Cihangir Atölye Sahnesinden Boran Özsaygı “Saloz’un Mavalı”nı Anlattı

Pinterest LinkedIn Tumblr +

(Zeynep Algedik’in Boran Özsaygı ile yaptığı ve Evrensel’de yayımlanan söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.)

Peter Weiss’ın kaleme aldığı Saloz’un Mavalı, 1932’de Portekiz’de iktidara gelen Antonio Salazar’ın diktatörlüğü altında Portekiz’in sömürgeci politikalarını merkeze alırken, baskı, şiddet ve sömürü düzeninin işleyişini anlatıyor. Ancak oyun yalnızca geçmişe değil, bugün dünyanın farklı coğrafyalarında süren savaşlara ve iktidar ilişkilerine de ayna tutuyor.

Cihangir Atölye Sahnesi kurucularından Muhammet Uzuner’in yönetmenliğini üstlendiği oyunun 23. Gençlik Yaz Kampı’ndaki temsili sonrasında Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) Oyuncusu Boran Özsaygı ile neden hâlâ güncelliğini koruduğunu ve tiyatronun toplumsal mücadeledeki yerini konuştuk.

Sizi Saloz’un Mavalı oyununu sahnelemeye teşvik eden temel neden neydi?

Oyunun ortaya çıkışından başlamam gerekir aslında. Saloz’un Mavalı’nı konservatuvarda ikinci sınıf oyunu olarak çalışmaya başladık. CAS’ta özellikle öğrenci oyunlarını seçerken o sınıfın neye ihtiyacı var, ne anlatmak istiyoruz; bunları gözeterek seçiyoruz. Saloz’un Mavalı da hem yapısı gereği çalışmaya ihtiyacımız olan bir oyundu hem de derdini derdimiz edindik aslında. Oyun Portekiz’deki diktatör Salazar’ın yönetim ve sömürge sistemi üzerinden aslında çok evrensel bir meseleyi anlatıyor.

‘Bu hikaye sadece bir örnek’

İzlediğimiz şey yalnızca Portekiz’in Afrika üzerindeki sömürüsü değil aslında, o bir örnek. Dünyanın her yerinde yaşanan bir şeyi bize işaret ediyor. Oyunda da bunu söylüyoruz: “Biz Portekiz’i anlatıyoruz ama siz istediğiniz bir yerdeymiş gibi izleyebilirsiniz.” Biz 2019’da prömiyer yaptık ama 2026’da bu oyunu tekrar oynayabiliyoruz. Çünkü hâlâ aynı dertlerden mustaribiz, taşıyoruz, anlatmak istiyoruz ve tartışıyoruz. Bitiremedik oyunu. Oyun kendine seyirci bulmaya devam ediyor. 23. Gençlik Yaz Kampı da bizi misafir etti. Bizim için de başka bir seyirciydi burası; gençler, belki ilk defa tiyatro izleyenler, tiyatro yapmaya çalışanlar vardı burada.

Oyunun da savaşların ardındaki ekonomik, siyasal ilişkileri görünür kılan bir yanı vardı. Oyunun dikkat çeken sahnelerinden biri de iktidar medyasının sıcak savaş alanından yansıtılan görüntüleri çarpıtarak aktarmasıydı.  Sizce oyun bugünün dünyasıyla nasıl bir bağ kuruyor?

Bence kökten bağlı. Biz 1930’lardan itibaren bir hikaye anlatıyoruz. Portekiz yerine Türkiye dediğimizde, Angola dediğimiz yere Kuzey Suriye dediğimizde, isimleri değiştirdiğimizde birebir aynı hikayeyi anlatıyor. Aynı sermaye, savaş, iktidar ilişkisinde sürüyor. Hatta daha acımasız, zalim; insanı umutsuzluğa sürüklemeye çalışan daha korkutucu bir halde olduğunu hissediyorum ben bugüne baktığımda.

Bahsettiğiniz bölümü biz bugünden, yeniden yazdık. Hatta metinde geçen bazı şeyler Gezi sürecinde bizim haberlerde izlediğimiz, duyduğumuz şeylerdi. O yüzden de diyorum, Peter Weiss’ın yazdığı ile bizim bugün yaşadığımız arasında hiçbir fark yok. Bizim oyunda spikerin ağzından duyduklarımız, pamuk tarlasında çalışan kadının kocasına yapılanlar, çalışma kampları, ailelerine kavuşamayanlar, yaşadığı alandan sürülüp geri dönemeyenler… Belki çalışma kampları diye anlattığımız şeyler, bugün ülkemizdeki hapishanelerde yaşananlar aslında.

‘Tiyatro nasıl bir hayat istediğimizin ifadesi’


Bugün tiyatro savaşlara, sömürüye ve baskıya karşı nasıl bir söz üretebilir?

Bizim için tiyatro kendimizi araştırmak için, ‘iyi bir insan’ olmak için, nasıl bir hayat yaşamak istediğimizi tartışmak için bir ifade aracı aslında. Tiyatroyu sanatsal bir ürün ortaya çıkarma kaygısından ziyade bir ifade aracına, tartışma, araştırma alanına dönüştürebilirsek; nasıl daha iyi bir toplum olabiliriz diyerek tiyatro yaparsak o zaman kendi yerini bulmuş olur diye düşünüyorum.

Devamı için tıklayın.

Paylaş.

Yanıtla