Metin Göksel
Kardeş Türküler projesinin ortaya çıktığı 1990’lı yıllarda temel mesele görünürlük ve var olma meselesi olarak özetlenebilir. Türkiye’nin resmi kültür politikası uzun yıllar boyunca farklı halkların, dillerin ve kültürel geleneklerin varlığını ya inkâr etmiş ya da onları kamusal alanın dışına itmişti. Böyle bir dönemde Kürtçe, Ermenice, Lazca, Arapça, Çerkesçe ve Rumca şarkıların aynı sahnede buluşması politik bir müdahaleydi. Yani Kardeş Türküler projesinin tarihsel rolü aynı zamanda bir kültürel demokrasi projesi olmaktı.
Ancak her tarihsel dönemin kendi soruları ortaya çıkar. Dün için ilerici olan bir kültürel form, özellikle 2000’lerin ikinci yarısından itibaren AB sürecinin de etkisiyle oluşan “liberalizasyon” ortamı ve ardından yeniden çeşitli nedenlerle oluşan açılımlarla karşımıza çıkan yeni sorular karşısında yetersiz hale gelebiliyor. Bugün Türkiye’de kültürel çoğulculuk meselesi farklı bir evrede. Geçmişe kıyasla farklı kültürlerin varlığı daha fazla kabul edilmekte. Ancak bu kabul çoğu zaman görünmez bir sınırla birlikte var oluyor. Kürtler vardır, Ermeniler vardır, Lazlar vardır; fakat bunların kendi kültürel alanları içinde kalması beklenmektedir. Farklılık tanınır, ancak ortak kamusal alan dönüştürülmez. Ömer Faruk Kurhan’ın yıllar boyunca dikkat çektiği meselelerden biriydi bu: Kurhan, bu durumu zaman zaman bir altkültürleşme süreci olarak değerlendirmekteydi. (Bkz. Kurhan, Ö. F. 2003. “Alt-Kültür Kürtçülüğü” Vesta Sayı 1) Buradaki tehlike kültürel farklılıkların kamusal hayatın kurucu unsurları olmaktan çıkarılarak belirli kültürel alanlara sıkıştırılmasıdır. Bu durumda başlangıçta eşit yurttaşlık talebi olarak ortaya çıkan mücadeleler zamanla kültürel temsil taleplerine indirgenebilir. Farklı kimlikler görünür hale gelir; festivaller düzenler, müzik yapar, kültürel etkinlikler gerçekleştirirler. Ancak kamusal hayatın kuruluşuna eşit biçimde katılmaları ertelenir ya da sınırlandırılır. Sonuçta kültür tanınır, fakat siyasal özne haline gelemez. Dil görünür hale gelir fakat kamusal alanı dönüştüremez. Kimlik korunur gibi görünür fakat uzun vadede bir altkültür konumuna itilir.

Bu nedenle mesele yalnızca farklı kültürlerin varlığını kabul etmek değildir. Asıl mesele bu kültürlerin ortak kamusal hayatın eşit kurucu unsurları olarak var olup olamayacaklarıdır. Bahsedilen aslında kültürel gettolaşmanın başka bir biçimidir. Kültürler kabul edilir fakat birbirlerine değmeleri teşvik edilmez.
Ancak bugün mesele yalnızca bu da değil. Alişan Akpınar’ın çalışmalarında da dikkat çektiği gibi, içinde yaşadığımız yeni dünya düzeni yalnızca belirli kültürlerin baskılanması üzerinden işlememektedir. Yukarıdan aşağıya işleyen küresel kültürel bütünleşme süreçleri, hem Ortadoğu özelinde hem de dünya genelinde bütün kültürleri benzer bir kişiliksizleşme ve yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle bugün mesele yalnızca Kürtlerin, Ermenilerin ya da başka halkların kültürel varlıklarını koruyabilmesi değildir. Tarihsel olarak baskın kültür konumunda görülen kimlikler de aynı süreçlerden etkilenmektedir. Kürtleri altkültür konumuna iten ve kendisini üstkültür olarak yeniden üreten güçlü ve özgüvenli bir Türklükten söz etmek giderek zorlaşmaktadır. Çünkü küresel kültürel standartlaşma süreçleri karşısında Türklük de, Araplık da, Farslık da kendi tarihsel ve kültürel derinliklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu açıdan bakıldığında sorun yalnızca bazı kültürlerin marjinalleşmesi değil, bütün kültürlerin giderek piyasa mantığına, medya dolaşımına ve küresel kültür endüstrisine tabi hale gelmesidir. Oysa Anadolu ve Mezopotamya’nın tarihi kültürel adacıkların tarihi olmadığı gibi, kültürel tek tipleşmenin tarihi de değildir. Bu coğrafya birbirlerine değen, birbirlerinden öğrenen ve birbirlerini dönüştüren halkların tarihidir.
Tam da bu nedenle bugün kültürel çoğulculuğu savunmak yalnızca kültürel hakları savunmak anlamına gelmemekte. Aynı zamanda kültürlerin birbirleriyle karşılaşabilecekleri, birlikte üretebilecekleri ve kendi özgünlüklerini koruyarak dönüşebilecekleri alanları yaratmak anlamına gelmekte. Bu nedenle kültürel çoğulcu bir sanat paradigması geliştirmek, bu paradigmanın araştırma, çalışma ve buluşma alanlarını örgütlemek her zamankinden daha hayati bir önem taşımakta. Çünkü mesele artık bu coğrafyanın bütün kültürel birikiminin küresel homojenleşme karşısında canlılığını koruyabilmesinde.
Artizan’ın yıllardır geliştirmeye çalıştığı yaklaşım bu anlamda önem kazanmaktadır. Artizan’ın temel meselesi kültürleri yalnızca korumak ya da temsil etmek değildi. Daha çok kültürler arasındaki ilişkileri, geçişleri ve karşılaşmaları araştırmaktı. Bu yaklaşımın en önemli araçlarından biri de alan araştırmalarıydı. Ancak burada alan araştırması bir kültürel envanter çalışması anlamına gelmiyordu. Amaç “Kürt kültürü nedir?”, “Ermeni kültürü nedir?” gibi kategorik sorulara cevap aramak değildi. Daha çok “Bir ağıt hangi diller arasında dolaşır?”, “Bir göç hikâyesi kaç farklı topluluğun hafızasında yaşar?”, “Bir melodi hangi coğrafyalardan geçerek bugüne ulaşmıştır?” gibi sorular öne çıkmıştı. Dolayısıyla araştırılan şey kültürlerin kendileri kadar, kültürler arasındaki ilişkilerdi.
Tabii ki Kardeş Türküler çerçevesinde temel yaklaşımı unutmadan: Kültürler arasındaki ilişkileri araştırmak, kültürlerin özgünlüğünü önemsizleştirmek anlamına gelmez. Bir Kürt ezgisinin Ermeni müziğiyle kurduğu ilişkiyi anlayabilmek için önce Kürt müziğinin de Ermeni müziğinin de kendi tarihsel derinliği içinde kavranması gerektiği yıllardır öğrendiğimiz temel bakış oldu.
Ortaklık ancak farklılıkların hakkı verildiğinde anlamlı hale gelir. Bu nedenle burada savunulan yaklaşım kültürleri eritmek, aynılaştırmak veya belirsiz bir sentez içinde yok etmek değil. Amaç kültürlerin özgünlüğünü koruyarak birbirlerine nasıl değdiklerini daha fazla görünür hale getirmek diyebiliriz.
Bugün iki yanlış eğilimle karşı karşıyayız. Birincisi kültürleri inkâr eden anlayıştır. İkincisi ise kültürleri birbirinden yalıtılmış kimlik adacıkları haline getiren anlayıştır. Burada gündeme getirmeye çalıştığım şey, müşterek çoğulculuk olarak tanımlayabileceğimiz duruştur. Yani kültürlerin özgünlüğünü tanırken, aynı zamanda birbirleriyle kurdukları ilişkileri araştırmak. Aslında Kardeş Türküler’in kuruluş fikri de bunu içeriyordu. Ve bu anlayış birçok beste ve düzenlemesinde mevcut. Yine de burada amaç bu tartışmanın genişleyerek ve özellikle müzikal estetik katkılarla daha net tanımlanması ve kendine ifade alanı bulması, bundan sonraki çalışmalara yol açıcı olması. Ve tabi ifade ettiğim fikirlerin çok özgün olduğunu iddia etmek değil, tartışmalar ile üretimin yöneleceği patikaların biraz daha net konuşulması ve tanımlanması.
Topluluk çoğu zaman farklı kültürlerin temsil edildiği bir müzik projesi olarak tarif edildi. Kuruluşundaki temel fikir bundan daha derindi. Bu halklar yalnızca yan yana yaşamamışlardı. Birbirlerini dönüştürmüşlerdi. Dolayısıyla mesele yalnızca farklı sesleri duyurmak değil, bu seslerin birbirleriyle kurduğu ilişkiyi görünür kılmaktı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında Kardeş Türküler tarihinde iki ayrı estetik damarın birlikte aktığı görülmektedir. Birinci damar görünürlük ve temsil eksenidir. İkinci damar ise ilişki, dolaşım ve ortak üretim eksenidir. Aslında bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir yön icat etmek değil, Kardeş Türküler’in kendi tarihinde zaten mevcut olan bu ikinci hattı daha bilinçli biçimde geliştirmektir. Bunun detaylı örneklerini konuşmak ve tariflemek müzisyenlerin katkılarına bağlıdır.
Mesela politik dramaturjisini zaman zaman eleştirilen Kardeş Türküler’in Hemâvâz albümü bir örnek olarak verilebilir mi? Burada yalnızca farklı kültürlerden eserler bir araya gelmemiş, şarkılar arasında kurduğu geçişlerle, anlatısal yapılarla ve ortak hafıza vurgusuyla farklı bir anlayış oluşmuştu.
Eğer Hemâvâz gibi bir albüm ortak geçmişi araştırıyorsa, bugün ortak geleceği araştırmak mümkün müdür? Bu soru bizi doğrudan estetik meseleye getiriyor. Çünkü bugün asıl mesele repertuvar değil, formdur. Bir konserde Kürtçe, Ermenice, Rumca ve Türkçe eserlerin bulunması elbette önemli. Ancak bugün “Bu eserler birbirleriyle nasıl ilişki kurmaktadır?” sorusu daha da önem kazanmış durumda.
Kültürel çeşitliliğin en basit müzikal karşılığı farklı kültürlere ait eserlerin peş peşe icra edilmesidir. Oysa birlikte yaşamın müzikal karşılığı bundan daha fazlasını gerektiriyor. “Kerwane” gibi eserlerde hissedilen şey tam da budur. Dinleyici belirli bir kültürün temsilinden çok bir yolculuk duygusuyla karşılaşır. Şarkı bir kültürün vitrini olmaktan çıkar; ortak bir coğrafyanın ve ortak bir hafızanın sesi haline gelir. Benzer biçimde Vizontele ve Vizontele Tuuba için üretilen müziklerde Kürt, Türk, Ermeni ve Mezopotamya müzikal unsurları tek bir dramatik dünyanın içinde yeniden örgütlenir. Burada kültürler birbirine eklenmiş parçalar değildir. Ortak bir anlatının unsurlarıdır. Aslında Kardeş Türküler’in en güçlü anları çoğu zaman çok dilli olduğu anlar değil, kültürel sınırları görünmez hale getirdiği anlardır.
Dinleyicinin artık “şu an Kürt müziği dinliyorum” ya da “şu an Ermeni müziği dinliyorum” demediği; bunun yerine ortak bir hikâyenin içinde dolaştığını hissettiği anlar…
Bu konuları düşünürken aklıma dünyadan bazı örnekler de geldi. Tabii ki birebir müzikal tercihler olarak değil. Queen’in Bohemian Rhapsody adlı eseri opera, rock, ballad ve tiyatral müzik geleneklerini peş peşe sıralamaz. Bunların tamamı tek bir dramatik yapı içinde yeniden kurulur. Silkroad Ensemble’da farklı kültürlerden gelen müzisyenler yalnızca kendi geleneklerini temsil etmezler; birlikte yeni eserler üretirler. Kronos Quartet ve Jordi Savall’ın çalışmaları da kültürleri sergilemekten çok, kültürler arasındaki ilişkileri araştırmaya yönelir.
Kardeş Türküler açısından mesele bu örnekleri taklit etmek değildir. Ancak bu örneklerden yola çıkarak, farklı kültürler aynı müzikal cümlenin içinde nasıl bulunabilirler?
Kültürel çoğulcu sanat meselesinin önündeki yeni yaratıcı eşik burada duruyor gibi. Fakat bu eşik yalnızca estetik bir mesele değil. Bu aynı zamanda bir çalışma yöntemi. Yeni karşılaşmalar olmadan yeni formlar üretilemeyecektir. Yeni araştırmalar olmadan yeni karşılaşmalar kurulamayacak. Alan araştırmaları ortak yaşamın görünmeyen bağlarını ortaya çıkarır. Karşılaşmalar bu bağları sanatsal ilişkilere dönüştürür. Ortak üretim yeni müzikal malzemeyi yaratır. Yeni formlar ise bütün bunların estetik sonucu olur.
Birinci aşama görünürlük mücadelesiydi, ikinci aşama ortak hafızanın keşfiydi, üçüncü aşama müşterek geleceğin inşası olacaktır. Ancak bu aşamaya yalnızca estetik tercihlerle geçilemez. Yeni karşılaşmaların oluşabilmesi için yeni araştırma süreçlerine, yeni çalışma biçimlerine ve yeni örgütlenmelere ihtiyaç var.
Bugün Kardeş Türküler’in ve Artizan’ın geçmişine dönüp bakıldığında görülen en önemli özelliklerden biri, ortaya çıkan ürünlerden önce gelen yoğun eğitim, araştırma ve alan çalışması süreçleridir. Konserler, albümler ve sahne performansları bu uzun hazırlık dönemlerinin sonucunda ortaya çıkıyordu. Bu nedenle bugün yeni şarkılar üretirken, yeni çalışma zeminleri de oluşturmak gerekiyor.
Farklı kültürel alanlardan gelen genç müzisyenlerin, araştırmacıların, tiyatrocuların ve sanatçıların birlikte çalışabilecekleri alanlar yaratmak, yeni alan araştırmaları gerçekleştirmek, yeni ortak üretim deneyimleri örgütlemek, yeni karşılaşmaların koşullarını oluşturmak için çalışmaya başlamak lazım. Herşeyi yeniden keşfetmeye gerek yok, ortada önemli bir birikim bulunuyor. Kardeş Türküler’in, BGST’nin, Artizan’ın ve farklı kültürel çoğulculuk deneyimlerinin oluşturduğu ciddi bir teorik ve pratik miras var. Sorun bu mirasın yeni kuşaklar tarafından nasıl yeniden üretileceğidir. Bu nedenle bugün asıl soru yeni kuşakların bu birikimle ne yapacağıdır.
Belki de önümüzdeki dönemin temel görevi geçmiş deneyimleri tekrar etmek değil, onların içindeki araştırma, karşılaşma ve ortak üretim mantığını yeniden kurmaktır. Elbette bu süreçte eski kuşaktan katkı sunmak isteyen, deneyimini paylaşmak isteyen herkesin önemli bir rolü olabilir. Ancak yeni dönemin enerjisinin, zamanının ve yaratıcı risk alma kapasitesinin büyük ölçüde genç kuşaklardan geleceği açıktır. Çünkü müşterek bir gelecek, yalnızca geçmişi hatırlayarak kurulamaz. Yeni kuşakların o geçmişle ilişki kurması, onu eleştirmesi, dönüştürmesi ve yeniden üretmesi gerekir.
Kardeş Türküler kendi tarihini tamamlanmış bir hikâye olarak korumak yerine, onu yeni kuşakların yeniden yazabileceği açık bir mirasa nasıl dönüştürecek? Belki artık mesele kardeşlikten müşterekliğe geçmek kadar, bu müşterekliği kuracak yeni kuşakları ve yeni çalışma biçimlerini yaratabilmek olmalı.
