19 Şubat, 24-31 Mart

Saat: 20:30

Adres: Altınsoy Cad. No:3. Sıhhıye/Ankara

Tel: 0312 310 00 00

www.cermodern.org



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: