Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor  

                                                                          “Şiirimiz kentten içeridir abiler”*

 

Bir oyun düşünün: hem kentin erilliğine dokunan, hem dayanışmayı anlatan, hem de görünmez olanı sahneye taşıyan.

Şehirler geçer içimizden, biz geçeriz sokaklarından mahallelerin. Her şey geçer. Zaman dönüştürürken, kalan gülüşleri olur dostların, bazen omza düşen ah’ları. Peki bir şehrin gerçek sahibi kimlerdir? Var mıdır böyle bir güruh? Küçük burjuva belki de hiçbir zaman bu aidiyeti kurmaz. “Ait olmak” başlı başına bir paradokstur onun için. O, modern dünyanın yerleşik olmayan bireyidir ve bütün dünya onun emrine amadedir bir nevi; ya da öyle sahiplenir ki tam tersi bir şekilde- başkalarına yaşam alanı bırakmaz. Her şeye ve herkese sahip olmak ister. Şehrin görünen, güçlü, tutunabilmiş yüzü de onlardır. Bir de arka planı vardır ya hani, her şeyin; burada da o “başka” yer, o “eğitim” in olmadığı, “köhne”, öteki yer vardır. Her şehirde bir de görünmeyen mahalleler vardır. Burada kibarlık, budalalıktan başka bir şey değil; dostluk Ankara’nın henüz tokileşmeden önceki gecekondu dostluğu gibi, dil dağlardan uçmuş gelmiş gibi yabanıl ve olduğu gibi, hayaller ise her şeyden güzel. Bu anlattığım ve anlatacağım tam da “angara’nın bağrından” çıkmış bir hikaye. Şamil Yılmaz’ın yazdığı ve Farabi Sahnesi’nde görülebilecek oyun: Apaçi Gızlar. Hani hep erkektir ya, Kızılay’da da çok gezer “apaçiler”; sadece erkek midir?

Oyun kentin erilliğinden sıyrılıp kadınlık hikayelerinden birini anlatıyor. Gecekondu mahallelerinde büyümüş çocukların bildiği ve çoğunun büyüyünce terk ederek/ eğitilerek “düzeldiği” bu bıçkın haller, özünü kaybetmemiş “Apaçi Gızlar”da beden buluyor. Oyunun mekanı da manidar. İzbe bir mekanda var olmaya çalışan bir diskodur. Işıkları şehrin, kişilerin üzerlerine yansıyan aynaları gibidir. Manidardır çünkü Çankırı Caddesi gelir akla ve yok sayılmanın yeniden üretilmesi.

“Başka yer” den 70 dakikalık bir an sunan oyun, pek çok yaldızlı kelimeye dokunur. Dönüşüm, dayanışma, dostluk gibi. Hem başka bir kadınlık, hem “başka” bir insanlık/ sınıf. Her haliyle öteki yerden seslenen bir oyun.

Oyun bir hazırlık evresiyle başlar. “Oğlanlar”, kadınlara “yamuk” yapmıştır; kadınlar da ders vermeye hazırlanırlar. Başta Selo, Aslı ve Kevser sonra iki “iç devrim yaşamış” karakterin katılımıyla ve gittikçe güçlenen dayanışmayla devam eder. Oyunun sonundan ziyade, hem yaşadıkları bireysel dönüşüm- özellikle Rıza’nın Döndü’ye dönüşme hikayesi, Elifsu’nun içindeki sesi bulmasıyla ve hep birlikte yaşadıkları dönüşüm/ tamamlanmışlık dikkat çeker. Son önemli değildir yani; önemli olan bu ağır ve güçlü değişimdir. Budur işte, olduğu gibi, sokaktaki gibi; Mamak, Çinçin, Ulus’taki gibi, hayat gibi, es geçilen, içindeki samimiyetten ziyade kibar hanımlar ve beyler tarafından “eğitimsiz” liğiyle kenarda tutulan bir grup insan.

Susmamız oturmamız
Hep boyun eğmemiz
Hayatı seyretmemiz
İstendi bugüne dek
Kadınlar vardır
Kadınlar her yerde
Suskunduk ve bekledik
Yaşandı seyrettik
Sonunda yeter dedik
Bir daha susmayana dek
Kadınlar vardır
Kadınlar her yerde**

Kadın buluşmalarının neredeyse marşı haline gelmiş bu şarkı mekanların, şehirlerin, erkeklerin olduğu her yerde kadınların hatta farklı kadınlık hallerinin bulunduğunu söyler. Ayrıca bir dönüşümden de bahseder. Oyun kişilerinden Elifsu da böyle bir dönüşüm yaşar. Arafta kalmıştır Elifsu, bir yandan arka mahalleyi tanır ve onlarla birlikte olmak ister; ama onlara “eğreti” gelir; bir yandan da aşamadığı bir benlik içinde dönüp durur- bu “daha düzgün” bir kadınlık halidir. Bir süre sonra içindeki öğretilmiş/ dayatılmış “düzgünlüğün” yenildiği görülür. Birlikte şarkı söylemek güzeldir.

Döndü ise, belki binlerce kez, yüzlerce gece kendisiyle yüzleşmiş; sonunda kendisi olmuştur. Bu noktada “oğlanlar” tekrar çıkar karşımıza. Kendileri gibi olmadığından, “ibne” olduğundan Döndü dayak yemeyi hak eder her defasında. Çünkü erkekliğe zeval getiriyordur. Tek doğru erkeklik kendilerininkidir çünkü. Kevser, Döndü’yü bağrına basar, biraz daha “katı” olan Aslı da zamanla, birlikte olmanın güzelliğine bırakır kendini.

Dışarıdan dayatılan sıfatları da hiç gocunmadan kabul ederler. Selo, kendisine bakire dendiği için “bozulur” çünkü babası bile onu döverken “orospu” der. Varoluşunu, kendini kurguladığı yeri, kim alabilir elinden? Parlak ayakkabıları, geniş baldırları ve sarı saçlarıyla Selo, bunu kendine yediremez. Belki de, ne tam “kadın” diyebiliyor kendine ne de “çocuk”. Varlığını kurduğu yer, tam da yaşadığı yer gibi, sokak gibi. Kıyafetleri de kendi tarzlarını yansıtır. Arabesktir. Doğuyla batı arasında kalmış gibidir. Kadınların ne giydiği her zaman “müdahale gerektiren” politik bir mesele olmuştur; kamusal ve özelin keskin sınırlarla ayırdığı. Oysa apaçi gızların böyle bir derdi yoktur; sınırları ancak kendileri belirleyebilir.

Hiç öyle “mülkiyetçilik yapmayalım” tartışmalarına girmeden yeniden soralım baştaki soruyu: Bir kentin gerçek sahipleri kimlerdir? Şehir kimi en çok yoruyor, kimin emeğini daha çok sömürüyor, kimi en çok yok sayıyorsa, o şehrin sahibi de en çok onlardır. Çok severler şehri ama küfretmesini de iyi bilirler.

*Ece Ayhan, Mor Külhani

** Filiz Kerestecioğlu

Yorum


işlemi tamamlayınız: