‘Kültür’ü Tasfiye Aracı Olarak Ekonomik Kriz!

(Şenay Aydemir’in GazeteduvarR’da yayınlanan yazısını paylaşıyoruz.)

İktidar, ‘millet’ tanımı içinde yer almayan sanatçıları ve sanatsal etkinlikleri etkisizleştirmek, tasfiye etmek için nasıl bir yola başvurdu? Kuşkusuz hukuk bunlardan bir tanesi. Ama ondan çok daha etkili başka bir silah da ‘kültür’ alanını akamete uğratma yöntemi olarak devreye sokuldu. Barış akademisyenlerine destek bildirisine imza atan sinemacıların Kültür Bakanlığı desteklerinden mahrum edilmesi örneğinde olduğu gibi…

Bir süre önce bu köşede, ekonomik krizin özellikle kur artışından kaynaklı etkilerinin kültür ve sanat dünyası üzerinde nasıl etkiler yapabileceğine dair öngörülerde bulunmuştuk. Söz konusu yazıdakurdaki artışın başta yayın dünyası olmak üzere, sinema ve müzik gibi diğer alanlarda da ciddi etkileri olacağı belirtiliyordu. Aradan iki hafta geçmeden bu etkiler gözle görülür hale geldi.

Örneğin Leman dergisi, kâğıt sıkıntısı nedeniyle boyutunu küçültmek zorunda kaldı. Uykusuz dergisi de fiyatına zam yaparken geleceği konusundaki belirsizliği ifade eden bir basın duyurusuyla okurlarını bilgilendirdi. Cumhuriyet gazetesinin 29 Ağustos Çarşamba günü yayımlanan nüshasında “Yayıncılıkta Kırmızı Alarm” başlıklı bir yazı kaleme alan Metin Celal, durumu açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Celal yazısında, “Yılbaşında bir ton kitap kâğıdını 750 Avro’ya yani 3.412 liraya alırken şimdi 850 Avro’ya 6.128 liraya alıyoruz. yüzde 79.6 artış söz konusu” ifadeleriyle krizin ekonomik göstergesini çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Kitap yayınlama maliyetlerinin yüzde 70 arttığına dikkat çeken Celal, okura yansıtılan yüzde 10’luk zammın ise tepki çektiğinin altını çiziyordu. Celal bir sektör temsilcisi ve sözcüsü olarak haklı bir biçimde Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’u acilen yayıncılık sektörünü destekleyici tedbirler almaya davet ediyordu. Bu çağrı burada dursun, biraz sonra yeniden döneceğiz.

Perşembe günü ise Bianet’te söyleşisi yer alanErinç Yeldan meseleyi çok daha başka bir açıdan ele almıştı. Prof. Dr. Yeldan “İthal, dolayısıyla pahalı kâğıdın ifade özgürlüğüne, katılımcı medyanın oluşturulmasına, katılımcı demokrasinin oluşturulmasına çok ciddi sosyolojik, siyasi etkileri var. Ekonomik şiddet giderek siyasi şiddetin ana mekanizmasını oluşturur bir hale geliyor. Bu bakımdan elbette çok sesliliğin, çok renkliliğin maddi temelleri sarsılıyor” diyordu.

‘KÜLTÜREL İKTİDAR’ VE KARŞI SALDIRI

Cumhurbaşkanının açık ki, sanat ve edebiyat alanını kastederek ‘kültürel iktidar olamadıklarını’ defaatle dile getirdiği herkesin malumu. Bu ifadenin yalnızca iktidar ve çevresinin bu alanlardaki üretim kısırlığına vurgu yapmadığını, aynı zamanda kültürel alanın bir bölümünün bizzat Erdoğan tarafından ‘hasım’ olarak ilan edildiğini ifade etmek gerek. Hal böyle olunca her türlü siyasi ve ekonomik olanak bu alanı daraltmak, üretimini sabote etmek ve giderek üretim yapamaz hale getirmek için kullanılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 6 Kasım 2017’de Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Yeni Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Projesi”nin tanıtımında yaptığı konuşmada bunu en açık şekilde şu sözlerle ifade etmişti: “Ağızlarını her açtıklarında muasırlıktan, batılılıktan, Avrupalılıktan, modernlikten, çağdaşlıktan söz edenlere soralım bakalım, dünya çapında hangi eserleri ortaya koyabilmişler?

Örneğin, dünya çapında bir opera, pop sanatçısı, bir aktör, bir gitarist yetiştirebilmişler mi?” Aynı yılın 29 Mayıs’ında Ensar Vakfı’nın toplantısında ise “Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hala en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum” ifadelerini kullanmıştı. Yani mesele, dünya çapında bir ‘sanatçı’ yetiştirip yetiştirmemekten çok; sanatçının Erdoğan’ın ‘millet’ tanımının içinde yer alıp almamasıyla ilgiliydi daha çok. ‘Millet’in içinde tanımlanmayan hiçbir sanat ürünü ve sanatçının – isterse dünya çapında olsun- kıymeti harbiyesinin olmadığına dair daha açık bir vurgu yapılamaz.

Peki, iktidar, ‘millet’ tanımı içinde yer almayan sanatçıları ve sanatsal etkinlikleri etkisizleştirmek, tasfiye etmek için nasıl bir yola başvurdu? Kuşkusuz hukuk bunlardan bir tanesi. Ama ondan çok daha etkili başka bir silah da ‘kültür’ alanını akamete uğratma yöntemi olarak devreye sokuldu. Barış akademisyenlerine destek bildirisine imza atan sinemacıların Kültür Bakanlığı desteklerinden mahrum edilmesi örneğinde olduğu gibi. Aynı şekilde artık gizleme gereği duymadan film festivallerinin, kültürel etkinliklerin ‘bizim’ ve ‘onların’ olarak ikiye ayrılıp kamu fonu desteklerinde açık bir ayrımcılığa gidilmesi gibi. Kesim rakamlar vermek zor ama Boğaziçi, Adana ve Antalya film festivallerine destek olarak verilen kamu kaynakları ile İstanbul ve Ankara film festivallerine verilenler arasında ortalama on kat fark olduğunu belirtmek yeterli olacaktır.

KRİZİ FIRSATA DÖNÜŞTÜRMEK!

Metin Celal, çok haklı olarak Kültür ve Turizm Bakanı’nı yayıncılık sektörünün içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıların aşılması için önlemler almaya davet ediyor. İlk olarak da yüzde 18 olan KDV oranının kaldırılmasının bir adım olacağını belirtiyor. Ancak, karşımızda sorumlu oldukları alana bütünlüklü bakan, sektörlerin bütünüyle ilgili sağlıklı kararlar alma iddiası taşıyan bir iktidar yok. İktidarın her alanda olduğu gibi burada da “millet için çalışanlar ve çalışmayanlar” olarak durumu ele alıp, ekonomik krizi de başta yayıncılık sektörü olmak üzere kültür sanat alanında bir tasfiye aracına dönüştürme fırsatı kollayacağını söylersek fazla mı komplocu oluruz? Üstelik bu hukuki yollara göre çok daha ‘temiz’ bir yöntem. Nihayetinde bir türlü hâkim olunamayan kültür sanat alanındaki üretimin hatırı sayılır bir bölümü ‘piyasanın gizli eli’ tarafından tasfiye edilse kim ne diyebilir ki!

Erinç Yeldan’ın “Ekonomik şiddet giderek siyasi şiddetin ana mekanizmasını oluşturur bir hale geliyor” sözleri bizler için durumun vahametini ortaya koyarken; iktidar ve çevresi için de büyük bir olanağa işaret ediyor aynı zamanda. Yarın çıkıp da “Sadece milletin yayıncılarına ve yayınevlerine destek vereceğiz ” diye bir açıklama yapsalar kim ne diyebilir ki? Üstelik bu ilk defa da olmayacak. ‘Millet’ için bilim üretmediklerini düşündükleri akademisyenleri üniversitelerden ihraç etmekle kalmayıp başka alanlarda da çalışmalarını engelleyerek ekonomik olarak yıkıma uğratan; tamamen keyfi bir biçimde sinemacıları kamu fonlarından mahrum bırakarak üretim yapamaz hale getiren bir iktidardan bahsediyoruz. ‘Para’yı ödül ya da ceza olarak kullanmakta daha da mahir üstelik!

GazeteduvaR