Sahnenin Ötekisi: Shylock’un İzinde

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Aziz Burhan Gençkol

Giriş: Aynadaki Yansıma ve Sanatın Kadim Sorusu

Tolstoy, sanatı ve özellikle tiyatroyu bir “yanılsama sanatı” olarak tanımlar. Gerçekten de oyunculuk, bir yanılsama yaratma ve bu yanılsama aracılığıyla hakikate ulaşma sürecidir. İnsan, sahnede bir başkasını yani “öteki”ni canlandırarak aslında kendini anlatır.

Aristoteles’in Poetika’daki “Bütün insanlar taklitten hoşlanır” tespiti de bu varoluşsal zemini destekler: Taklit edebilmek için her zaman bir başkasına, bir dış gözleme ihtiyaç vardır. İşte bu “başkası”, sanatın en temel yapı taşlarından biri olan ötekinin ta kendisidir.

Sanat, öteki olmadan var olamaz. Bazen öteki taklit edilen bir karakter, bazen bir resimdeki yabancı bir figür, bazen de eseri alımlayıp anlamlandıran seyircidir. Her durumda öteki, sanatçının aynasıdır; kendisini görüp dönüştürdüğü estetik bir yansımadır.

Bu çalışma, öteki kavramını William Shakespeare’in Venedik Taciri oyunundaki Yahudi tefeci Shylock karakteri üzerinden masaya yatırıyor. Shakespeare’in yaşadığı dönemin sosyal, dini ve ahlaki yapısı içinde Shylock’un konumunu; adalet, inanç, kimlik ve insanlık bağlamında inceliyor. Amacım, yalnızca ikonik bir karakteri çözümlemek değil; tiyatronun, ötekini anlamak ve görünür kılmak konusundaki o unuttuğumuz büyüleyici gücünü yeniden hatırlatmaktır. Shylock’un hikâyesi, yüzyıllardır süren bir insanlık sorununun sahnedeki makro yansımasıdır: İnsan, ötekine nasıl bakar ve aslında onda kendini nasıl görür?

“Biz” ve “Onlar” Arasındaki Zihinsel Sınırlar

“Öteki” ve “ötekileştirme”, insanlık tarihinin en eski, en köklü kırılma noktalarından biridir. Birey, var olduğu günden bu yana kendisinden farklı olanla bir ilişki kurma biçimi aramıştır. Ancak bu ilişki çoğu zaman bir anlama ve kucaklama çabasından ziyade, yapısal bir mesafe biçiminde gelişmiştir. Dil, din, ırk, cinsiyet ve kültürel kodlar, bireylerin yaşam biçimlerini belirlerken, aynı zamanda toplumsal ayrışmaların da konforlu zeminini hazırlamıştır.

İnsanın ötekine bakışı; coğrafyalar ve çağlar boyunca korku, önyargı ya da bir tehdit algısıyla şekillenmiştir. Çünkü farklı olanla karşılaşmak, bireye ağır bir sorumluluk yükler; ötekiyle temas etmek, kendi güvenli sınırlarını sorgulamayı gerektirir. Bu içsel ve düşünsel sorgulamadan kaçınmak için, insanlık tarihi boyunca ötekini uzaklaştırma, dışlama ya da zorla dönüştürme eğilimi baskın çıkmıştır.

Tarih boyunca kurulan medeniyetler ve imparatorluklar da bu refleksin izlerini taşır. Sınırlar yalnızca haritalarda coğrafyaları bölmemiş, zihniyetleri de ortadan ikiye keserek “biz” ve “onlar” ayrımını kalıcı hâle getirmiştir. Böylece öteki; sadece karşı kıyıda, sınırın ötesinde yaşayan bir yabancı değil; aynı toplum içinde, hatta aynı çatı altında dahi var olabilen tecrit edilmiş bir kimliğe dönüşmüştür.

Felsefi Arka Plan: Bakışın Esareti ve Kurtuluşu

İnsanın kendini tanıma serüveni, kendinden farklı olana bakarak başlar. Ortega y Gasset,

İnsan ve Herkes adlı eserinde şöyle der:

“Kendimizi ilk kez hayatta bulduğumuzda, yalnız ötekilerle birlikte, ötekilerin arasında olmakla kalmayız; onlara artık alışmışızdır da.”

İnsan, doğduğu andan itibaren ötekilerle birlikte var olur. Anne, baba ve içine doğulan toplum, bireyin ilk ötekileridir. Jean-Paul Sartre da Varlık ve Hiçlik’te bu gerçeği radikal bir yerden yakalar: “Kendimizi dopdolu kavramak için başkasına ihtiyacım vardır.” İki insan birbirine baktığında yalnızca fiziksel bir eylem gerçekleşmez; kendi varlıklarının felsefi sınırlarının farkına varırlar. Sartre’ın tanımladığı o kaçınılmaz “bakış” anı, tiyatronun da özüdür: Oyuncu sahnedeyken seyirciye doğrudan bakmaz ama seyirci tarafından kesintisiz bir biçimde bakıldığını, dikizlendiğini bilir. O anda oyuncu hem kendidir hem de seyircinin zihnindeki öteki. Tiyatronun büyüsü tam olarak burada, görünür olma ile başkasının gözünde var olma arasındaki o ince, gerilimli çizgide başlar.

Ne yazık ki tarih boyunca ötekileştirmenin en acı sonuçları sahnelerde değil; savaşlarda, göçlerde ve kitlesel kıyımlarda yaşanmıştır. Haçlı Seferleri’nden Holokost’a kadar insanlık, ötekini susturmanın bedelini çok ağır ödemiştir. Günümüzde ise bu kavram, küresel göç dalgaları, aidiyet ve kimlik krizleriyle birlikte çağdaş tiyatronun tam merkezine yerleşmiştir. Tiyatro, günümüzde yalnızca estetik bir form değil; ötekileştirilenlerin, mültecilerin ve yersiz-yurtsuzların hikâyesini anlatan bir vicdan kürsüsüdür. Tolstoy’un Sanat Nedir? eserinde belirttiği gibi:

“İnsanoğlunun, bunca güç, kaynak tüketen sanat dışında tek bir etkinlik alanı vardır, o da savaştır.”

Savaş ötekini yok etmeye, sanat ise ötekini anlamaya çalışır. Bizim merkezimizdeki soru da tam olarak budur: Sanatın ötekiyle kurduğu diyalog, bu yıkıcı tarihi nasıl tersine çevirebilir?

Shakespeare Sahnesinde Ötekinin Çeşitli Yüzleri

Sahnenin Ötekisi: Shylock’un İzinde, odağına Venedik Taciri’ni alsa da, aslında Shakespeare’in tüm yapıtlarında farklı biçimlerde yankılanan ötekileştirilmiş karakterlerin izini sürer. Elizabeth dönemi İngiltere’sinin katı dini ve toplumsal baskıları içinde Shylock, yalnız bırakılmış mutlak bir kimliktir. Seyirciye ilk bakışta acımasız, intikamcı bir tefeci gibi görünür; ancak derinlemesine incelendiğinde, kendisini dışlayan Hristiyan Venedik toplumunun bir aynası, o toplumun ikiyüzlülüğünün hırpalanmış bir kurbanıdır.

Ancak Shakespeare dehası Shylock ile sınırlı kalmaz; ötekiliğin farklı yüzlerini oyunlarında parça parça inşa eder:

  • Fırtına’da Caliban: Sömürgeleştirilenin, toprağı elinden alınanın ve dili kirletilenin ilkel ama haklı çığlığıdır.
  • Othello’da Othello: Soylu bir asker olmasına rağmen, teninin rengi yüzünden Venedik aristokrasisinde asla tam olarak kabul göremeyen, içerideki yabancıdır.
  • Richard’da Richard: Fiziksel deformasyonu ve sakatlığı sebebiyle doğanın ve toplumun daha baştan dışladığı, bu dışlanmışlığı bir iktidar vahşetine dönüştüren bedensel ötekidir.

Bu çalışma sürecinde yalnızca metinler değil; Elizabeth dönemi tiyatro dinamikleri, dönemin antisemitik yaklaşımları ve yazarın dünya görüşü de incelenmiştir. İsmet Parlak, Terry Eagleton ve Faruk Barman gibi değerli araştırmacıların kaynaklarından beslenen bu kitap; seyirciyi ve okuru sahnenin arkasındaki karanlıkla yüzleşmeye davet ediyor.

Sonuç: Sahne Hâlâ Aynı Soruyu Fısıldıyor

1999 yılında sahneye ilk adımımı attığım günden bu yana, bir karakteri var etmenin fiziksel boyutundan ziyade, onun iç dünyasındaki o gizli odaları keşfetmek benim için hep büyüleyici bir arayış oldu. Zamanla fark ettim ki, sahnede olduğu kadar yaşamda da “öteki” hep var; bazen biziz o öteki, bazen de tam karşımızdakiler.

Sahnenin Ötekisi: Shylock’un İzinde, tiyatronun yalnızca bir eğlence veya seyir alanı değil, aynı zamanda radikal bir yüzleşme meydanı olduğunu hatırlatıyor. İnsanın insanla, toplumun kendi vicdanıyla sınandığı o kadim soruyu, asırların ardından Yazar Aziz Burhan Gençkol okurları için yeniden soruyor:

İnsan, kendini ancak bir başkasında tanıyabilir mi? Hangimiz öteki?

 

Yazar Hakkında: Aziz Burhan Gençkol, Karga Kumpanya Tiyatrosu’nun kurucusudur. Eminönü Halk Eğitim Merkezi, Avcılar Belediye Tiyatrosu ve Semaver Kumpanya gibi kurumlarda tiyatro eğitimi almış; yüksek lisans tezini Haliç Üniversitesi’nde “tiyatroda öteki olma hâli” üzerine tamamlamıştır. Sekiz hikayeden oluşan “Masalcı Karga” kitabının yazarıdır. Tiyatro, sanat ve çağdaş hikâye anlatıcılığının kesişim kümesinde üretimler yapan Gençkol; mekâna özgü performanslar, özel ve kamuya özgü kurumlarda disiplinlerarası kültür projeleri ve sürükleyici deneyim tasarımları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

 

 

 

KAYNAKÇA: Ulusal Tez Merkezi: Venedik Taciri oyunundaki Shylock karakteri üzerinden tiyatroda öteki olma (Tez Referans No:10525840)

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Aziz Burhan Gençkol

Yanıtla