Demokratik Sanat Manifestosu!

Yaşam Kaya

Walter Benjamin sanatı birtakım “faydacı” basit ölçütlere saplanıp kalmadan, “özerk” biçimde ekonomi politik ilkelere uygun olarak betimlenebilecek çerçevelerle açığa çıkarma olarak görmüştür. Katı Marxçı düşünürlerin sanatı yalnızca bir üstyapı görüngüsü olarak ele alışını desteklemeyen Benjamin, bir anlamda Nietzsche’nin görüşleriyle benzerlik gösteren fikirlerini ortaya koymuştur. Benjamin’in söyleminden yola çıkarak yakın dönem olaylar silsilesinde karşımızda görünenleri saptamalıyız. Prof. Dr. İskender Pala’nın Zaman Gazetesi’nde yayınladığı ”Muhafazakarın Sanat Manifestosu”yla iki ayrı dünya gibi algılanan Türkiye sanat yaşamının geldiği noktayı derinlemesine irdelemekte fayda var.

Başbakan’ın geçtiğimiz sene bir heykeli ‘ucube’ olarak nitelendirmesiyle başlayan ‘sanatta ideoloji’ tartışması, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda yaşanılan değişimle zirveye çıkmış, Devlet Tiyatroları’nın özelleştirilmesi, kapatılması gibi tartışmalarla doruk noktasına ulaşmıştı. Ulusalcı, Kemalist, sol, sosyalist görüşlerin tiyatroda yaşanılan değişime karşı gösterdiği refleks, Kürt Tiyatrosu’nu da içine alarak büyük protestolara dönüşmüştü. Yapılan eylemlerde şovenizm etkisi dışında gerçekten bu ülkenin sanatını, tiyatrosunu seven insanlar ortaya ciddi eleştiriler koydular. Devlet ideolojisinin Cumhuriyet dönemiyle başlattığı, artık II. Cumhuriyet diye adlandırılan bir yapıyla sürmesi mümkün görünmeyen sanatsal kurumlar, egemen gücün baskısıyla birer birer köklü değişimin içine girdi. Peki bu değişimin sonuçları neler?

Walter Benjamin sanatı, ideolojik bakışın temsil ettiği fikirsel bir eylem olarak reddetmesi günümüzde yaşanılan olayları özetliyor. Şimdinin ulusalcı yapısı, oligarşik devlet ideolojisinden destek alarak, Türkiye’de sanatı ‘toplumsal değişime kapalı bir ivme’ olarak algılamıştı. Esas bağlamda sanatla toplum değiştirilmeli, eğer sanatsal devrim süreci varsa belirli elit kesim bu devrime önayak olabilirdi. Fakat değişen dünya koşulları altında sanat halkı yönlendirmekten çok, halkın sanata yol göstermesi seçeneği toplumların vazgeçilmezi oldu. Olayı daha net açıklarsak; insanlar kendilerini sahnede görmek istediler!

1960’lı yıllardan başlayarak Türkiye’de oluşan sosyalist sanat ve tiyatro, halkçı anlayışıyla toplumu sahnede göstererek belleklerde derin izler bıraktı. Maden işçileri, töre cinayetleri, kapitalizmin ezdiği insanların çilesi romanda, şiirde, tiyatroda büyük oranda yer aldığı için, insanlar kendilerini, üretilen sanatla bütünleştirmeye başladılar. Yani Marx’ın söylediği ‘yabancılaşma’ kavramı sanatla toplum arasında yok denecek kadar azdı. 1980 faşist askeri darbesiyle bıçak sırtı gibi kesilen ‘toplumcu sanat’ yerini asla ‘sol’ değerlerle anılmayacak elitist bir grubun hegemonyasına bıraktı. Sahnede toplumdan aykırı olarak işlenilen konular; sürrealist şiirler, romanlar; vahşi kapitalizmin insanları ezmesine aldırmadan yazılan bireysel insan dünyaları, sanatın ana damarlarını esir aldı ve gitgide toplumdan kopma noktasına gelen sanata ‘muhafazakar’ bakış açısıyla ayar verilmeye çalışılıyor.

Prof. Dr. İskender Pala’nın neredeyse tüm kitaplarını okudum. Kendisine Şehir Tiyatroları’yla yaşadığı kavgalarda genel anlamda destek verdim. Fakat ”Muhafazakarın Sanat Manifestosu” başlıklı yazısında yazdıklarına katılmam mümkün değil. Ayrıca o yazıdan sonra ‘muhafazakar’ diye adlandırdığımız grupların tiyatro eserlerini yasaklamak istemesi, heykelleri bir ‘ucube’ olarak adlandırması, Beyaz Türklerin kontrolündeki Şehir ve Devlet Tiyatroları’nı kapatmak istemesi tam anlamıyla felaket. Sol, Sosyalist görüşlü insanlar bu ülkenin sanatından ne kadar memnun sormak lazım. Ayrıca sanatta ve özellikle tiyatroda ‘sol’ anlayışın egemen olduğunu söylemek büyük yanlış. Tiyatroda sosyalist görüş özel tiyatrolar hariç, Devlet ve Şehir Tiyatroları’nda tek tük oyunlarda yer almışken, lümpen, elitist grupların yönettiği sanat kurumlarını ‘sol görüşlü insanlar yönetiyor’ demek bilgisizlik! Muhafazakar sanatı öne çıkarıp, bir ülkede sanatı yasaklayıp sindirerek demokratik sanat olgusunu yok edemezsiniz. Sanatta demokrasiyi neden savunmalıyız?

1-Sanatta ‘demokrasi’ kavramını savunmak, her kesimin en büyük sorunu olmalı! Eğer ‘demokrasi’ diye bir olguya inanıyorsanız, gidip müzik festivallerini susturmaya çalışmazsınız!

2-Ödenekli tiyatroların işleyişini beğenmeyip –ki birçok kimse memnun değil- bu ülkenin en köklü kurumlarını kapatmak istemezsiniz!

3- Şairlerin, yazarların kitaplarını ‘müstehcen’ diye yasaklamaya çalışmazsınız!

4-Sanatın içine ‘insanların özel hayatlarını’ katarak ‘biz bunu istemiyoruz’ demezsiniz!

5-Demokrasiye inanıyorsanız eğer, sanatı ‘özgür’ bırakıp, kimin hangi etkinliği, festivali nasıl düzenlendiğiyle ilgilenmezsiniz!

6- Gün gelir egemen güç sizin beğenmediğiniz ‘karşı taraf’ olur ve o zaman aynı muamele size yapılır. Ve bu işin sonu gelmez.

7- Sanatta ‘demokrasi’ herkese, her kesime lazım, yoksa ‘faşizm’ her zaman kendisine uygun koşullar yaratabilir!

Birgün



  tarafından yazılan diğer yazılar.

Yorum


işlemi tamamlayınız: