Mustafa Kırantepe ve Sabahattin Yakut İle Yeni Oyunları “Bir Alzheimer’ın Anıları” Üzerine Söyleşi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

Mimesis Haber/ Melek Kentmen’in Mustafa Kırantepe ve Sabahattin yakut ile yeni oyunları “Bir Alzheimer’ın Anıları” üzerine yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz.

“Biz o konuşulmamış anıları konuşturmayı tercih ettik.” Ne kadar derin bir cümle. Kim bilir yaşamımız boyunca konuşamadığımız, içimize attığımız neler vardı. Biz bugün onları tüm açıklığıyla Mustafa Kırantepe ve Sabahattin Yakut ile konuşmayı tercih ettik. Çok keyif aldığım bu sohbeti umarım aynı keyifle okursunuz.

Öncelikle sizleri tanıyabilir miyiz?

Mustafa Kırantepe: 1979 yılında İzmir’de doğdum. Eskişehir konservatuarı oyunculuk bölümünden mezun olduktan sonra İstanbul’da belirli tiyatrolarda oyunculuk ve bir arada dublaj yaptım. Sonrasında sinema, televizyon derken bir sene önce kendi tiyatromuzu kurduk. Aslında tiyatroyu kurma hayalimiz üç sene öncesine dayanıyor, baktık ki bir çatı altında toplanmamız ve oyunlarımızı oynatmamız gerekiyor, bizde hayalimizi gerçekleştirdik. Bir senedir bu çatı altında Sabahattin Yakut’un yazıp yönettiği “Bir Alzheimer’ın Anıları”nı oynuyoruz. Geçtiğimiz sene ilk sezonumuzu bu oyunla tamamladık. Uzun yıllardır ikimiz de tiyatronun içinde olsak da yeni bir tiyatro kurmak, onunla yeni bir başlangıç yapmak ve ilk hikayemizi anlatmak bizim için çok heyecanlıydı. Bir oluşumu yeşertebilmeyi yolda öğrendik, öğrenmeye devam ediyoruz. Bu sezona yetiştiremesek de yeni hikayeler, projeler peşindeyiz. Tiyatro Lotus olarak “Bir Alzheimer’ın Anıları” oyunumuzla aslında biraz da kendiliğinden edinmiş olduğumuz misyonumuzu, peşinden gelecek projelerde, hikayelerde nasıl devam ettitebileceğimize odaklandık biraz da. Belki sezon ortasına bile bir sürpriz yapabiliriz. Belli olmaz.

Sabahattin Yakut: Ben de Mustafa Kırantepe’nin mezun olduğu okula 2002 yılında giriş yaptım. Bursa Şehir Tiyatrosu’nda bir süre oynadıktan sonra İstanbul’a geldim. Burada Mustafa ile tanıştık. Gerçi ben onu okuldan tanıyordum, fakat şahsen tanışmamıştım. Bir oyunda beraber oynadık ve sonra çok iyi dost olduk, çok iyi anlaştık. Yıllar sonra niye beraber bir şey yapmıyoruz diye düşünürken, Mustafa benden bir oyun istedi. Ondan sonrada “Bir Alzheimer’ın Anıları” yolculuğumuz başladı.

Mustafa Bey internette şöyle bir bilgiye rastladım. Bu oyunun sizin kişisel hikâyeniz olduğu yazıyordu. Aslını sizden öğrenebilir miyiz?

Mustafa Kırantepe: Evet babam Alzheimer hastasıydı. Fakat adım dışında oyunda bana ait hiçbir şey yok. Aslında ben burada topu Sabahattin’e atmak istiyorum.

Mustafa Bey topu size attı, ama ben araya bir soru sıkıştırmak istiyorum. “Bana bir akıl lâzım” ile başlayıp “Bana bir akıl lâzım” ile bitiyor oyun, yani finaliyle başlıyor. Neden?

 

Sabahattin Yakut: Evet finaliyle başlıyor. Aslında çıkış noktamız orası oldu. Diğer soruya geri dönecek olursak, oyunda epizodlar halinde anlatılan bütün hikâyeler gerçek. Benim içinde bulunduğum, yaşadığım, ailemin başına gelen olaylar… Bunları dramatize edip, aslında bu topraklarda var olan, bu topraklara ait olan hikâyeleri birleştirip, yeniden dizayn ederek ortaya böyle bir şey çıkardık. Ve Mustafa’nın adına yazmak da çok keyifliydi. Çünkü Mustafa bu topraklardaki seçili isimlerden. Yazarken etrafıma bir baktım üç tane Mustafa var. Bir de Mustafa’yı kendi ağzından konuşturmak bana çok samimi geldi. Böyle olunca da o da bize ikinci bir çıkış noktası sağladı.

Alzheimer hastası biriyle yaşamış biri olarak, hikâye bana o hissi geçirdi. En azından ben kendi payıma düşeni aldım. Sizler ne hissettiniz yazarken ve oynarken?

Mustafa Kırantepe: Oyunda birebir bir hastalığı ve ona dair bir hikayeyi doğrudan anlatmıyoruz. Ama hastalık olarak baktığımda Alzheimer’ın benim kafamda şöyle bir hikâyesi var. Karşındaki insanın o halde olması hem çok acı, ama aynı zamanda da komik. O anın içinde yaşayabilirseniz birçok komik an da var. Zaten durum nihayete erdiğinde, içinizi acıtanlar değil de, sizi hastalığa dair gülümsetenler geliyor aklınıza. Aslında oyunun birçok çıkış noktası var. Bu da belki onlardan biri olabilir. Hem bir tarafımızı acıtsın, ama bir taraftan da güldürsün.

Sabahattin Yakut: Mustafa benden nasıl samimi bir hikâye istediğini söyledi. Bir, iki örnek de verdi. Tamam, ben seni anladım galiba” dedim. Sonra kısa bir hikâye yazıp getirdim. “Bu mudur?” dedim. “Budur, buradan devam edelim” dedi. Aslında biz Alzheimer ajitasyonunun içerisinde hiçbir şekilde bulunmak istemedik. Bu topraklardaki hemen hemen herkes, hepimiz Alzheimer. Her şeyi unutuyoruz, her şeyi siliyoruz, her şeyin üstüne sünger çekiyoruz.

Mustafa Kırantepe: Susmayı tercih ediyoruz.

Sabahattin Yakut: Susmakta bir tercih, unutmak da bir tercih. Dolayısıyla bunları biz nasıl ifade ederiz, bunları nasıl gerçek bir hikâye olarak anlatabiliriz dedik ve bununla beraber böyle bir yolculuğa çıktık. Yoksa birebir bir Alzheimer hastasının çektiği dertlere, sıkıntılara, tasalara dair hiçbir şey yok. Daha çok Alzheimer olan bizim yaşanmışlıklarımız. Mustafa’nın yaşadığı, benim yaşadığım olaylar. Oyunda da zaten hikâyeler Mustafa’nın çocuk tarafıyla gün yüzüne çıkıyor. Ben aslında susmak zorunda olduğum bir durumu yazmayı tercih ettim. Bunu yazmış olmam aynı zamanda benim ondan kurtulmam anlamına da geliyordu. Mustafa’nın da benzeri hikâyeleri vardı ve sonuç itibariyle duygusunu, enerjisini, bedenini ortaya koyduğunda o da susmamaya başladı. Bunu dillendirmeye başladı. Yani birlikte susmamayı tercih ettik. Susmamak beraberinde bir sürü eleştiriyi ya da ötelemeyi yanında getirebilirdi, ama biz bu tarafın karşısında durmak istedik. Kabul ediyorum bizim için bu tarafı biraz zordu. Mustafa samimi bir anlatımla sahneye çıkıyor ve tek başına seyirciyi o noktada tutarak bütün hikâyeleri anlatmaya çalıştı, çabaladı. Sanırım işin bu tarafı çok zordu.

Mustafa Kırantepe: Yani hiçbir oyunculuğun artistliğine girmeden, az önce sokakta karşılaştığım bir olayı burada size ya da bir başkasına nasıl anlatıyorsam sahnede de o samimiyette anlatmak derdindeydik hep. Çünkü diğeri biraz poz kesmek oluyor. Hani mukallitlikte değil yaptığım şey. Bu işin mahareti esasında maharetsizlik. Herhangi bir maharet sergilememek. Yani top sektirmemek. Mesela buraya inmek benim için zordu. Çünkü gayri ihtiyari sahne üzerine çıktığımızda sesimiz, duruşumuz başka bir hal alıyor. Hayır, biz sokaktan gelen bir insan nasıl anlatıyorsa öyle anlatma derdine girdik. Birde şuraya değinmek gerekiyor; unutmak bir süper güç olsaydı, bunu tercih eder miydik? Bazen yaralarımızı unutmaktan başka hiçbir ilaç iyileştiremiyor. Bunu belki de negatif bir şey olarak algılamamak gerekiyor. Çünkü öyle acılar var ki; babamınkinden yola çıkarsak, iki acıyı üst üste çok hızlı yaşadı. Kardeşini kaybetti, iki ay sonra oğlunu kaybetti, üçüncü de annemi kaybetti. Artık tamamen kendini kapattı. Annem Parkinson oldu, onu gördü, susmayı tercih etti. Hiçbirimizle iletişim kurmadı. Ben şehir dışından geldiğimde iletişim kuruyordu, ama ikinci gün gene kendini kapatıyordu. Herhangi bir sıkıntısı olup olmadığını sorduğumuzda, “Bilmiyorum!” diyordu. Biliyor halbuki, ama konuşmamayı, iletişim kurmamayı tercih ediyordu. Alzheimer teşhisi konulduktan sonra hasta ortalama beş sene yaşarken babam hastalığının onuncu senesinde şuan. Ben bunu herkese karşı duvar örmesine bağlıyorum. Aslında bu babamın süper gücüydü.

Sabahattin Yakut: Güzel bir şey söyledi Mustafa, “Konuşmamayı, susmayı tercih etti” dedi. Demin de söylediğimiz şeyin aynı şekilde vücut bulduğunu görüyorum. Biz o konuşulmamış anıları konuşturmayı tercih ettik. Biz eğer ajite etmek isteseydik, kanırta kanırta, ağlata ağlata bunu yapabilirdik. Ama bizim ilgilendiğimiz aslında Ferhan Şensoy’un, Haldun Taner’in, Zeki Alasya, Metin Akpınar’ın yaptığı, gelenekselimizde olan ama acıya tokadı çaka çaka güldüğümüz tatta bir şeyler. Kahkaha attığımız, canımızın yandığı ama gülerek ifade ettiğimiz durumları yaşamak ya da onları tekrardan hatırlatmak istedik. Bu nedenle de böyle bir yol seçtik.

Sabahattin bey, oyunun sonunda banttan türkü söyleyen babaannenizmiş galiba?

Sabahattin Yakut: Annem. Bu oyunu pandemi zamanı çalışmaya başladık. O zaman ablamlardan rica ettim annemin türkü söylerken sesini kaydetmelerini, onlar da kaydetti. Aslında annem bir tiyatro oyununda sesinin olacağını bilmiyordu. Eski şarkıları türküleri araştırdığımı düşünüp öyle söyledi o türküleri.

 

Yazdığınız oyunlar ya da ilerleyen zamanlarda beraber yapmayı düşündüğünüz işler var mı?

Sabahattin Yakut: Evet var. Benim 2012 yılından itibaren oyunlarım oynanıyor zaten. Bir Kurşun Deliğine Kaç İnsan Sığar, Kırık Merdiven, Ağlamayı Bilmeyen Kadınlar… Devlet repertuarında olan oyunlarımda var. Ama “Bir Alzheimer’ın Anıları” Gülay, Mustafa ve ben yani ekip olarak ilk oyunumuz. Sonrasında tabii aklımızda birçok proje var, fikirler var. Bunları hayata geçireceğiz ama sezon ortası olur, bir sonraki sezon olur, onu tam bilemiyoruz şimdilik. Ekibimize, şu anda üstlendiğimiz dile, üsluba, yaptığımız işe uygun neler üretebiliriz ona kafa yoruyoruz.

Mustafa Kırantepe: Biraz kervan yolda dizilir. Çünkü plan çok çabuk bozulabilen bir şey. Sana, bana, bize bağlı olmadan da bozuluyor. O yüzden bir gün sonrasını göre göre hareket etmek gerekiyor.

Mustafa bey tekrar tekrar hatırlatmayı istemem, ama babanızın Alzheimer olduğunu söylediniz. Sahnede de “Bir Alzheimer’ın Anıları” nı anlatıyorsunuz, zaman zaman canlandırıyorsunuz. Bu durum içinizi acıtmıyor mu? O günleri tekrar tekrar yaşıyor olmak?

Mustafa Kırantepe: Şunu tekrar yinelemekte yarar var. Çünkü bir iki seyircimizden de “Oyunda Alzheimer olan kimdi?” ya da “Oyun Alzheimer hastalığını anlatmıyor.” gibi dönüşler aldığımız oldu. Ben sahnede bir Alzheimer hastalığına yakalanmış birini canlandırmıyorum. Oyunumuz da bu hastalığı anlatmıyor. Biz yaşadığımız toprakların Alzheimer olmasını anlatmaya çalıştık. Bu toprakların her bir yerinde susulmuş, bastırılmış ve unutulmuş belki de unutmak zorunda kalınılmış anılar var çünkü. Ancak ben Alzheimer hastasını canlandırıyor da olsaydım bu beni zorlamazdı. Çünkü sahneye öyle bir hisle çıkmıyorum. Kulisin hatta tiyatronun içine bile almıyorum o duyguyu. Aslında bu hep sorulur, role girip, rolden çıkamamak. Öyle bir şeyin varlığı üzerime hiç yapışmadı benim. Öyle bir Kral Lear oynadı ki beş sene boyunca rolden çıkamadı gibi hikâyeler anlatılır. Kral Lear’ı oynamadan önce altı sene şatoda yaşamış. O biraz bana yapılan işi destansı hale getirmek gibi geliyor. Hani role girdi ama çıkamadı gibi şeyler. Bilemiyorum belki gerçekten yaşayan vardır, ama bu bence ciddi bir psikolojik sorun, böyle bir şeyi algılayamıyorum. En belirgin oynadığım televizyon dizisindeki adam gibi dolaşmaya kalksam “Nerede benim silahım falan” demem lazım. Öyle bir şey olmadı, umarım bundan sonra da olmaz.

Sabahattin Yakut: Bu da bir meslek nihayetinde. Kaynakçı da eve gidip kaynak yapmaya devam etmiyor.

Bir bakıma eve iş götürmemek de diyebiliriz…

Sabahattin Yakut: Aynen öyle. Bir de seyirciye saygısızlıkmış gibi geliyor bana.

Mustafa Kırantepe: Çok öznel bir şey. Sen ne yaşıyorsun ki bizi dışarıda bıraktın derim seyirci olarak böyle bir duruma.

Sabahattin Yakut: Seyirci uzaklaşmaya başlar. Bizim hep konuştuğumuz bir şey vardı: Bu oyun çıktığında rejisel hiçbir şey konuşulmayacak, çünkü bizim tek rejimiz var oyunculuk. Dolayısıyla o ne kadar samimiyse biz o kadar başarılıyız. “Hikâye bana dokundu, kendimden bir şeyler buldum” diyorsunuz ya, işte bunun olabilmesi için Mustafa’nın gerçekten çok samimi olarak hikâyesini anlatıyor olması gerekiyor. Yani kendi duygusuna asılıp, kendi duygusuyla oynamaya ya da onunla sizi kandırmaya kalkarsa seyirci bunu zaten hemen alır. Bu şunun gibi bir şey; suçsuzluğunu kanıtlamak için ağlayan bir çocuk gibi geliyor.

Mustafa Kırantepe: Ya da tam tersi örnek vereyim: Mesela sahne üzerinde oyuncular bazen koparlar, kahkaha krizine girerler. Seyircinin hissi bende şudur; sahne üzerinde oyuncular kopuyorsa ve buna seyirci kendini dahil edemiyorsa, neye gülüyorlar yabancılığını yaşıyorsa, o zaman aptal yerine konulduğunu düşünüyor. Diyelim ki oyuncunun fermuarı açık kalmış, seyirci oyuncularla birlikte o gülme anına dahil olabiliyorsa o zaman alkış kopuyor zaten.

Mustafa Bey çok sevilen bir dizinin, çok sevilen bir karakteriydiniz. Dizide bir kuru ekmeğe muhtaç oldunuz, ama doğrularınızdan ödün vermediniz. Acaba gerçekte de Mustafa Kırantepe doğrularından hiç ödün vermez mi?

Mustafa Kırantepe: Hayatımda o gemileri galiba birkaç defa yaktım. Ödün vermemek tarafında durdum hep. Karşı tarafa da şunu sundum, “Doğru olanın bu olmadığını anlarlar mı acaba?”. O hakkı tanıdım. Bu durum kopuşlarımdaki hikâyeyi kendi özel hayatımda biraz daha uzatmış olabilir. Ama evet kapıyı çekip çıktığım çok oldu. Hayat yolculuğunda o gemiler ister istemez yakılıyor. Çünkü mutsuz olduğun bir yerde niye durasın, mutsuz olduğun bir insanla niye hayatı paylaşasın. O yüzden karşılığında açlıksa açlık, üzüntüyse üzüntü, ama geçiyor. Her şeyin ilacı zaman.

Peki, siz yazıyor musunuz Mustafa Bey?

Mustafa Kırantepe: Bir şeyler karalıyorum, birilerine okuttuğumda “Aaaa ne güzel olmuş” diyorlar da, ben de tutarlılık, bir devamlılık yok. Yani üç cümle sonra dağılıveriyorum. Başka başka şeyleri anlatmaya başlıyorum. Sonrasında bir bakıyorum karman çorman bir şey çıkmış ortaya. Hedefi çok şaşırıyorum. Önüme bir şablon konulsa, belki o şablonun dışına çıkmadan bir şey yapabilirim ya da çabalarım ama Sabahattin gibi bir maharetim yok.

Sabahattin Yakut: Beğenmiyorsanız kesinlikle doğru yoldasınız. Ben hâlâ bile oyunu izlerken, keşke şu cümlenin yerine başka bir cümle koysaydım diye düşünüyorum. Bazı yazar önermelerinde şu vardır: Hiçbir eser hiçbir zaman tamamen bitmiş sayılmaz. Dolayısıyla da onu düzeltmekle uğraşmayın. Takılırsanız ilerlemiyor. Çünkü siz devamlı büyüyorsunuz, gelişiyorsunuz. Hayat akıyor.

Mustafa Kırantepe: En basitinden bir örnek vereyim; beş sene önce kullandığımız bir kelimeyi bugün kullanmıyoruz. Lugatınızdan atıyorsunuz. Zaman zaman moda olan kelimeler var ya, mesela babacım diyorduk, İzmir’de popüler olan bir kelime cankuş vardı mesela.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

 

Mustafa Kırantepe: Doğrusuyla, yanlışıyla, tanıtımın eksikliğiyle, geçen sene biz bir yolculuğa çıktık. Bu süreçte öğrenmeye çalışıyoruz. Bursa’nın değerli markalarından biri olan iç mimar ve XAXA adında bir markası ve tasarım ajansı olan arkadaşımız Özcan Öztürk sosyal medya ve tanıtım işlerimizle ilgileniyor. Böyle olunca biraz daha sistematik bir biçimde gidiyoruz. Daha duyulur hale geleceğiz. Biz buradayız, Tiyatro Lotus olarak oyunumuzu seyretmeye bekleriz.

Sabahattin Yakut: Konuştuğumuz gibi yeni bir şeyler yapacağız. Yeni bir şeyler deneyeceğiz. “Bir Alzheimer’ın Anıları” ile olan yolculuğumuz bizi ne kadar zorlasa da kendi imkanlarımızla bir şeyi devamlı kılmaya çalışıyoruz. Gerçekten devam edebilmek çok zor. Hele ki İstanbul şartlarında o tutarlılıkla devam etmek daha da zor.

Mustafa Kırantepe: Benzetme ne kadar doğru olur bilemiyorum, belki köze döneceğiz, ama o yangın hiç sönmeyecek. O inişler, çıkışlar mütemadiyen olacaktır. Çünkü bu yaşam. Hep zirvede, hep dolu salonlara oynamak amaç olabilir, ama ideal olan bu mu?

Sabahattin Yakut: Bu hikâye acı hikâyesi değil. Bu hikâye komik bir acı hikâyesi ve biz bu hikâyeyi anlatırken kimseyi acılandırmak, dertlendirmek, tasalandırmak niyetinde değiliz. Aksine tiyatronun o ateşleyici tarafıyla beraber düşünmeye sevk etmek istiyoruz. Yani güldürürken düşündüren, düşündürürken güldüren gibi bir klişe değil anlatmak istediğim. Biz herkesin yaşadığı, yaşarken acı olan, üç dakika sonra dışarıdan bakıp güldüğü bir yolculuk tasarladık. Seyirci bunu zamanla daha fazla görmeye başlayacak, görmeye başladığında oyunumuz duyulmaya başlayacak. “Bana bir akıl lâzım” sloganıyla başladık, devam ediyoruz.

Mustafa Kırantepe: Ayrıca röportajımızı Ataberk Öğe ve Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kurucusu olduğu Dan Kadıköy’de yaptık. Bize kapılarını açtıkları için çok teşekkür ederiz.

Oyun Tarihleri : 13 Ekim Bakırköy HOP

    31 Ekim CKM Küçük Salon

Her şeyi bütün samimiyetleriyle konuştukları için çok değerli Mustafa Kırantepe ve Sabahattin Yakut’a çok teşekkür ederim.

Paylaş.

Yanıtla