“Oyun Sonu”nu Beklerken

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Can Merdan Doğan

“Bütün insanlara zamanları, buradan, Hiçbir Zaman Sokağı’ndaki, Hiçbir Yerde Evi’nden Dağılır.”

Michael Ende

Yaşam; geçip giden zamana, zamanın yazgısına hayıflanma halidir birazda. Michael Ende’nin yazdığı Momo adlı romanda, amfitiyatroda kendine bir kulübe kurmuş, on iki yaşlarındaki bir kız çocuğu olan Momo’nun, “Zaman Tasarruf Şirketi”nden kaçışının, zamana ulaşma çabasının öyküsü anlatılır. Şirkette çalışanlar ‘’dumanlı adam’’lardır. Onlar grilerdir. Çevrelerindeki insanların zamanlarını “tasarruf” ederek, onlara yeni bir yaşamın olanaklarını sağlayacaklardır! Yasa koyucular;  insanları oyalamanın, gözlerini kapatmanın yollarını; onlara şöhreti ve parayı sağlayarak bulmuşlardır. Momo’nun dostları, oyun arkadaşları bir bir kaybolmaya başlar. Artık dostlarının ne oyun oynamaya, ne hayal kurmaya, ne de düşünmeye vakitleri vardır. Momo, Hora Usta’yla beraber, dumanlı adamlara direnmeye çalışır. Zaman hırsızlarından, çalınanları geri alma ümidindedirler. Roman, kapitalizmin Momo’nun masalı üzerinden güçlü bir eleştirisidir. Biraz da kapitalizmin bizim üzerimizden kurguladığı masalları aktarır.

Zaman bize bahşedilen saniye, dakika, saatler dışında anlamını yitirmiştir. Canlılığın simgesi olan Momo’nun “Bir müzik duyuyorum, benden çok uzakta, ama içimden yükseliyor.” Anlatımındaki zamanı duyumsama hali, bir “yok”luğun üzerine inşa edilmiştir. Çünkü zaman, bir dilimin adıdır artık. Momo içinse, yürekten duyumsama halidir.

“Yürek bir gün durursa ne olur?”Bir oyun bitmiş olmaz mı?

Oyun Sonu, dünyanın yıkımını; Hamm ve Clov’un üzerinden aktarımıdır. Hamm, tekerlekli sandalyeden kalkamayan; Clov ise, oturamayan oyun kişileridir. Dışarının yıkımı Hamm ve Clov’un yaşadıkları alanda imkansızlığa bürünür. Klostrofobik atmosferde bir evi hatırlatan iki penceredir. Hamm, Clov’un efendisidir. Clov, yarı bilinç halinde kör olan Hamm’ın dışarıyla kurduğu tek bağdır, fakat görülmeye değer pek fazla şey kalmamıştır. Dünya artık gridir!

Zaman?

İki dünya sava… benliğini arayan; kendini nasıl konumlandırabileceğini bil…Makinelerin sav…Yersiz yurtsuz…Ulus kim…Beck…Ham…

Zaman?

Verilen Nobel Ödülü…Bir başyapıt deme telaşesi…Eleştirmenlerin “çivi”leri kendi kıç…

Beckett; Godot’yu Beklerken’deki, bekleme halini, Oyun Sonu’nda, bitmiş olan, bitmek zorunda olan bekleyişin tam da içinden, benliğin yarı uyuklar halinden bildirir bize. Yürek durmak üzereyse ne olur? Hamm’ın tamamlanamayan öyküleri; iki tenekenin içinde yaşayan Hamm’ın annesinin ve babasının (Nell-Negg) Komo Gölü’ndeki aşklarını anımsayamamaları; Clov’un kör olmak üzere olan gözleri, oyunun bittiğinin habercisidir. Sahneye düşenlerse boşa çabalar; çabaların içindeki tekrarlar ve yarım cümlelerdir. Keşke iş bu kadarla kalsa, keşke hiçbir Beckett oyunu sahnelenmese (Dostlar Tiyatrosu’ndan özür!), biz yarım kalan sözleri, sonrasında sözsüzlüğü kendi çabamızla okumaya çalışsak. Clov’un dürbününden görülen çocuğun Momo olduğunu sansak, sonra bahşedilenlerin yürek yokluğuyla nasıl da yıkıma uğradığını fark etsek. Keşke oyun bitse de Momo’nun masalını dinlesek.

Zaman: 20.30

Mekan: Kumbaracı50

Yönetmenliğini Cem Uslu’nun yaptığı Oyun Sonu’nda, sahnelemede Beckett’in direttiklerine sadık kalınmış; iki pencere, iki çöp tenekesi, bir tekerlekli sandalye, L çizen bir Clov.  Hamm’ı, Cem Uslu; Clov’u, Simel Aksünger; Nagg’i dönüşümlü olarak Murat Engiz/Halil Babür; Nell’i ise Ayşegül Uraz oynuyor. Beckett’i az biraz okumuş, hocalarından; derslerde az biraz öğrenmeye çalışmış, ama en önemlisi de onun yıkımını kendi yıkımı saymış biri olarak, oyunda, öncelikle dikkat ettiğim oyuncuların Oyun Sonu’nu nasıl hissettikleri oldu. Beckett dramaturjisinde atlanan, sanırım Beckett’in kurduğu tuzağa düşmek oluyor. Oyuncu metinle bir özdeşim kuruyor. Bir “yara” olduğunu fark ediyor da, yaranın bir mesafeden anlatılması gerektiğini fark edemiyor. Oyunda, tekerlekli sandalyedeki Hamm’ın tekerlekli sandalyede olması, Nell ve Nagg’in çöp tenekesinde olması boşuna değil, metindeki üç noktalar da boşuna değil. Oyun Sonu’nu izlerken, Hamm’ın, Clov’la kurduğu ilişki, eksiksiz bir ‘’iletişim’’ gibi gözüktü bana. Hatta Hamm’ın gözlüğüne rağmen kurulan “gözle temas” iletişimin ve ilişkilerin imkansızlığı üzerinde duran Beckett’in atlanmasının ve oyuncunun, seyirciyi atlamama, seyirciye oynama -bir ara ağlamaklı oldum.- yanılgısına düştüklerini duyumsadım. Farklı kültürlerin, birikimin, toplumsal hareketliliğin yarattığı boşluk, oyunu “Türk” seyircisi için anlaşılır kılma yollarını aramış. Oyunda Hamm’ın tekrarları Türkçeleştirilerek –örneğin “eski yollar…eski dostlar…” Türkiye’de iyi bilinen bir şarkı olan “eski dostların” notalarıyla söyleniyor.- insanlığın ortak yıkımına, yerel bir yer bulunmaya çalışılmış. Mesele “hepimizin aynı bok çukuru”nda debelenmesiyse buna ne gerek vardı, diye düşünmeden duramıyor insan. Beckett, Oyun Sonu’nda bir noktayı işaretleyerek, oyuncunun ve sözün önemini, dolayısıyla üslubun –Beckett boştan yere Fransızca yazmaz- değerini azaltır. Oyun Sonu, diğer metinlerinden önce ve Godot’yu Beklerken’den sonra “araf” bir metindir. Hikaye hatırlanamayan, oyuncu; ellerini ve yüzünü seçebildiğimiz, fakat bedensel kabiliyetlerden yoksun kalandır; oyuncu kısmen hareket eder, sözde kesintili ve eksiltilmiş bir halde varlığını sürdürür. Gösterimde ise tamamlanmış bir “kimsesizlik” hikayesini dinledim. Dinlemek fiilini kullanıyorum, çünkü Hamm’ın teşhirci oyunculuğu ve iletişim kurma çabası oyunu izlenemez hale getirdi. Baudelaire “öfke bir yaşam belirtisidir.” der. Öfke, isteğin dışavurumudur. Bitmiş bir oyunda varlığını sürdüren öfke, hala çıkışın olduğuna inandırır bizi. Oysa, oyun bir yitimin tekrarıdır. Bir tekrarda ise öfkenin yerinde olması gereken, alışılmışlığın hüznü ve komedisidir. Hamm öylesine öfkeliydi ki, birisi onu zorla tekerlekli sandalyede tutuyor hissi uyandırdı. Birazdan kalkacak ve Clov’u pataklayacak sandım. Simel Aksünger’i çabasından ve Clov’u oyunculuğun tereyağına bulandırmadan oynadığı için tebrik etmek isterim. Oyunda geçmeyen zamanı, “duman adamlar”ın tasarrufları sonucu kalan, can sıkıntısını, tam da akan, ilerleyen saati sahneye çıkararak -Quartz marka gözüme giriyordu.- ironiyi kurmaya çalışmak kolaycılık gibi geldi. Neyse susalım. Sessizlik anlatır zamanı. Momo’nun masalına inanmak istiyorum. Hiçbir yerden dağıtılan zamana ulaşmak mümkün olmasa da, zamanı, zaman içindeki yitimin; sözü, sazı, oyunu Beckett’den okumak daha mümkün gözüküyor. Zira, üç noktaları noktalayanlardan haz etmem. Bir varmış bir yokmuş…

 

Paylaş.

Yazarın bütün yazıları için: Can Merdan Doğan

Yanıtla