Çalışanlar Tiyatrosu Var mı Yok mu?

Hüseyin Erdoğdu

Tiyatro Boğaziçi(TB), uzun bir aradan sonra İstanbul Alternatif Tiyatro Günlerine(İATG) Kolektif Oyunlaştırma Çalışması Sunumu ve Deneme Gösterimi ile katılım gösterdi. Ben bu yazıda, Kolektif Oyunlaştırmaya Giriş Sunumu ve Deneme Gösterimi üzerine birkaç sözle beraber Çalışanlar Tiyatrosu’ndaki sıkıntılar ve olası çıkışları da dile getirmek niyetindeyim.

TB  temsilcileri, yaptığı sunumda bir anlatı yada hikayeden yola çıkarak bir oyun örgüsü oluşturup kolektif bir oyunlaştırmaya gidişte nasıl bir yol izlediklerini anlattılar.  Bunun için belki süreci çok kısa hatırlamak gerekiyor. TB, daha önce ortaya koydukları çeşitli prodüksiyonlardan sonra en son Şirket Hikayeleri oyununu sahnelemiş ondan sonrada Askerlik Hikayeleri çalışmasını başlatmıştı. Askerlik Hikayeleri sürecine kolektif oyunlaştırma denemeleri ve minimum tiyatro yapma çabası olarak bakılabilir. Bu dönemde oldukça yol alınmasına karşın süreç istenildiği gibi tamamlanamamıştı. 2015 yılına kadar TB’nin minimum tiyatro yapma çabaları durmuş (bazı üyelerinin profesyonel tiyatro yapan bölgeye kayanlar ve bireysel anlamda bazı çabalar dışında), hedeflenen çalışmalar sekteye uğramıştı. Süreçle ilgili daha detaylı bilgi için aşağıdaki linke bakılabilir.[1]

Topluluk 2014’ün sonları 2015 yılının başlarında geçmiş deneyimlerini de göz önünde bulundurarak eldeki anlatılar ve verili hikayeler üzerinden 31 Mayısta İATG kapsamında yarım saatlik sergilemeyi seyirci ile buluşturmuş oldu. Beş aylık bir süreç için ve haftada bir çalışma anlamında oldukça başarılı oldukları söylenebilir.

Sergileme aynı mekanda (bir meyhanede) paralel  giden iki olay üzerinden oyunlaştırılmaya çalışılmış. Oyun meyhanenin aşçısı Ali’nin kedisini parçalayan gangster tipli adamların köpeklerini zehirleme ve meyhanede yeni işe başlayan Şırnaklı Selahattin’in buna itirazı şeklinde özetlenebilecek bir diyalogla açılır. Diyalog suç-ceza ya da affetme-intikam ikilikleri üzerinden oyunun önemli temalarından birini baştan seyirciye aktarıyor.

Selahattin:“Boş ver be Ali Abi, Allahtan bulsunlar. Başın derde girecek yok yere!”

Ali: “Fırsatın varsa intikamını alacaksın. Allah bu puştların cezasını verseydi çoktan verirdi.”

Meyhaneye gelen müşteriler arasında Şırnak’ta görev yapan ve Garson Selahattin’in köyünü yakan, babasını öldüren komutan da vardır. Selahattin komutanla karşılaştığında onu tanır. Karşılaşmadan sonra Selahattin intikam-adalet ikilemini kendisi yaşar. Aşçı Ali’nin hazırladığı zehirli mezeyi komutana vermeyi düşünür. Oyun içinde yan hikaye olarak Selahattin’in çalıştığı meyhanenin yanında baraka denilebilecek bir yerde kalan ve çıkan yangın sonucu ölen işçinin hayaleti çıkar seyircinin karşısına. İşçinin hayaleti Selahattin’in intikam hissiyatını temsil etmektedir. Selahattin’in bu ikilemi üzerinden oyunun temalarından biri olan toplumsal adalet işlenirken komutanın kızının Diyarbakırlı bir avukat ile evlenme hazırlığı oyunun diğer teması olan orta sınıf ayrımcılığına odaklanıyor. Komutan bu evliliği reddeder. Kızı başta babasına direnç göstermesine rağmen babasının sorularına verdiği cevaplarda kendisinin de evleneceği kişinin kimliğini kabullenmeye hazır olmadığını gösterir.

Baba: ”Şimdi diyelim çocuğunuz oldu ve damat adayımız çocuğa Kürtçe isim verelim dedi…”

Kız:”Yok baba o kadar da uzun boylu değil yani!…”

Meyhane ışık teknikleri ile mutfak ve servis bölümü olarak ayrı iki odak olarak kurulmuş. Bu iki odağı birbirine bağlayan Garson Selahattin’dir. Sergileme sonunda Selahattin’in çelişkileri ve komutanın kızının hikayeleri bir yere bağlanmadan bırakılır.

Sergileme sonunda yapılan sunumda, topluluk üyeleri gelen sorular üzerine intikamın olmayacağını komutanın kalp krizi sonucu hastaneye kaldırılacağını belirttiler. Oyun temalarından birinin toplumsal barış oluğunu düşündüğümüzde böyle bir hamlenin zaten zor olduğu söylenebilir. Büyük bir toplumsal olayın toplumsal barışla sonlanmasını imkansız kılacak zehirleme (intikam) hamlesi oyunun temasını boşa çıkartacağını tahmin etmek zor değil. Bu yüzden sunum esnasında “zehirleme oluyor mu olmuyor mu?” soruları çok da anlamlı değil. Çünkü oyunu böyle kurgulamak topluluk kararı ile oyunun ana temalarından biri olan toplumsal barışı ertelemek ve toplumsal çatışmanın devamını kurgulamak şeklinde olabilir diye düşünüyorum. Bu aynı zamanda orta sınıf ayrımcılığını (en azından oyundaki temsiller üzerinden) derinleştirecektir. Bunları iddia ederken kişisel öngörüm TB’nin  kurguyu yaparken  topluluk tavrı olarak politik yaklaşımının toplumsal barışın bir provasının veya buna yönelik politik bir tavırlarının olacağı yönünde. Toplumsal barışın sağlanması ile beraber orta sınıf ayrımcılığının daha kolay çözümlenebileceğine de eklemek istiyorum. Son kırk yılı çok yoğun olmak üzere yüz yılı aşan bu toplumsal çatışmanın toplumsal barışa evrilmesi orta sınıf ayrımcılığını da sonlandırırken  geriye sınıflar arası çelişkilerin daha netleşeceği bir toplumsal zemin bırakır. Bunu dert etmekte sanırım başka temsillere kalıyor. Bir başka tartışma-öneri noktası da oyunun bundan sonra örülürken var olan epizodun genişletilmesi şeklinde mi olacağı yoksa farklı epizotlar eklenip öylemi tamamlanacağı oldu. Gelen önerilerden biri bu coğrafyanın sadece Kürt sorununun olmadığı Rum veya Ermeni olaylarının da yaşandığı ve birkaç epizotla desteklenip oyunlaştırılabileceği  şeklindeydi. Çok değerli öneriler olmakla beraber  TB’yi (BGST de diyebiliriz) azıcık tanıyan biri olarak daha önce tam  böyle olmasa da bu öneriye yakın projelerin sahneye taşındığını hatırlıyorum.  Biz Siz Onlar bunlardan biri olarak aklımda kalan. Oysa bu çalışma ile ilk defa merkezinde Kürt meselesinin olduğu toplumsal barışı hedeflemiş bir oyunlaştırma süreci ve fırsatı yakalanmıştır. TB’li çalışanlar sahip oldukları deneyim ile eldeki hikayeleri ve karakterleri derinleştirip  bu çalışmayı çok başarılı bir şekilde tamamlayacaklardır. Oyunu önerildiği gibi başka epizotlarla tamamlamak sözü edilen toplumsal olayların (Kürt, Ermeni, Rum vb) birbirine bağlanarak oyunlaştırılması hem tekrara düşme hem de süreci uzatma anlamında tehlike arz ediyor. Bunun yerine yapılan sergilemede ortaya konan intikam-adalet ikileminin iyi işlenmesi halinde Kürt meselesinin toplumsal olarak barışa evrildiği ama iktidarın konumu açısından gelgit yaşadığı bir süreçte politik net bir tavır olarak ortaya konabilir. Biraz açarsak; TB’nin sergilemenin başından itibaren ortaya koyduğu intikam-affetme ikilemi bu tür çatışmaların-savaşların sonunda tarafların çok yaşadığı ve toplumsal barışın önünde duran en büyük engeldir. Güney Afrika örneğinde de İrlanda örneğinde de böyleydi… Yani halklar arasında düşmanlığı başlatan egemenler ya çıkarları gereği ya da gerçekten istediği için savaşı bitirmek istese bile toplumsal kesimler arasında zamanla oluşan bu kin, nefret, intikam duyguları toplumsal barışı geciktiren en büyük engel olarak ortaya çıkar. Bizim coğrafyamızda da yüz yılı aşan bu sorunun belki de en büyük sıkıntısı çatışmalarla gerçekleşen tahribatlara, (sivil veya asker fark etmez) iktidarlar politikaları ile körüklenip büyütülen kin ve intikam duygularına karşı TB eli ile barış ve adalet fikri sahnede bir öneri olarak ortaya çıkabilir. Tiyatronun (sanatın) görevi de budur. Yani ülke gündemini etkileyen olaylarda siyaseten karar veren politikacılarla etkileşimden çok halkla paylaşım içinde tabandan değişimlere öncülük etmek veya gelişen değişimlere yönelik öneri geliştirmek.

Topluluğun Askerlik Hikayeleri anlatısı diye adlandırabileceğimiz dönemden çeşitli dersler çıkardığı ve buna yönelik çalışanlar tiyatrosunun minimum tiyatro yapma hedefinde ortaya çıkacak sıkıntıları azaltma konusunda daha dikkatli davrandığını çalışma süreci ile ilgili yapılan aktarımdan anlaşılıyordu. Askerlik Hikayeleri dönemi ile son sergileme sürecini karşılaştırmak gerekirse (bildiğimiz kadarı ile); kısa da olsa son sergilemenin sahneye taşınması ısrarı önemli. Askerlik Hikayeleri tamamlanamamıştı. O süreçte oyunun merkezinde olan arkadaşın ailevi sorunları etkili olmuştu ama tek sorun bu değildi tabi. Tek sorun bu olsa bile kolektif bir çalışmayı bir kişi üzerinden kurgulama hata olarak kabul edilmiş ve önlem alınmış. Diğer bir nokta oyunlaştırma sürecindeki materyal seçimlerinin ekonomik olması. Bütün öneri, anlatı, hikayeleri uzun uzun değerlendirmek yerine verili olandan yola çıkılmış. Bunların yanında çalışanların sıkıntılarını göz önünde bulundurarak sınırlı olarak yapılacak kolektif çalışmalarda disiplini daha çok gözettiklerini, sahne altı ve üstü koordinasyonunda da dikkatli davrandıklarını sunumda belirtmişlerdi. Peki bu sürece baktığımızda TB adına çalışanlar bölgesi örgütlenmesi ileri bir noktaya taşınmış ve dışarıya açılım yapmış mı oluyor? Tabi ki cevap hayırdır. TB’nin geçmişinden bazı dersler çıkararak minimumda olsa tiyatro yapma ve örgütleme çabası çok önemli ama son yapılan sergilemenin devamının geleceği de garanti değildir. Bunu sadece TB topluluğuna bakarak da söylemiyorum. Kendi (Deneysel Sahne’nin) çalışma pratiklerimize ve örgütlenmemize baktığımda da benzer sıkıntıları yaşadığımızdan böyle düşünüyorum. Bu noktada biraz Deneysel Sahne’nin (DS) yaşadığı süreci anlatmam gerekiyor. Mümkün olduğunca kısa tutacağım.

DS İstanbul Üniversitesi çevresinde tiyatro yapan öğrenci ve mezunlarının birlikte kurduğu daha sonra öğrenci ve mezunlar (çalışanlar) ayrı örgütlenmeye gittiği bir yapı. Çalışanlar olarak ilk girişimleri Elif Şafak’ın Siyah Süt romanını uyarlayıp sahneye taşımak oldu. 2010 da oyunlaştırılan eser kısa bir gösterimle sahneye taşınmış 2010-11 sezonunda tamamı sergilenmişti. Ondan sonra topluluk kendi oyununu yazma konusunda bir çaba içerisine girmiş, 2013-14 sezonunda ön gösterim diyebileceğimiz hali ile sahnelenmiş. Gelen değerlendirme ve eleştiriler dikkate alınarak oyun 2014-15 sezonu boyunca birçok kez seyirci ile buluşturulmuştu. Ayrıca 2013 de grubun iki üyesi inisiyatif alarak Kürtçe Tiyatro (KT) birimini örgütlemeye girişmiş 2013-14 sezon başı öğrencilerde bir üye ve yapı dışından da bir bireyin destek vermesi ile KT birimi inşa edilmeye başlanmıştır. İki yıldır istikrarlı olarak haftada en az bir çalışma yapılmakla beraber inşa süreci tamamlandı diyemeyiz. Diyemeyiz çünkü birim kurumsal ayaklarını oluşturmak yolunda gerekli hamleyi yapamadığından her an dağılmayla karşı karşıyadır. İki senedir oyun (Nexweşe Nexweşîyê-Hastalık Hastası) merkezli bir çalışma yürütüyor. Oyun merkezli çalışma grubun birlikte çalışmasını kolaylaştırmış ama topluluk içinde bir yapının örgütlenme ayaklarının oluşmasını kısaca kurumsallaşmasını engellemiştir. KT biriminin öncelikle önüne koyacağı hedef dil (Kürtçe) çalışmaları olması gerekirken iki sezondur onca söyleme rağmen dişe dokunur bir ilerleme sağlanamamıştır. Bir Moliêre oyunu (Nexweşe Nexweşîyê) oynandı ama buna yönelik sahne altı (tarihsel arka plan vb.) çalışmaları bile çok sınırlı yapılabildi. Sadece oyun merkezli hareket etmek eleştiri konusu olacakken oyuna yönelik çalışmaların bile hakkıyla yapılamaması birimin sağlam bir temelde inşasını (en iyimser deyişle) geciktiriyor. DS topluluk olarak KT den şu anda çok mu farklı? Buna net bir cevap veremiyorum ama iki dönemdir aynı oyunun sergilenmesi dışında herhangi alternatif bir çabanın olmaması topluluğun tamamının geleceği içinde tehlike sinyalleri veriyor demektir. TB’nin çalışanlar bölgesinin “tasfiye mi oluyoruz?” sorusu DS için de çok rahatlıkla sorulabilir. Boğaziçi çevresinin 20-25 yıllık deneyimine rağmen TB’nin çalışanlar ayağı dağılma korkusu yaşıyorsa DS’nin bu korkuyu daha çok hissetmesi gerekir. Sanırım KT kendi içinde yapacağı tartışmalardan çıkacak önerilerle birimin inşasını tamamlayacakken DS’de daha geniş olarak çıkaracağı yol haritası ile çalışanlar bölgesinin toparlanmasına yardımcı olacaktır. Aksi yöndeki gelişmeler zaten ayrı bir değerlendirme konusu olacaktır.

Madem aksisini düşünmek istemiyoruz çalışanlar bölgesindeki örgütlenmeyi canlandırmak için ne yapılabilir? Acaba bu yazıda sözü edilen topluluklar (TB, DS) dayanışarak bu alanı canlandırabilir mi? Bana kalırsa ya böyle bir dayanışma kurulacak ya da topluluklar tekrar kendi gündemleri içerisinde akıntıya karşı kürek çekmek gibi biraz çırpındıktan sonra hissettikleri korkuyu yaşayıp dağılma sürecine gireceklerdir. Burada asıl belirleyici olan grupların böyle bir silkelenmeyi isteyip istemedikleridir. Son İATG şenliğine bakıldığında üzerine fazla düşünmedikleri söylenebilir. İATG’yi girişim olarak devam ettirmek isteyen öğrencilerin çağrılarına yaklaşan şenlik için temsilci düzeyinde katılım gösteren DS ve TB çalışanları öğrencilerden yeni bir çağrı bekler durumundaydılar. 2014-15 Şenliğine DS’den KT birimi bir oyunla TB de kolektif oyunlaştırma hedefi ile yaptığı çalışmayı kısa bir sergileme ile katılım gösterdiler. Bu sergilemelerde birbirini izlemek üzere karşılıklı olarak üyelerinden izleyici bile organize edememişlerdir. Bu biraz ümitsizlik yaratıyor. Ama bu öneri yapmamızı engellemez! Net olarak önerilen nedir? İlk aklıma gelen şöyle bir yol haritasıdır;

  • Topluluklar kendi içinde tartışmalarını yürüttükten sonra sonuçlarını görür ve hedeflerini birbiriyle paylaşırlar.
  • Ortak bir toplantı organize ederler (mümkünse ATÖLYE grubunu da dahil etmek).
  • Kendi çalışmalarının birbiriyle ne kadar benzeştiğini veya ayrıştığını belirleyip ortak bir projeyi ne kadar örgütleyebileceklerine bakarlar.
  • Bütün bunlar (ve başka önerilerle desteklendikten) sonra dayanışma örgütlenemiyorsa bir açıklama hazırlanarak kamuoyu ile paylaşmak.

Her konuşmada ortak sıkıntılardan bahsediliyorsa ancak ortak gündemler oluşturup ve örgütlenme gerçekleştirilirse bir çıkış yolundan bahsedilebilir.

[1] http://mimesis-dergi.org/2013/12/askerlik-temasi-uzerine-oyunlastirma-calismasi/

Yorum


işlemi tamamlayınız: