Vur Yağmala Yeniden versus Yeni Yine Yeniden

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Hasip Akgül

Aslında bu proje on yıl kadar önce Tiyatro Dot tarafından gerçekleştirilmiş. Ancak ben Nilüfer Kent Tiyatrosu’nda bu yıl gerçekleştirilen “5 Yönetmen 5 Misafir Oyuncu” versiyonuyla haberdar oldum. Söz konusu oyun Mark Ravenhill’ın 5 epizot ve 15 kısa oyundan oluşan ve yaklaşık 8-9 saat süren “Vur Yağmala Yeniden” başlıklı çalışması. Oyunların birini izlerken arkadan gelen oyunun provaları sürüyordu. Şimdilik bu silsileyle bütün oyunları ikişer hafta arayla tek tek izledik. Ama ayrıca hepsini 9 Ekim günü gerçekleşecek toplu bir seyirle, bu kez peş peşine de izleyeceğiz.

2500 yıl önce Antik Yunan’da izleyicilerin bazı özel zamanları anfitiyatronun merdivenlerinde 3 tragedya 1 satir izleyerek geçirdiğini hep okuduk. Bu defa bu deneyimi bizim yaşayacak olmamız insanı şimdiden heyecanlandırıyor. Kuşkusuz başka çağın sorunlarına bakacağız. Ama aynı aracın merceğiyle bu devasa sürede bir yüzleşme acaba nasıl bir etki yaratacak?

İnsan gözü “yeni” olanı görmede pek yetenekli değil. Bunu görebilmesi için bazı merceklere ihtiyaç duyabiliyor. Her insan yaşadığı çağın olayları ile şekillenir ama bir önceki çağın olguları ile birlikte düşünür. İnsan doğamızın “yanlış görüşleri” belki de en çok bu aralıkta şekilleniyor.

Benim gibi çok oyun izlediğini düşünen bir izleyici bile tiyatroda bu tür yenilikçi bir olguyu on yıl sonra ve yeni versiyonunda izleyebiliyorsa, sanatlarında “yeni” olanı yakalamaya çalışan sanatçılar acaba nasıl bir görme pratiği yaşıyorlar?

“Yeni” olanı anlatırken, farklı uçlarıyla onu uyumsuz ve rahatsız edici buluruz ama bunu eskinin kalıpları içinde düşünerek yaptığımızı göz önünde tutmayız. Oysa yeni olanda bir tazelik, değişen koşulları içine almış bir uyum; benzersiz olanı yakalamış ama anlamayı kolaylaştıran bir sadelik vardır.

Nilüfer Kent Tiyatrosu pandemi koşullarında Balat Kent Ormanı içinde inşa ettiği Ormandaki Kulübe’de izlediğimiz oyunlar, mekansal ferahlığından da olabilir, insanın kendini sorgulamasına neden oluyor. Taze olanı; yeni durumla uyumlu ve sade olanı neden hemen göremiyoruz? Eski olanın tozları, tütsüleri, buğuları ve kafamızdaki bağlantıları mı çok güçlüdür?  Acaba alışkanlık ve duygularımız yüzünden mi eski olana inancımız sürüyor?  Bulgular temelinde anlamamız gereken şeyleri bildiğimiz halde, çoğu zaman, biz niye hemen yeni olanla temas edemiyoruz?

 “Vur Yağmala Yeniden” oyunu her açıdan yenilikçi, şaşırtıcı bir oyun. İçinde bulunduğumuz çağın karmaşık örgüsünü, kanla yoğrulan coğrafyalarını, apaçık noktalarından yakalıyor ve aslında hiç de basit olmayan dehşet dolu doğasını klasik metinlerin spot ışıkları altına çekerek anlam katlarını bulmamızı sağlıyor.

“Kayıp Cennet”, “Korku ve Sefalet”, “Savaş ve Barış”, “Troyalı Kadınlar”, “Ana”, “Suç ve Ceza”, “Odysseia” gibi başlıklar, yakaladığı konuların akacağı yatağı imliyor.  5 epizot ve 15 kısa oyunluk seri bu içerik- biçim ilişkisinde ve olağanüstü dinamik diyalog örgüsüyle, “çağımız uygarlığının” artık çok incelttiği demokrasi ve özgürlük kavramlarını gezegenin özellikle yeraltı-yerüstü zenginlikleri olan yerlere nasıl götürdüğünü, kadını, çocuğu, farklı kimlikleriyle ezilenleri, bu kavramların bayrağı altında nasıl un ufak ettiğini, ürpertici, komik ve saçma epizotlarla gösteriyor. Bu bazen 15 dakikalık bazen yarım saat gibi değişik sürelerdeki üç epizotta gerçekleşiyor. Ve bu epizotların bileşmesiyle büyük oyunlar; beş büyük oyunun birlikteliğinden de devasa bir epik anlatıya ulaşılıyor.

1966 doğumlu İngiliz yazar Mark Ravenhill bu biçimde yazmasını çağdaş tiyatro izleyicisinde gördüğünü söylediği birbiriyle çelişkili iki ihtiyaçla açıklıyor: “Mobil telefonlarımız sayesinde, yaşamımız içinde sürekli ve değişken sesler ve görüntüler var. Megayı ve mikroyu, “çok”u ve “az”ı hayatımızın içinde aynı anda arzuluyoruz. İnsanlığın, gezegenimizin her köşesine kendi özgürlük ve demokrasi tanımlarını yerleştirmek arzusunu keşfederkenki büyük resmini, küçük parçalarla oluşturmayı seçtim. Her bir parçaya epik hikâyelerin isimlerini vermeyi tercih ettim.”

Mark Ravenhill bizi hala cezbeden Euripides’in, Homeros’un, Shakespeare’in, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Gorky’nin, Brecht’in (hatta bunların yanına oyunda hissettiğimiz Kafka ve Çehov’un atmosfer ve mizahını da eklemek gerekir) baktığı yere çıkarıyor ve cep telefonlu “manşetler çağı çocuklarının etraflarındaki birçok ekrandan” aldıkları hikâye ve bilgilerle birleştirerek sahnelerini kuruyor.

Örneğin Korku ve Sefalet adını taşıyan ve Brecht’e gönderme yapan bir epizotta bir çiftin akşam yemeği boyunca güvenlikleri için duyduğu endişeyi, oğullarının kâbuslarında gördüğü başı olmayan askeri, terörü, korunaklı kenti ve kapılara duyulan ihtiyacın sohbetini, gerilimini ve komikliğini izliyoruz.

Mark Ravenhill’in epizotları, onlardan oluşan oyunları ve nihayet hepsinin birleşiminden oluşan büyük anlatısı büyük anlatıların öldüğünün iddia edildiği bir dönemde buna inanır görünüyor. Yazarın yeni olanı ortaya koyma konusunda bulduğu önemli bir buluş da iddia edilen yanlışlara, budalalıklara, zorbalıklara hep inanıyor görünmek ve bu düşünceyi sonuna kadar iddia edenlerle birlikte tekrarlayarak onların bu halini deşifre etmek. Yazar, insanın kendini kandırmasının insanın kandıracakları listesinde en kolay lokma olduğunu kavramış bir yazar. Ama Ravenhill’ın asıl zekice yaklaşımı bu yönelişte olan oyun kişilerine hiç karşı çıkmaması onların mantığını onlarla beraber sonuna kadar zorlaması. Bütün komik ve acı gerçek bu sade yaklaşımda (onun ortadoğuya demokrasi götüren asker bir karakterinin hep tekrarladığı gibi) “laps” diye açığa dökülüyor.

Mark Ravenhill’ın oyunlarındaki gerçek ve yeni olanı yakalarken bu konudaki samimiyetini bu reçeteyi kendi yaklaşımına uygulayarak da gösteriyor. Onbeşinci ve son epizot olan Bir Ulusun Doğuşu’na kadar on dört epizot boyunca çağın bütün çelişkileri (ırkçılık, kimlik, savaş, açlık, bencillik, kadın sorunu, eşcinsellik, çocukların sömürüsü v.s) ele alınmasına karşın emek sermaye çelişkisi gibi neredeyse hemen hepsini belirleyen temel çelişki üzerine giden bir epizotla karşılaşmayız. Elbette bir yazarın her çelişkiden söz etme zorunluluğu yoktur. Ama Ravenhill’ın burada çağın büyük fotoğrafını ortaya koyan hem birbirinin devamı hem birbirinden bağımsız devasa anlatısında bu önemli çelişkiden bahsedilmemesi nesnelliğine gölge düşürürdü. Nihayet son epizotta savaş sonucu yıkılmış bir ülkenin yeniden doğuşuna katkıda bulunmak için gönderilmiş bir sanatçı topluluğu çıkar karşımıza. Savaş yaralarını sarıp bir ulusu yeniden ayağa kaldırmanın “Dans Terapisi”yle, “Yaratıcı Yazarlık Workshop”uyla, “İyileştirici Resim Kursu”yla ya da “Enstalasyon” yoluyla olabileceğini savunan sanatçılar karşılarındaki izleyiciye iyileştirecek kitle gözüyle bakarak konuşurlarken, arada bir sinirlenirler neden iyileşmiyorlar diye. Enstalasyon sanatçısı maden işçileriyle ilgili gösterisinde eski bir Marksist olduğunu ama böyle büyük bir anlatının yoğun baskısından kurtulduğunu artık daha rahat ve özgürce sanatını yaptığını söylerken çeşitli şaklabanlıklar yapar. İşte bu noktada Ravenhill’ın başından bu yana, eğer ondört epizot boyunca yaptıklarını bu çelişkinin uzağında düşüneceksek, sanatının da bu enstalasyon sanatçısının sevimli şaklabanlığından uzak olamayacağını söylediğini fark ederiz. Ve sanıyorum 5. oyunun yönetmeni Doğu Yaşar Akal’ın ve projenin tümünün yönetmeni Murat Daltaban’ın bu epizotu final yapmaları tesadüf olmasa gerektir. Böylelikle yazar taraf tutan bir yazar olmamış ama gerçeği söylemenin estetik bir yolunu da bulmuştur. Madenciler ve Marksizm’den bahseden bu epizotun özellikle bahsediş biçimiyle adeta oyunun inandırıcılığının ve egemen düşünce karşısında konumlanışının “kilittaşı” değerinde olduğunu söylemek isterim.

Yeni olanın birçok unsuruyla eski epik metinlerde, klasik tragedya ya da romanların yapısında gerçekten karşılaşırız. Bu unsurlardan en temel olanı, doğanın, kendi değişimini var eden döngüleri için insanı da bir araç olarak kullanma zorunluluğuna ilişkin olandır. İnsan buna bir türlü razı gelememektedir. Çünkü doğada kendisinin diğer mucizelerden ayrıcalıklı bir mucize olduğunu düşünmektedir.

Bu tarihsel olarak, önce doğayla yaşamak değil de doğayı kullanma düşüncesi denilen şeyi, sonra da insanın kendi toplumsallıklarında kendi zayıf kardeşlerini de kullanma, onlara hükmetme sapkınlığını hediye etmiştir. Bütün mitler, doğuş aşamasında bütün dinler ve klasik metinler aşağı yukarı bu paradoksun izahına çalışır; bu sapkınlığın yol olmadığına ya da bunu yol edenlerin budalalığına ya da bunun dışında bir yol olup olmayacağına…

Tiyatro bu konuyla yüzleşmemizi sağlayacak en eski ve en yenilikçi yerdir.

Nilüfer Kent Tiyatrosu son derece ciddi sorunları eğlendirici bir biçimde ele alan bir tiyatro. Oyuncuları yaşadıkları kent içinde çok seviliyor ve tanınırlıkları her geçen gün biraz daha artıyor. Hepsinin oyunculuğu birbirini besleyecek bir enerji ve tarz içinde bir takımın ortaya çıkaracağı oyuna ve oyundaki meselelere odaklanıyor. Bu projedeki oyunlarda hem birer oyun kişisi hem de oyuncu kimlikleriyle birlikte oynuyorlar ve bu Brechtiyen üslupta son derece başarılılar. Her bir oyunu farklı bir yönetmenin ele almasına karşın üslup, tartım ve estetik denge konusunda 5 epizotun da aynı çizgide ilerleyebilmiş olması kuşkusuz projeyi yöneten Murat Daltaban ve asistanları Cihat Temel ve Damla Çalışan’ın oluşturduğu zeminle ilgili olmalıdır. Ve tabi oyunların yönetmenlerinin uyum ve başarısı bu kaidenin üzerinde yükseliyor.  Oyunları, Mert Öner, Melisa İclâl Yamanarda, Ebru Nihan Celkan, Gülhan Kadim ve Doğu Yaşar Akal yönetiyorlar.

Nilüfer Kent Tiyatrosu yeni Genel Sanat Yönetmeni (Murat Daltaban) ve yeni Genel Müdürü (Hacer Akbaba) ile girdiği 2021-22 tiyatro sezonuna Ormandaki Kulübe gibi yeni bir mekân ve beş yeni oyunla “yenilikçi” bir başlangıç yapıyor.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Hasip Akgül

Yanıtla