Kadın Direncinin Hikayesi

Pinterest LinkedIn Tumblr +

[Helin Kaya’nın hafta‘da yayımlanan; Derem Çıray, Işık Kaya ve Iraz Akçam ile yaptığı söyleşinin bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.]

Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızasını Londra’nın deneysel tiyatro sahnesiyle buluşturan ‘Hortlak Kızın Hikayesi’, Londra’nın ardından İstanbul seyircisiyle buluştu. Feminist ve ekolojik bir perspektifle kuşaklar boyunca dışlanan kadınların izini süren oyunu; yazar Derem Çıray, yönetmen Işık Kaya ve oyuncu Iraz Akçam ile konuştuk.

Bir tarafta Londra’nın deneysel tiyatro sahnesi, diğer tarafta Anadolu’nun bin yıllık kadın hafızası, mitleri ve gotik ögeleri var. Bu tezat gibi görünen ama birbirini besleyen iki farklı dünya, bu oyunda nasıl bir potada eridi?

DEREM ÇIRAY: Aslında o iki dünyanın birbirine çok uzak olduğunu düşünmüyoruz. Deneysel tiyatronun da Anadolu folklorunun da ortak bir yanı var: İkisi de görünmeyeni görünür kılmaya çalışıyor. Londra’da parçası olduğumuz tiyatro yaklaşımları ile Anadolu’nun hikâye anlatıcılığı arasında da güçlü bir akrabalık görüyoruz. Her ikisi de yeni anlatım biçimleri ararken hafızayla, bedenle, sesle ve hikâye anlatıcılığıyla ilişki kuruyor. Bu nedenle bizim için mesele iki farklı dünyanın çatışması değil, birbirini beslemesi oldu.

Projenin ilk kıvılcımı kimden, nasıl çıktı?

IŞIK KAYA: Oyunun ilk kıvılcımı Derem Çıray’ın yazdığı metinle ortaya çıktı. Metinle karşılaştığımız ilk anda bizi etkileyen şey, çok güncel ve yaygın bir kadın hikâyesini halk anlatılarının, hayalet öykülerinin ve Anadolu’nun sözlü kültürünün içinden kurabilmesiydi. Biz de bu metni sahneye taşırken bir yandan çağdaş ve deneysel performans araçlarından yararlandık, diğer yandan hikâyenin kök saldığı coğrafyanın ritmini, karanlığını ve hafızasını korumaya çalıştık.

Cazu’nun maruz kaldığı şiddet ve dışlanma ile doğanın, toprağın tahribatı ya da Anadolu’nun unutturulmaya çalışılan ritüelleri arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

IRAZ AKÇAM: Oyunda Cazu’nun bedeni ve içinde yaşadığı coğrafya sürekli bir mücadele alanına dönüşüyor. Bir yandan da Anadolu’daki pek çok ritüel, masal ve sözlü kültür geleneği kadınlar aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılmış. Bu hafıza silindikçe yalnızca kültürel bir miras değil, dünyayla kurduğumuz alternatif ilişki biçimleri de kayboluyor.

D.Ç.: Biz oyunda bu ilişkiyi doğrudan anlatmak yerine hikâye, atmosfer, dil ve imgeler aracılığıyla hissettirmeyi tercih ettik. Bu nedenle kadın bedenlerinde taşınan hafıza ile toprağın ve doğanın hafızası arasında; şiddet, sömürü ama aynı zamanda direnç ve yeniden var olma biçimleri üzerinden bağlar kurmaya çalıştık. O yüzden bu oyun bizim için yalnızca Cazu’nun hikâyesi değil, kuşaklar boyunca aktarılan kadın deneyimlerinin, hafızanın ve direncin hikâyesi.

Cazu karakteriyle kadınlara yüklenen ‘cadı’, ‘deli’, ‘albastı’ gibi kalıpları kaleme almak, yazarken neler hissettirdi size?

D.Ç.: Kadınlara atfedilen isimler değişiyor ama altında yatan mekanizma pek değişmiyor. Cadı, deli, albastı, cinli… Bunların hepsi aslında belirli davranışları cezalandırmanın farklı yolları. Bu durum sadece Anadolu’ya özgü de değil. Kadınlar tarih boyunca çoğu zaman ‘melek’ ya da ‘canavar’ ikiliğine sıkıştırılmış. İtaatkar kadın idealize edilirken, öfkesini ifade eden, bağımsız ya da normların dışına çıkan kadın korkulacak bir figüre dönüştürülüyor.

Cazu’yu yazarken beni heyecanlandıran şey, bu hikayeyi ‘canavar’ ilan edilen kişinin gözünden anlatmaktı. Eğer söz hakkı ona verilseydi, kendini nasıl anlatırdı? Oyun biraz bu sorunun peşinden gidiyor.

Peki, sohbetimizi birazda yönetmen koltuğuna çevirelim… Karşınızda hem çok katmanlı, fantastik bir metin hem de tek kişilik bir performans var. En çok nerede zorlandınız ya da heyecanlandınız?

I.K.:  Aslında beni en çok heyecanlandıran şey, fiziksel tiyatro öğeleriyle kurduğumuz fantastik dünyayı jenerasyonlar boyunca aktarılan travmalarla ve çok gerçek bir duygusal zeminle köklendirmek oldu. Oyundaki dönüşüm, yalnızca bireysel bir dönüşüm değil; kadınların, hafızanın ve doğanın birbirine bağlandığı daha büyük bir döngünün parçası. Metin bir genç kızın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, prova sürecinde sürekli kendimize şu soruyu sorduk: Bu hikâyenin hangi kısmı annemizi, anneannemizi ya da sokakta karşılaştığımız bir kadını anlatıyor? Bence oyunun asıl gücü de burada yatıyor.

I.A.: Cazu’nun hikâyesinde beni en çok besleyen şey, kendi seçimi olmayan bir geri dönüşü kendi seçtiği bir mücadeleye dönüştürmesi oldu. Çünkü Cazu’nun öfkesi yalnızca bireysel bir öfke değil; kuşaklar boyunca susturulmuş, suçlanmış ve görünmez kılınmış kadınların hafızasını da taşıyor. Bu yüzden karaktere yaklaşırken öfkeyi tek başına bir patlama olarak değil, hayatta kalma isteğiyle, merakla ve mücadele arzusuyla birlikte düşünmeye çalıştım.

Bugün kendi hayatımda da sistemlerin yarattığı kaçınılmaz mücadelelerin içinde, direncimi canlı tutan şeyin mücadele etme arzusu olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle Cazu’yla aramızda güçlü bir bağ kurdum. Onun geri dönüşü benim için yalnızca bir intikam hikâyesi değil; var olmaya, anlatmaya ve görünür olmaya devam etmenin ısrarı.

Devamı için tıklayınız.

Paylaş.

Yanıtla