Diyarbakır, Surlar ve Suretler

Metin Boran

Geçtiğimiz hafta 30 Aralık günü, 100’e yakın barış aktivisti, akademisyen, gazeteci ve sanatçı olarak Diyarbakır’a gittik. Amacımız dayanışma duygusuyla birlikte kentte yaşanan olayları yerinde görmek, tanıklarla konuşmak ve barış için bir kez daha müzakere çağrısı yapmaktı. Sabah şehre indiğimizde Hançepek tarafından silah ve çatışma sesleri karşıladı bizi. Hava yağmurlu ve gökyüzü kapalıydı. Kentte gözle görünür bir savaş hali göze çarpıyordu. Cadde ve sokaklarda zırhlı araçlar, tanklar ve eli silahlı sivil, sakallı, görevliler bir korku filminden fırlamış gibi ürkek ve tedirgin etrafı kolluyorlardı.

Şehrin merkezine doğru giderken,  toprağı kader saymış insanların tedirgin bakışlarıyla birleşmiş yoksul suratlarına yapıştırılmış mahcup suretleri çarpıyordu yüzümüze. Yanı başlarında bir mahalle haftalardır abluka altındayken insanlar kendilerini dinleyecek birilerini arıyorlardı sanki, çaresizce. Sur’a yaklaştıkça silah sesleri ve top atışları korkuyla karışık ürpertiyor insanı. Bilmem kaç bin yıllık surlar asırlardır süren trajediye tanıklık etmenin utancıyla kararmış karşımızda duruyor.

Öğleye doğru çatışma sesleri, yerini anlık bir sükunete bırakıyor. Bir ara Gazi Caddesi’nin üzerindeki yasağın kaldırılmasıyla yaya trafiğine açıldığı haberi yayılıyor ortalığa ama insanlarda “Akşama yeniden kapatırlar” inancı yaygın. Yüzlerinden okunuyor. Bir esnaf, Suriçi’yi işaret ederek; “Semt, bu abluka yüzünden burada hastalık kader, ölüm yazgı, infaz sıradanlaştı. Saraykapı’dan Mardinkapı’ya kadar Suriçi cehennem azabı yaşıyor haftalardır. İnsanlar evlerini terk ediyor, esnaflar başka semtlere taşınmanın hesabını yapıyor.”

Sümer Park’ta yapılan basın toplantısına katılan her yaştan ve her cinsten insanların öfkeli suretleri yansıyor konuk heyetin yüzüne ve kameralara. Aralarında kadınlar ve çocukların da bulunduğu tanıklar çatışmayla birlikte son yaşantı parçalarını da fırlatıyorlar salona. Eğitimi elinden alınmış bir çocuk, huzuru kaçırılmış yoksul bir kadın, bilim yemini elinden alınmış bir doktor, mesleği engellenen bir gazeteci suretiyle birlikte, tam dokuz gündür üniversite öğrencisi oğlunun cesedini sokaktan almasına izin verilmeyen öfkeli ama serinkanlı olmaya çalışan bir babanın makul talebi ve akılcı konuşması, utancını artırıyor salondakilerin.

Salondan dışarı çıkıp sigara içiyorum. Aklıma Sokrates haklılığı, Makyevel’in siyasi oyunları ve Hitler’in zulmü geliyor. Ben bunları düşünürken Belediye Şehir Tiyatrosundan Emin, Özcan, Mehmet, Yavuz,  Elvan bir de Rezan gülümseyerek hoş geldiniz diyerek yanıma geliyorlar. Çatışmaların, şehrin genel yaşantısını etkilediğini, yaşananların sanat yapmayı ortadan kaldırdığını söylüyorlar, perdeleri geçici olarak kapatmışlar. Sesleri buruk.

Toplantı bitiminde salondan ve gruptan ayrılarak şehrin bildiğim sokaklarını dolaşarak Dağkapı’ya kadar yürüdüm. Şehrin gündelik suretinin hep asılı kaldığı Dağkapı’ya. Yürürken, bir tarih, bir şehir, bir toplum, bir kültür adım adım bizden uzaklaşıyordu. Muktedirlerin hırsına kurban gidiyorduk hep beraber. Sokaklardaki basınçlı havadan bunu hissettim. Bu duygularla Erdal’ı aradım. Hendekleri, barikatı ve ölümleri konuştuk. “Bu halk dayanacak, egemenler bunu biliyor” diyor ve ekliyor “Bu halka bok yedirildi var mı bunun daha ötesi” diyerek utanç içinde gülümsüyor.

Sokaklarda yürümeye devam ediyorum alt gelir gruplarının yaşadığı mahallerde İnsanların yoksul ve yorgun suretlerine çatışma sesleri fon oluşturuyor. Altı yıl yaşadığım bu şehirde 10 yıl sonra nüfus daha da kalabalıklaşmış, işsizlik, yoksulluk artmış, insanlar umutsuz ve karamsar bakıyor artık etrafına.

Akşama doğru çatışma seslerini arkamda bırakıp minibüse atlayıp kentin ana arterlerinden Urfa yolu üzerine konumlanmış Diclekent Mahallesi’ne gidiyorum. Buraya yeni Diyarbakır denilebilir ki, burada hayat başka türlü akıyor. Bu semtte geliri ortalamanın üstünde olan elit kesim oturuyor. Burada oturan “duyarlı seçkinler” genel olarak Sur içinde yaşanan çatışmalara, hendek, barikat, abluka, yaralanma, ölüm gibi şehrin genel gerçeği olmuş olayları yok sayarak yaşıyorlar neredeyse. Artık bu kadar kedersiz ve hoyrat nasıl olunabiliyorsa. Şehrin iki yakasını birbirinden ayıran bu karanlık ve belirsiz ortamın hazırlayıcıları olan gaddar ve zalim siyasetçilere lanet okuyarak havaalanına gitmek için Diclekent Mahallesi’nden ayrılıyorum. Aklımda Belediye Eş Başkanı Fırat Anlı’nın Kavafis’ten alıntıladığı dize “Bu şehir ardından gelecek.”

Evrensel



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: