Tülin Özen: Yalan Söyleyemem Çünkü Masal Anlatıyorum

33136Devrim Acaroğlu’nun “Dil Kuşu” oyunu ile ilgili Tülin Özen ile yaptığı röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Mirza Metin ve Berfin Zenderlioğlu tarafından kurulan Şermola Performansın ‘Dil Oyunları’ adını verdiği beş oyunluk projenin üçüncü oyunu Dil Kuşu. Beş oyun da Galisya’lı Yazar Sèchu Sende’nin ‘Rüyalarımda Bile Dilimi Kaybetmeyeceğim’ adlı öykü kitabından hareketle, farklı yazar, yönetmen ve oyuncuları bir araya getiriyor. “Düşle başlayan, sabrın, sırrın ve ateşin imtihanından geçip bir kızın hevesli ağzında biten” masaldan kurulmuş bir oyun Dil Kuşu (Çûkê Zimên). Pelin Temur’un yazdığı, Ayşe Nil Şamlıoğlu’nun yönettiği Dil Kuşu Tülin Özen’in güçlü performansıyla sahneleniyor.
Her masal gibi başlıyor Dil Kuşu; “Zamanın behrinde, memleketin birinde bir kız yaşarmış. Adını derdim ya, adı masalın içinde saklıdır. Bu kız ne güzelmiş ne çirkin. Ne bir fukaranın kızıymış ne padişahın.”
“Sesle ve dille derdi büyük bir dünyanın içinden anlatılan” masalı Tülin Özen’le konuştuk.

Dil Kuşu Dil Oyunlarının üçüncü oyunu. Diğerleri de masal mı?
Hayır, hepsinin dili farklı. Sadece bizimki masal. Geçen sene oynanacaktı aslında beşi de, tıkır tıkır çıkacaktı. Ama bir şekilde olmadı, biz bu seneye kaldık. Diğer ikisi de ne aşamada bilmiyorum. Hatta beşinin de aynı gün oynanacağı hayalleri kuruluyordu ama şu anda böyle gidiyor.

Güzel olmuş böyle sindire sindire…
Bence de.. Oyunlar da büyüdü. Şermola’nın başta düşündüğü kadar kısa olmadı. Her gelen anlatmak istediği hikayeyi buldu. Şermola bize çok güzel bir çalışma ortamı sundu. Özveriyle ellerinden geleni yaptılar.
Ben tamamen bu topraklara ait bir masal anlatacak olmaktan dolayı çok heyecanlandım. Çok güzel, çok naif, çok insani yazıldığını düşünüyorum. Masala ait unsurları, sembolleri, masal geleneğimizi çok güzel kullanarak yazdı Pelin Temur.

Tülin Özen’in en iyi performansı olduğunu düşünüyorum. Buna katılır mısın?
Oyun arkadaşım yok, tek başımayım. Ama seyirciler var. Onlarla oynuyorum. Bu masalı anlatmaktaki tek isteğim onların da kendi dinledikleri masalları hatırlamaları ve birgün kendi masallarını anlatabilmeleri. Çünkü masal; masal anlatma, masalın anlattığı diyarlara gitme, oralarda yaşama isteği uyandıran bir şey. Biz çocukken öyle dinledik, öyle korktuk, öyle sevindik. Bunu yaratmak istiyorum.  Anlattığım masalın, hepimizi savunmalarımızdan kurtulup insan olduğumuz, saf olduğumuz yere götürebileceğini düşünüyorum. İsteğim onları oraya götürmek. Hiç korkmadan, çok rahat oynuyorum. Çünkü söylediğim şeylerin arkasında durabiliyorum. Bu da bana güç veriyor. Onun avantajını yaşıyorumdur umarım. Zaten oyunculuğu da buradan yapmak gerekiyor. Marifet göstermek değil mesele yani. Tabii ki o şov kısmı da isteniyor. Anlıyorum bunu. Ama bence artık en ihtiyacımız olan şey bizi daha kendi düşüncelerimize, gece yatakta tek başımıza kaldığımızda hissettiklerimize götürebilen, yalnız olmadığımızı düşündüren şeyler. Ben de açıkçası böyle şeylere ihtiyaç duyuyorum yanımdaki insanlardan. Şu anda da bunu yapmak istiyorum. O anlamda çok rahat ettiğim bir yerdeyim. Belki senin gördüğün odur.

GERÇEKLERİN DEĞİL DÜŞLERİN PEŞİNDEN GİTMELİYİZ

Seyircini, biletini almış standart tiyatro izleyicisinden farklı bir yere koyuyorsun sanki…
Öyle düşünmek istiyorum. Bu masal çünkü. Bir insan ne kadar “Parasını verdik, oynasın işte” diyebilir ki masal karşısında. Anneannemiz masal anlatırken öyle değildik biz. “Anlat, yarım saatim var uyuyacam” demiyorduk. Her anlatmaya başladığında aynı kola düştük. Hiç de uyumamayı dileyerek dinledik ve her defasında uyuduk mışıl mışıl. Belki masal olduğu için böyle düşünüyorum. Yalan söyleyemem çünkü masal anlatıyorum. Başka bir yerden yapamam bunu…

Çok masal dinledin mi çocukken…
Anneannem anlatırdı bana. Aynı masalları defalarca dinlemişimdir. Çok geniş bir masal repertuvarı yoktu kendisinin.

Güzel mi anlatırdı peki…
Yooo… Ama anneannem o benim. Unuturdu, başa dönerdi, kendi uyurdu, dürterdim, kalkardı, yeniden anlatırdı… Bütün gün bana bakan bir insanın bir de gece bana masal anlatması tabii zor oluyordu herhalde.
Çok geniş bir masal kültürüm yoktur benim. Sonrasında da çok uzaklaştım masallardan. Ama masal dinlediğim o anlardan hiç uzaklaşmadım. Masalın “Düş nedir gerçek nedir” dediği ve bizi başka bir gerçeğe götürdüğü yerden… Bütün bu yaşadıklarımızdan daha sert, daha zor, daha güzel oralar… Oraları unutmuyorsun…  Bence biz tiyatro yaparak çok kıymetli bir şey yapıyoruz. Seyirciye bir düş sunuyoruz. Bence gerçeklerin değil o düşlerin peşinden gitmemiz gerekiyordu. O düşlerin peşinden gidilmiş olsaydı o gerçekler değişecekti. Biz gerçeğin peşinden gidip o gerçeğin çukuruna düşüyoruz. Gerçek aldatıcıdır ama düş aldatmaz insanı. Bana bu dünyada barış ve eşitlik içinde hep beraber yaşanması gerektiği düşü verildi. Gerçekler bunlar değil, ama benim düşüm o. Tek yapabileceğim şey o düş için hareket etmek. Bu gerçekle hareket edersem hiçbir şey yapamam ya da yanlış yaparım. Sen çocuğunun gerçekleri yaşamasını ister misin. Kendi düşlerini yaşamasını, düşlerinin gerçek olmasını istemez misin. Sonra daha güzel düşleri kursun istersin, öyle değil mi.

İNSAN DEDİĞİN DÜNYANIN TÜM ACILARINI YAŞIYOR

Evrensel bir masal mıdır Dil Kuşu?
Öyledir. Masal kızı cinin mağarasına girdiğinde başka başka dillerde binlerce isim duyuyor. Benim gözümün önüne Latin Amerika da geliyor, Afrika da, Hindistan’da. Binlerce isim binlerce dil yok edilmeye çalışılmış zaten. Dilinden öldürülüyor her şey. Bağdat’ı istila ettiklerinde önce kütüphaneyi ateşe veriyorlar bu yüzden. Önce kitabın, kültürün, dilin kuruması lazım. Dil olmazsa ölüyorsun.
Sahiplenmeye çalıştığım yerde hepsini sahipleniyorum. İnsan dediğin dünyada olan bütün acıyı yaşıyor, yaşıyorsun zaten. Duyarlı falan olmasan da, çok eğlendiğini zannetsen de yaşıyorsun. Ben yıllarca Tünel’de yaşadım. “Bu gece sekiz mekan yaptık, çok eğlendik” diyen insanlar gördüm. Neden sekiz mekan yapıyorsun ki, neden eğlenemiyorsun bir türlü, oradan oraya koşuyorsun. Neden o kadar gezmen gerekti, neden o kadar para harcaman gerekti, neden yeni yeni kadınlar, yeni yeni erkekler tanıman gerekti ki. Neyi aradın bütün gece? Sonra… çok eğlendim. “Bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un” diyen de mutlu olduğundan dolaşmıyor. Fark etmesek de hissediyoruz dünyada olan biteni.

‘HERKESİN DİL KUŞU KENDİ NEFESİNDEDİR’

Ana dilin önemi hakkında konuşmak bana artık bayağı anlamsız ve zor geliyor, ne dersin?
Yıl 2015 artık derim… Ben de aynı şeyi düşündüm. Kurulacak cümle olmadığını… Oyunun meselesi o tabii ama nasıl konuşulur bilmiyorum.

“İnsan hakikati ancak ana dilinde söyleyebilir” diyorsun, belki oradan konuşuruz…
Başka dilde derinleşemiyorsun, gerçekten anlatmak istediğini tam olarak anlatamıyorsun. Onun için yurt dışında yaşayanlar buraya dönünce durmadan konuşmak istiyorlar. Gerçekten kendini anlatabildiği bir yere geri dönüyor çünkü. Gerçekten espri yapabildiği, kinaye yapabildiği, ciğerini bildiği yere geliyor. Aile içindeki durumlar gibi. Kim ne söylediğinde aslında ne demek istiyor biliyorsun. Bunu ancak içine doğduğun dille yapabilirsin.
Senin dünyana ait olan dil de anandan öğrendiğin. Niye yoğurdun ingilizcesi yok. Çünkü o buraya ait. Mutfak aletleri, ya da bina ile ilgili konuşuyorsak Ermenice oluyor kullandığımız kelimeler. Çünkü onlara ait şeyler. Televizyonun yerine başka bir şey neden koyamıyoruz. Çünkü biz yapmadık onu. Başka bir dünyadan aldık. Onun dilini kuramayız biz, ancak o dili davet edebiliriz dünyamıza.
Dil demişken, “Herkesin Dil Kuşu kendi nefesindedir” lafı beni çok etkiliyor. Biz gruplar halinde yaşıyoruz ya. Ortak savunuları olan insanlar mesela aynı şeyleri takip ediyoruz sosyal medyada… Aynı kitapları aynı gazeteleri okuyoruz, aynı şeyleri söylüyoruz, aynı dili konuşuyoruz. Birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz ve karşılıklı kafa sallıyoruz. Burada da herkesin kendi dilini kaybettiğini, herkesin kendi dilini geliştirmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu ortak dil bu dili konuşmayanlarla aranda duvar yaratıyor ayrıca.

Evrensel

Yorum


işlemi tamamlayınız: