“Kalp İşçisi” Olarak Oyuncu

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Didem Kris

Oyuncular Sendikası’nın uzun zamandır sokağa taşıdığı, çeşitli oturum ve etkinliklerde tartışmaya açtığı, mücadelesini sürdürdüğü bir talep var: Oyuncunun işçi olarak tanınması. Bu çabayı önemli ve yerinde buluyorum. Oyuncunun emeğinin karşılığını alması, güvenceli koşullarda çalışması, haklarının korunması gerektiğini tartışmaya bile gerek yok. Ama bu tartışmanın, oyuncunun emeğini nasıl kavradığımız üzerine düşünmek için de bir imkân sunduğuna inanıyorum. Bu yazı biraz da o imkânın peşinden gitme çabası.

Çağdaş tiyatro sahnesini derinden etkileyen tiyatro kuramcısı, yazar ve yönetmen Antonin Artaud oyuncuyu “kalp atleti” olarak tarif eder. Atlet sözcüğü burada çok şey anlatıyor. Bedenin, nefesin, duygunun, belleğin, tekrarın ve disiplinin birbirinden ayrılmadığı bir emek. Bir sporcunun ortaya koyduğu çabayı düşünün. Bedeniyle, zihniyle, yıllar boyunca biriktirdiği bilgi ve tecrübeyle ortaya koyduğu çalışmayı. Aslında hangi emek bütün bunlardan bağımsız düşünülebilir? Oyuncunun emeğini yalnızca çalışma koşulları ve karşılığında aldığı ücretle değil, toplumsal yaşamın içinde neye dönüştüğüyle birlikte kavramak için bu yazıda ona Artaud’dan ilhamla “kalp işçisi” diyelim.

Giderek sayılara, hesaplara, ölçülebilir sonuçlara indirgenen bir dünyada insanın duygularıyla, çelişkileriyle, acılarıyla, sevinçleriyle uğraşan; bunlardan hikâyeler, karakterler, imgeler üreten bir emekçi. Kendi bedenini, sesini, belleğini, duygularını çalıştırarak başka hayatlara can veren biri. Her emekçi gibi içinde yaşadığı hayattan aldıklarını bilgisi, tecrübesi ve bedeniyle dönüştürerek yeniden o hayata katan; bunu insanın duygularına, hafızasına, hayal gücüne dokunarak yapan biri.

Her emek, üretildiği yerin sınırlarını aşarak toplumsal yaşama katılıyor. Bir işçinin emeğinden doğan şey, başka insanların yaşamının koşullarına dönüşüyor. Kimi zaman bir evin ışığında, kimi zaman bir çocuğun öğrendiklerinde, kimi zaman bir insanın kendisini bir başkasının hikâyesinde tanımasında karşılık buluyor. Emeğin toplumsallığı biraz da burada; başka hayatlara karışmasında, onların bir parçası hâline gelmesinde. Oyuncunun emeğini de bu ortak hareketin içinde düşünmek gerekiyor.

Oyuncu işçidir ve aynı zamanda sanatçıdır. Emeğiyle ortak yaşamın kurulmasına katılırken sanatın kendine özgü imkânlarını da taşır. Sanatçı, toplumun kimi zaman henüz dile gelmemiş duygularına, kimi zaman da henüz düşünülmemiş ihtimallerine biçim verebiliyor. İnsanlar kendi hikâyelerini, acılarını, sevinçlerini bir oyunda, bir filmde, bir sanat eserinde bulabiliyor; kendilerini ve başkalarını yeniden tanıyabiliyor. Sanat, yaşananları görünür kılarken henüz yaşanmamış olanı hayal etmenin de imkânlarını yaratabiliyor.

Oyuncunun toplumdaki yerini, emeğinin gördüğü değeri ve bir sanatçı olarak toplumsal sorumluluğunu biraz da buradan, birbiriyle ilişkisi içinde düşünmek gerektiğine inanıyorum. Üstelik bu yalnızca toplumun oyuncuya nasıl baktığıyla değil, oyuncunun kendi emeğini nasıl gördüğüyle de ilgili. Özellikle televizyon ve sinema üretiminin büyük bir endüstriye dönüştüğü, Türkiye’de üretilen yapımların uluslararası pazarlarda geniş bir yer bulduğu koşullarda, oyuncunun kendi emeğinin hangi üretim ilişkileri içinde yer aldığını, nasıl bir değer yarattığını ve toplumsal yaşamda neye dönüştüğünü sorgulaması da önemli.

Bu sorgulama, sanatçıyı diğer emekçilerden ayrı ya da üstün bir yere koymuyor. Her emekçi gibi sanatçı da içinde yaşadığı toplumun bir parçası; emeği de o toplumun koşulları ve ilişkileri içinde biçimleniyor. Toplumun çelişkilerini, acılarını, umutlarını kendi yaratıcı emeğiyle yeniden yorumlayan sanatçının, o yaşamla kurduğu ilişki üzerine düşünmesi gerekiyor. Bir ekoloji direnişinde, bir hak mücadelesinde, yaşamı savunmak için bir araya gelen insanların yanında, kimi zaman en önünde bulunabilmesinin de bu ilişkiyle ilgisi var. Sanatçının toplumsal sorumluluğu yalnızca yaşananları sanatına taşımasında değil, gerektiğinde o yaşamın içinde taraf olabilmesinde de karşılık buluyor.

Öte yandan sanatçının toplumsal sorumluluğunu konuşurken toplumun sanatçıya karşı sorumluluğunu da unutmamak gerekiyor. Sanatın kolayca bir lüks, gereksiz bir uğraş sayılabildiği; eğitime, kültüre ve sanata ayrılan imkânların daraldığı koşullarda oyuncunun işçi olarak tanınması talebi ayrıca önem kazanıyor. Toplumun acısını, sevincini, mücadelesini kendi emeğiyle yeniden yaşama katan sanatçının da yaşamını sürdürebileceği koşullara ihtiyacı var. Sanatçıdan yaşamın yanında durmasını beklerken onun emeğinin ve yaşam koşullarının savunulması da ortak bir sorumluluk.

Oyuncunun işçi olduğunu söylemek doğru, yerinde ve gerekli. Bugün bunu kabul ettirmek için hâlâ mücadele etmek zorunda oluşumuz başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir durum. Bunun nedenlerini de kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız düşünemeyiz. Ama oyuncu hastalığı diyerek mazur görün, bununla yetinemiyorum. İşçi olarak tanınmak, emeğin hakkının teslim edilmesi yolunda önemli bir başlangıç. O emeğin toplumsal yaşamda neye dönüştüğünü, başka hayatlara nasıl karıştığını da düşünmek gerekiyor. Üstelik bu yalnızca oyuncunun değil, bütün emekçilerin emeği için sorulabilecek bir soru. Belki de “kalp işçisi” derken anlatmaya çalıştığım tam olarak bu: Oyuncunun işçi olarak haklarını savunmasıyla sanatçı olarak toplumsal sorumluluğunu üstlenmesini birbirinden ayrı düşünmemek. Çünkü sanatçı, her emekçi gibi, yaşamın içinden alıyor, emeğiyle dönüştürüyor, yeniden yaşama katıyor. Ve yaşamı savunurken kendi emeğinin de savunulmasını hak ediyor.

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Didem Kris

Yanıtla