Bağımsız Sanat Varlık Savaşı Veriyor

Pinterest LinkedIn Tumblr +

(Tuğçe Çelik’in Istanbul Fringe Festival Kültür Politikaları Direktörü Zeynep Uğur ile yaptığı ve Birgün’de yayımlanan söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)

2019’da genç ve bağımsız sanatçıların işlerini uluslararası bir buluşma ortamında seyirciyle buluşturmak amacıyla yola çıkan Istanbul Fringe Festival, sekizinci yılında 19-26 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Dans, tiyatro ve performansın yanı sıra farklı disiplinlerden üretimlere de alan açan festival, İstanbul’un köklü kültür kurumlarından alternatif mekânlarına uzanan bir program sunacak.

Bu yıl “bağ kurmak” kavramını odağına alan festival, yalnızca sanatçı ile seyirci arasındaki ilişkiyi değil, bağımsız sanat alanının birlikte üretme ve dayanışma olanaklarını da tartışmaya açıyor.

Festivalin Kültür Politikaları Direktörü Dr. Zeynep Uğur ile bağımsız sanatın değişen koşullarını, mekân ve kaynak sorunlarını, genç sanatçıların üretim olanaklarını ve festivalin “bağ kurmak” yaklaşımını konuştuk.

Festival nasıl bir ihtiyaçtan doğdu, sekiz yılda nasıl bir yol katetti?

Bizim başlama motivasyonumuz İstanbul’da gösteri sanatları alanında uluslararası, kariyerinin başındaki sanatçıların işlerini özellikle gençlerin ulaşılabilir fiyatlarla deneyimleyebildiği bir festival yaratmaktı. Bu, yıllar içinde daha güçlü bir ifade alanı yaratma, bir araya gelme ve yaratıcılık etrafında örgütlenen uluslararası bir atmosferi beraber yaşama ihtiyacına karşılık geldi. Sekiz yıl içinde bu eksikliği pek çok insanın paylaştığını ve festivalin önemli bir boşluğu doldurduğunu gördük.

Sekiz yılda hem Türkiye’den kendilerine görünürlük alanı bulmakta zorlanan genç sanatçıların gösterileri programlandı hem de dünyanın pek çok yerinden gösteriler İstanbul’un farklı semtlerindeki, farklı ölçekteki mekânlarda katılımcılarımızla buluştu. Buluşmalar, atölyeler ve partilerde farklı insanlar buluştu, anlamlı bağlar kurdu. Özellikle dans alanının Türkiye’de giderek daha çok daralmasıyla dansçılar festivali çok sahiplendi, festivalde sergilenmek üzere harika işler ürettiler. Yurt dışından gelen profesyoneller yerli gösterilerden bazılarını Istanbul Fringe’de izleyip yurt dışına davet ettiler. Sekiz yıllık bu yolculukta en çok her festivalde o bir araya gelme hâlinden doğan enerji, böyle alanların ne kadar hayati olduğu kendini hissettiriyor.

Bu yıl izleyiciyi nasıl bir program bekliyor? Programdan öne çıkarmak istediğiniz çalışmalar neler?

Her yıl olduğu gibi hem uzun zamandır çalıştığımız köklü kurumları hem alternatif ve sahne olmayan yeni mekânları kapsayan bir program oluşturduk. 23 ve 24 Eylül’de ParibuArt’ta Kübalı ekip MiCompania’dan “MONDO” ile 25 Eylül’de Zorlu PSM’de sergilenecek Brezilya ve Birleşik Krallık ortak yapımı “Deluge”, bu edisyonun en heyecanla beklenen işleri arasında. 20 Eylül’de İMÇ Atölye 5554’te Almanya’dan Vivien Tauchmann’ın “Self-As-Other-Trainings” çalışması ve 22 Eylül’de Arter’de Birleşik Krallık’tan “if not this then that”, oyunsu ve katılımcı yapılarıyla seyirciyi gösterinin önemli bir parçası hâline getiren, deneysel yönleriyle öne çıkan işler. Bu yıl ilkini gerçekleştirdiğimiz Barın Han x Istanbul Fringe Festival Ortak Üretim Projesi: Bağ Kurma da en heyecanla beklediğimiz işlerden.

Bu yıl festivalin odağında “bağ kurmak” var. Bu temayı neden seçtiniz, festival programına nasıl yansıdı?

“Bağ kurmak” bizim uzun yıllardır üzerine düşündüğümüz, kendi deneyimlerimizden de ortaya çıkan bir kavram. Festivalin en güçlü, bizim hayatlarımıza da birebir etki eden özelliği yarattığı karşılaşma alanları. Sekiz yıl boyunca uluslararası bir takımyıldızı gibi genişleyen bir ağ oluşturduk. Hem profesyonel hem kişisel olarak bu ilişkilerin hayati olduğunu hissediyoruz.

Toplumsal bağların ve aidiyet hissinin ağır krizde olduğu bir çağda yaşıyoruz. Biz bu krizden çıkışı gündelik hayat ritmimizin dışına çıkıp sürprizler yaşadığımız, beklenmedik insanlarla temas ettiğimiz, sarıldığımız, gülüp ağladığımız, dayanıştığımız, beraber dans ettiğimiz, sanatsal yaratıcılık etrafında birleştiğimiz bağlar kurmakta buluyoruz. Bu kavramsal çerçeveyi geliştirirken iki referans bize ilham oldu. Johann Hari’nin “Kaybolan Bağlar” adlı kitabı bireysel, psikolojik düzeye indirgenen hayatta anlam kaybı, depresyon, yalnızlık gibi meseleleri toplumsal bağların kayboluşunda arayıp meseleyi toplumsallaştırıyor. Araştırmasında farklı ülkelerden verdiği örneklerle bu karanlıktan çıkışın anahtarını, birbirine benzemeyen insanların birbirleriyle kurdukları; görüldüklerini, duyulduklarını ve varlıklarının değer taşıdığını hissettiren bağlarda buluyor.

Diğer bir referans da Alexandre Gefen ve Sandra Laugier’nin Türkçeye “Zayıf Bağların Gücü” olarak çevirebileceğimiz kitabı. Buradaki fikir de genellikle bireyin hayatında aile, okul, iş ve sosyal çevrenin belirleyici olduğunu kabul etmemiz; bunlar dışındaki bağları küçümsememiz üzerine. Bunların dışında kalan daha geçici, hafif bağların gücünü hatırlatıyor kitap. Bu da festivalde karşılık buluyor. Hepimiz deneyimlemişizdir, bazen sokakta birinin söylediği bir cümle, yanımızdaki masadakilerle tanışıp ettiğimiz sohbet, aynı hastane kapısında beklediğimiz birinin dedikleri kendi çevremizden çok daha derin izler bırakır. Festival bir hafta sürüyor. Festival boyunca insanlar birbiriyle tanışıyor. Bir haftalık olması bu karşılaşmaların önemini azaltmıyor. Tam tersine, herkesin kendi köşesinde olduğu, sıkıştığı bu dönemde festival bu “hafif” bağları kurmaya çağırıyor herkesi.

Bu yaklaşım, özellikle bu yıl Barın Han’la birlikte ilk kez gerçekleştirdiğimiz ortak üretim projesinin de temasını oluşturuyor. Bu projenin iki çıkış noktası var; birincisi bizim ilk seneden beri hedeflediğimiz İstanbul’un tarihi mekânlarında mekâna özgü projeler gerçekleştirme hayalimiz. İkincisi de bağımsız festival ve sanatçıların varlığının ve ekonomik sürdürülebilirliğinin giderek zorlandığı bu dönemde yeni üretim modelleri keşfetme isteğimiz.

Bu süreçte, bu yılın teması “Bağ Kurmak” ile farklı disiplinlerden sanatçıların birlikte üretim yapabilmelerine alan açtık. Öncelikle açık çağrıyla üç proje seçmeyi planlıyorduk. O kadar çok sayıda, iyi, ilginç ve birbiriyle konuşan proje geldi ki bu sayı sekize çıktı. Biz kendi disiplinlerimiz sebebiyle daha çok gösteri sanatları başvuruları beklerken edebiyat, görsel sanatlar ve multidisipliner projeleri de içeren çok geniş bir skaladan projeler bir araya geldi. Süreç sanatçıların heyecanı, özverisi, coşkusu ve emeğiyle düşündüğümüzden çok daha yoğun geçti. Altı aylık bu süreçte birbirinden ilham alıp dönüşen, iç içe geçen bu projeler kolektif bir üretim süreci geçirdi. Yani bağ kurmak sadece bu işlerin sanatsal teması değil, aynı zamanda üretim biçimi ve araştırma konusu oldu. Bu yoğun sürecin ardından 20, 21 ve 22 Eylül’de projelerin tamamlanmış hâlleri Barın Han’da gösterilecek.

Umarız hem Barın Han’da başka temalarla hem de farklı mekânlarda farklı formatlarda bu modeli sürdürebiliriz.

Bugün bağımsız sanat üretmek 2019’a göre daha mı zor? Başlangıçtan bugüne en büyük değişim ne oldu sizce?

Bugün alandaki en büyük problemimiz ekonomik olarak varlık savaşı veriyor olmamız. Sanatçılar, mekânlar, festivaller, kültür profesyonelleri; hepimizi kaynak yokluğu ve ekonomik koşulların ağırlığı çok zorluyor. Hem politik iklim hem de ekonomik tablo bu sürede epey değişti. Türkiye’nin zaten hiçbir zaman bağımsız sanatçıları destekleyen kaynakları olmadı; başladığımız noktada da bunlar yoktu. Ancak ekonomik kriz, zaten sıfır kaynakla ilerleyen bağımsız gösteri sanatları alanında giderlerin ve kiraların daha da yükselmesine neden olduğu için bu işleri yapmak her zamankinden daha zor bir hâle geldi.

İstanbul’da bağımsız kültür-sanat mekânlarının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Artan maliyetler ve kentin dönüşümü sanatçıların üretim alanlarını nasıl etkiliyor?

Bu ekonomik koşulların içinde bağımsız mekânlar büyük bir kırılganlık, geçicilik ve belirsizlikle karşı karşıya. Hep bir hayatta kalma savaşı verildiğinden geleceğe yönelik uzun dönemli planlamalar yapmak ve politikalar geliştirmek pek mümkün olmuyor. Şu an özellikle tiyatrolar mekânsal olarak çok kutuplaştı ve orta ölçekte diyebileceğimiz mekânlar haritadan silindi. Tiyatro çok büyük kapasiteli, çoğunlukla alışveriş merkezlerinin içindeki mekânlarla çok küçük kapasiteli, sahne olarak inşa edilmemiş mekânlar arasına sıkışmış bir durumda. Özellikle son on yıllık süreçte pek çok mekân ya kapandı ya da taşındı. Bir yandan da mekânlar dayanıklılık, çeviklik, kent içinde hareket etme ve yaratıcı çözümler geliştirme kaslarını güçlendirdiler. Tiyatro BeReZe’nin eski mekânı kapandıktan sonra Kadıköy’de yeni bir mekân açması, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’nın İstanbul’da yolu danstan geçen herkese alan açan mekânının teknik ihtiyaçları için toplu fonlama kampanyası başlatması bu çözümler arasında sayılabilir.

Fringe özellikle genç ve bağımsız sanatçılara alan açıyor. Genç sanatçıların üretmeye devam edebilmesi için sizce hangi destekler gerekli?

Genç sanatçıların üretmeye devam edebilmeleri için ücretsiz veya minimum ücretlerle kiralayabilecekleri prova ve gösterim mekânlarına, yerel, bölgesel, ulusal düzeyde maddi desteklere ihtiyaçları var. Bunlar işin ekonomik boyutu. Bunun yanında, ilham bulabilmeleri, özgürce yaratabilmeleri, denemeler yapabilmeleri için öğrencilik yaşamlarından itibaren kendilerini besleyecek bir kültür-sanat yaşamına ve sosyal hayata ekonomik, sosyal ve mekânsal olarak erişebilmeleri gerekir. Festivalin bir misyonu da bu ilham ve deneme alanını yaratmak.

Devamı için tıklayın.

Paylaş.

Yanıtla