Kültür Sanat Gazeteciliği Yoğun Bakımda: İktidar, Sermaye, Tık Üçgeni

Pinterest LinkedIn Tumblr +

1990’lı yıllarda Türkiye’nin 21 gazetesinin 13’ünde kültür sanat sayfası vardı, bu alanda 76 gazeteci çalışıyordu. Bugün 22 gazetenin yalnızca 6’sında kültür sanat sayfası var ve bu sayfaları taşıyan gazeteci sayısı 12. Siyasi iktidarın baskısı, büyük sermayenin bu alanı reklam ve tanıtım zeminine dönüştürmesi, dijitalleşmeyle birlikte patlayan tık haberciliği ve gazete yönetimlerinin vizyonsuzluğu hep birlikte bu tabloyu yarattı.

Tüm bu süreçte kültür sanat gazeteciliği yıllarca sessiz bir savaşın ortasında kaldı. Savaştan da ağır yaralar aldı. Gazetecilik eleştirel mesafesini yitirdi, sesini kıstı. Kültür sanat da hayatın merkezinden yavaş yavaş çekildi. Kaybeden yalnızca gazeteciler değil, okurlar, sanatçılar ve nihayetinde toplumun kendisi oldu.

Türk Dil Kurumu (TDK), yazar, eleştirmen ve şair Nurullah Ataç’ı ölüm yıldönümünde anmak için sosyal medyada bir paylaşım yaptı. Fakat, paylaşımda kullanılan fotoğraf Ataç’a ait değildi. Onun yerine İngiliz şair T.S. Eliot’ın fotoğrafı kullanılmıştı. Bunun sehven yapılan bir hata olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Kurum, üç yıldır aynı hatayı yapıyordu. Üstelik her yıl sosyal medyada uyarılmasına rağmen.

Türk dilini koruması gereken bir kurum, o dilin en önemli savunucularından birini yıllarca yabancı bir şairle karıştırıyordu. Ama Türkiye’de bu durumu fark eden ve haberleştiren kaç kültür sanat gazetecisi vardı? Olay ancak sosyal medyada gündem olduğunda gazetelerde ve internet sitelerinde haber oldu.

Kültür-sanat alanında hem kurumların hem de bu alandaki gazeteciliğin geldiği noktayı gösteren trajik bir örnek bu. Benzer bir hata 90’lı ya da 2000’li yılların başında yapılsaydı, bir kültür-sanat gazetecisi skandalı özel haber olarak yazardı. Kurum bir açıklama yapma zorunluluğu hisseder, bir daha böyle bir hata yapılmasının önüne geçilirdi. Çünkü o yıllarda Türkiye’de ulusal çaptaki gazetelerde çalışan kültür-sanat gazetecisi sayısı 70’in üzerindeydi. Bugün ise sadece 12. Bu sayıyı bir yere not edin, çünkü bu haber biraz da o 12 kişinin ve kültür-sanat gazeteciliğinin nereden nereye geldiğinin trajik hikâyesi.

90’LARDA SİVİLLEŞME İSTEĞİ KÜLTÜR-SANAT GAZETECİLİĞİNİ PARLATTI

Tarih 13 Ekim 1996. O gün yeni bir gazete, Radikal adıyla yayın hayatına başlıyor. Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, arka sayfadaki köşesinde “Biz bu gazetede ne yapacağız?” sorusunu yanıtlarken gazete, üç sayfalık (Kültür, Sinema, Nerede Ne Var) kültür-sanat bölümüyle çıkıyordu okur karşısına.

Bugünden bakıldığında şaşırtıcı gelebilir. Ama o yıllarda pek de şaşırtıcı değil. 90’larda yayımlanan 21 gazetenin 13’ünün kültür-sanat sayfası vardı ve bu sayfaları hazırlamak için basında toplam 76 gazeteci istihdam ediliyordu. Milliyet’ten Cumhuriyet’e, Aydınlık’tan Özgür Gündem’e, Yeni Yüzyıl’dan Türkiye’ye birçok gazete ya bir ya da iki sayfasını kültür-sanata ayırıyordu. Ama 24 sayfalık Radikal, kültür sanat alanına üç sayfa ayırmıştı, üstelik bu alanı takip eden 10 gazeteci istihdam ederek. Basın dünyası için iddialı bir girişti.

O yıllarda kültür-sanat gazeteciliği yalnızca etkinlik duyurularından ibaret değildi. Muhabirler haber peşine düşüyor, kulis takip ediyor, kurumları denetliyor ve gerektiğinde eleştiriyordu. Bir müzenin sergi politikası da, bir festivalin bütçesi de, bir yayınevinin aldığı kararlar da haber değeri taşıyordu. Önemli bir basın toplantısına 40-50 gazeteci katılıyordu. Hepsinin farklı bir sorusu, farklı bir bakışı vardı. O sorular, o bakışlar ertesi gün bir olayın farklı derinliklerde ve perspektiflerde okura yansımasını sağlıyordu.

‘YÜZEYSEL BİR HABER GAZETEYE GİREMEZDİ’

Açıldığı günden kapanana kadar Radikal’in kültür-sanat servisinde çalışan Erkan Aktuğ, “Tiyatro, müzik, edebiyat, sinema, plastik sanatlar alanlarını takip eden ayrı ayrı muhabirler vardı. Muhabirler takip ettikleri alanlarla ilgili haberler önerir, her gün toplantı yapılır, belirli içerikler belirlenir ve onlarla ilgili hızlıca haber üretilirdi. Birçok gazetenin kültür-sanat sayfası olduğu için muhabirlerden fark yaratan bir bakışla haber üretmesi beklenirdi” diyor.

Hâlen Hürriyet’te Kültür-Sanat Editörlüğü yapan İhsan Yılmaz ise dönemin yazı işlerinde Ahmet Oktay ve Orhan Duru gibi kültür-sanat alanında referans kabul edilen isimlerin görev yaptığını hatırlatıyor. Bu nedenle nitelik ölçütünün önemsendiğini, yüzeysel haberlerin gazeteye girmesinin kolay olmadığını söylüyor.

90’lardan itibaren kültür-sanat alanında yazılar yazan, haberler ve söyleşiler üreten Sanatatak’ın Genel Yayın Yönetmeni Ayşegül Sönmez, niteliği öncelemenin arkasında gazetelerin uzman gazeteci çalıştırma zorunluluğu olduğunu şöyle anlatıyor: “Gazetelerde bir değil, birkaç sinema yazarı vardı. Kendi içlerinde farklı ekollere aittiler. Edebiyat kulisini, kimin ne yazdığını takip edenler ayrıydı, romanları değerlendirenler ayrı. Mesela plastik sanatlar diye bir bölüm vardı. Muhabir yurt dışında sergiye gideceğim derdi; bütçe çıkardı.”

‘12 EYLÜL BASKISI NEDENİYLE TOPLUM KÜLTÜRE SARILDI’

90’lar, kültür-sanat gazeteciliğinin belirgin bir şekilde ortaya çıktığı ve bugünden bakıldığında en görkemli olduğu yıllar olarak görünüyor. Peki neden? Cevabın bir ayağı bizi 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ne götürüyor.

Askerî darbe yalnızca siyasi partileri ve sendikaları kapatmadı. Fikirleri ve farklı sesleri de susturdu, kimlikleri silmeye çalıştı. Lakin 10 yıl boyunca bastırılan her şey 90’larda yavaş yavaş su yüzüne çıktı. Devrimciler, Kürtler, Ermeniler, İslamcılar, milliyetçiler, liberal sol… Her kesim kendini yeniden tanımlama, yeniden anlatma ihtiyacı duydu. Kültür-sanat alanı da bunun kaldıracı oldu. Gazeteler bu misyonu üstlendi.

1998’de Evrensel gazetesinde kültür-sanat servisini kuran, Referans ve Radikal’de çalışan sinema yazarı Şenay Aydemir’e göre 80’li yıllar boyunca darbenin ağır koşullarında insanların kendilerini ifade etme biçimlerinden biri de kültür alanıydı ve bir birikim oluştu. Aydemir’e göre 80’lerin ortasında kentlerde yaşayan nüfus, kırsal kesimde yaşayanları geçmiş, Türkiye kentli bir ülke olmuş, kentlerde yaşayan insanlar da kültürel alana farklı şekillerde erişim talep etmeye başlamıştı.

‘KÜLTÜR ÖRGÜTLENME BİÇİMİYDİ, HAPİSHANEDEN MEKTUP ALIRDIK’

O yıllarda Özgür Gündem’de Kültür-Sanat Editörü olarak çalışan gazeteci Vecdi Erbay da aynı fikirde. 12 Eylül’ün ezdiği her kesim için kültürün kendini ifade etme alanı olmanın ötesinde bir çeşit toplumsal örgütlenme biçimi olduğunu anlatıyor: “Sadece dışarıdakiler için değil, hapishanelerde yatanlar için de bu böyleydi. Mesela bize hapishanelerden mektuplar gelirdi; kitap eleştirileri, sayfaya ilişkin eleştiriler… Yani dinamik bir alandı. Küçük, büyük gazeteler de bunun için ekipler kurup bu alanı ciddiyetle takip ederdi.”

90’larda Aydınlık gazetesinde Kültür-Sanat Editörü olan sinema yazarı Tunca Arslan, o yıllarda kültür-sanatın toplumsal hayatın içinde olduğunu söylüyor. Kentlerde yaşayan insanların alandaki gelişmeleri kendilerince takip etme istekleri olduğunu hatırlatıyor: “Bir söyleşide insanlar oturacak yer bulamazdı, bir roman ya da film haftalarca ciddiyetle tartışılırdı. Bugüne göre çok daha sağlıklı bir tartışma ortamı vardı ve eleştirel kültüre daha saygılı bir dönemdi.”

Kültür-sanat o yıllarda bir tüketim alanı değil, lüks hiç değildi, bir ihtiyaçtı. Her kesim sivilleşmeye çabalayan Türkiye’de kendi fikrine kültür üzerinden alan açmaya çalışıyordu. Gazeteler de bu çoğulluğu gazetecilik sınırları içinde topluma taşıyordu. Bugün 90’lı yıllarda gazetelerin kültür-sanat sayfalarına bakıldığında aslında o dönemin Türkiye’sinin fikir ve kimlik haritasını görmek mümkün.

İLK DARBE: 2001 KRİZİ

Ama bu tablo uzun sürmeyecekti. Milenyumun ilk yıllarında, 2001’de Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden biri yaşandı ve medyayı derinden sarstı. Gazeteler küçüldü, kadrolar eridi. Gazete yönetimleri kültür-sanat gazetecilerinden vazgeçmeyi tercih etti. İhsan Yılmaz o dönemi şöyle anlatıyor: “Zamanla ekonomik krizler vesaire geldikçe ilk gözden çıkarılan yerler kültür sanat sayfaları oldu. Kültür-sanat gazeteciliğinin bir ekip işi olduğu göz ardı edildi. Gazetede sanat daha az yer bulmaya başladı. Nitelik düşmeye başladı.”

2001 krizi yalnızca gazete kadrolarını eritmedi. Siyasi dengeleri de altüst etti. 2 Kasım 2002’deki seçimlerde AK Parti tek başına iktidara geldi. Muhafazakâr kökenli yeni siyasi iktidar, hem Türkiye’ye hem de Avrupa’ya kendini iyi göstermek için kültür alanını kullanıyordu. Hele hele iktidar hedefine AB’ye girmeyi koyunca kültür-sanat alanı yeniden kıymete bindi. Çünkü siyasi iktidar için kültür alanı o dönemin tabiriyle “yumuşak güç” olarak tanımlanıyordu.

‘SERMAYE’NİN YATIRIMI HABERCİLİĞİ ETKİLEDİ’

AK Parti’nin ilk Kültür Bakanı Hüseyin Çelik, o yıllarda kültür alanının sivil bir alan olduğunu, devletin bu alanda kontrolcü ve dayatıcı olmaktan çıkıp düzenleyici olması gerektiğini savunuyordu. 2004’te Sinema Yasası ve Telif Hakları Yasası yürürlüğe girdi. Bunlar, büyük sermayenin kültür-sanat alanına yatırım yapması için zemin hazırladı.

Söz konusu durumun en somut örneği İstanbul Modern’dir. Eczacıbaşı topluluğu müzeyi kurmak için Erdoğan’dan yer tahsisi istemiş, Erdoğan da 2004 sonunda Türkiye’de yapılacak AB zirvesine yetişmesi şartıyla gerekli izni vermişti. Çünkü Erdoğan o modern müzeyi AB liderleriyle birlikte açmak istiyordu. Aydemir’e göre bunlar aslında birbirine geçmiş siyasal ve ekonomik hedeflerdi.

Siyasi iktidarın ve sermayenin kültür-sanat alanına bakışlarının olumlu ve olumsuz yansımalarını 2000’li yıllar boyunca gördük. Olumlu yansıması şu oldu: 2000-2012 arasında yayın yapan 24 gazetenin 16’sında kültür-sanat sayfası vardı artık. Alanda istihdam edilen gazeteci sayısı 79’a çıkmıştı. Olumsuz yansıması ise zamanla ortaya çıktı; haberlerin perspektifi, dili değişmeye başlamıştı. Şenay Aydemir “Giderek sermayenin daha çok işin içine girdiği, kültür-sanat organizasyonlarında daha etkili olduğu ve geçmişten beri Türkiye’de var olsalar bile artık kültür alanını daha güçlü bir biçimde domine etmeye başladıkları bir kültür ortamına doğru ilerledik. Bu haberlerin diline de perspektifine de yansıdı” diyor.

ESER ÜRÜNE, OKUR TÜKETİCİYE DÖNÜŞTÜ

Tam da o yıllarda Türkiye yeni bir kavramla tanıştı: “Kültür endüstrisinin aktörleri”. Kimdi bu aktörler, kimdi bu karar vericiler? Bu alana yatırım yapan insanlardı. O zamana kadar okur, dinleyici, seyirci olarak tanımlanan insanlar, kültür ya da sanat tüketicisi olarak adlandırılmaya başlandı. Bir sanat eseri olarak görülen kitaplar, albümler, filmler birer ürün muamelesi görüyordu. Değeriyle değil, ederiyle değerlendirilir oldu. Bu, kültür alanının bir yatırım alanı olarak görülmesinin sonucuydu.

Sanatatak’ın Genel Yayın Yönetmeni Ayşegül Sönmez o yıllarda isyan etmişti. Çünkü bir yerde yatırım varsa, o alana ekonomi alanında çalışan gazeteciler bakardı. Sönmez de müzayede haberi yapan ve bunu ekonomi sayfalarında okura sunan yeni ekosisteme isyan ediyordu. “Kültür-sanat alanı parayla ilişkilendirilerek anlatılmaya başlandı. Ben de siz sanat sergisine gidin, yazın; ben de gideyim, bir ekonomi haberi yapayım o zaman diyen bir manifesto yazmıştım o yıllarda,” diyor.

Sorunun bir başka boyutu ise kültür-sanat gazetecilerinin haber seçimlerine yönelik kısıtlamaydı. Aydemir, “Servis şeflerinin ağzına ‘sıkıcı’ diye bir kavram girdi. Bir konu önerdiğinizde, ‘O konu çok sıkıcı’ demeye başladılar. Bir kitap öneriyorsunuz, ‘O kitap çok sıkıcı’. ‘O müzisyen çok sıkıcı’, ‘Bu yazar çok sıkıcı’… Haberler sürekli haz veren, neşe veren, keyif veren bir formata dönüşmeye başladı” diyor.

KÜLTÜR SANAT HABERLERİ İLAN ALMAK İÇİN KULLANILDI

Bu yeni ekosistem yavaş yavaş kuruldu ama gazetecileri de zor bir durumun içinde bıraktı. İhsan Yılmaz anlatıyor: “Bir halkla ilişkiler (PR) şirketi çok sayıda firmayı temsil ediyor. Bir sanatçıya ya da etkinliğe sponsor olan firma, gazetenin ilan müşterisi de oluyor. Dolayısıyla sanatçılarla yapılan söyleşiyi ya da haberi gazetede görmek istiyorlar. Böyle bir sarmalın içine girdik, PR’ın ağırlığı giderek hissedilir oldu. Sanatçı ya da eser aleyhine hiçbir şey söyleyememe, eleştirel bir gözle bakamama, baksan bile sert bir şekilde yansıtamama durumu ortaya çıktı. Haberin çıktığı sayının ertesi günü aynı sponsor firmanın tam sayfa ilanını gazetede gören okur bunu birbirine bağlıyordu. Bu da güvenilirliği zedelemeye başladı.”

2000’lerin sonuna gelindiğinde kültür-sanat sayfaları 90’lardaki gibi Türkiye’nin fikir ve kimlik haritasını taşıyan, farklı seslerin kendini ifade ettiği alan olmaktan çıkmış, artık farklı bir anlam ifade etmeye başlamıştı. İhsan Yılmaz’ın anlattığı o sarmal derinleştikçe kültür-sanat sayfaları sermayeden ilan almak için göz kırpılan alanlara dönüştü. Hâl böyle olunca eleştirel bakış, mesafeli duruş geri çekildi. Nitekim 90’larda kültür-sanat sayfası olan gazetelerin toplam tiraj içindeki payı yüzde 49 iken, 2000-2012 arasında bu oran yüzde 66’ya çıkmıştı. Sayılar büyümeyi gösteriyordu. Ama büyümenin arkasında yatan motivasyon sermayeyle ilişki kurmaktı.

SİYASİ KRİZLERİN FATURASI KÜLTÜR SANATA ÇIKARILDI

Türkiye’nin geçirdiği toplumsal ve siyasi krizler kültür alanını doğrudan etkiliyordu. Cumhurbaşkanlığı krizi, Ergenekon ve Balyoz operasyonları, Anayasa referandumu, giderek derinleşen kutuplaşma derken 2010’lara doğru ülkede yeni fay hatları ortaya çıktı. Siyasi iktidarın AB hedefini geri plana atmasıyla kültür alanı sermayenin gözünde değerini yitirdi. Siyasi iktidar kendi kültür politikasını inşa etmek için alana müdahale etmeye başladı. Gazeteler el değiştiriyor, yeni sahipler hükümete yakın durmayı tercih ediyordu. Kültür-sanat sayfaları da bu yeni düzenin içinde şekillenmeye başladı.

Şenay Aydemir bu süreci şöyle özetliyor: “Siyasal alan daraldıkça, kültür-sanat alanında iş üreten sermaye grupları da ister istemez siyasal iktidarın kırmızı çizgilerine göre yeniden hizalanmak zorunda kaldı. Medyada patronaj değişimini de atlamamak lazım. Sabah, sonra Hürriyet, o yıllarda el değiştirdi ve iktidara yakın kurumların eline geçti. Dolayısıyla bu, ister istemez bir daralmayı beraberinde getirdi.”

TIK HABERCİLİĞİ KÜLTÜR SANATI EZDİ

Aslında her şey üst üste gelmişti. Siyasi iktidarın baskısı, sermayenin bu alanla mesafelenmesi ve bir de basının dijitalleşme sürecine girmesi… Gazete yönetimlerinin vizyonsuzluğu, dijitalleşme sürecinin el yordamıyla inşa edilmesine neden oldu. Tık haberciliğini çok sevdi dijital dünya. Bu kaostan kültür alanı büyük yaralar alarak yoluna devam etmek zorunda kaldı.

2013’e girerken kültür alanında büyük bir daralma gözle görülüyordu. Gazete yöneticileri kültür-sanat sayfalarının artık ekonomik getirisi olmadığına ya da tehlikeli olduğuna kanaat getirmişti. Sayfalar teker teker kapandı ya da alanları küçüldü. İktidardan gelen kültürel hegemonya hamleleri ve Gezi Olayları’yla birlikte artık “kültür savaşları”ndan söz edilir olmuştu.

2010’lara girerken 16 gazetenin kültür-sanat sayfası varken, 2013 başında bu sayı 12’ye düştü. İstihdam edilen gazeteci sayısı da 79’dan 51’e geriledi. Türkiye gazetesinin kültür-sanat editörü Murat Öztekin, 90’larda 10’a yakın kişinin çalıştığı servisin 2010’lardan itibaren tek kişiye indiğini anlatıyor. Şimdilerde Milliyet gazetesinde kültür-sanat editörü olarak çalışan deneyimli gazeteci Efnan Atmaca, kültür-sanatın gazete yönetimlerinde hep üvey evlat muamelesi gördüğünü, ister ekonomik ister siyasi kriz anlarında bu evlattan çok çabuk vazgeçtiklerini söylüyor. O yıllarda Evrensel gazetesinde çalışan Devrim Acaroğlu, her şeye rağmen bu alanda direnen gazete ve gazeteciler olsa da kaybedenin yalnızca onlar olmadığını düşünüyor. Yazılı basının her zaman kültürel hafızaya malzeme biriktirdiğini, dijitalleşen çağda ise yapılanların kayıtlara geçme olasılığının giderek azaldığını anlatıyor. Ama bu pek de kimsenin umurunda değildi o günlerde.

Gazete yönetimleri kültür-sanat sayfalarını kapatırken savunmaları hazırdı: “İnternet sitemizde bu haberlere yer veriyoruz.” Ama o internet sitelerinde kültür-sanat haberleri tık haberciliğiyle baş edemiyordu. Bir cinayetin, bir skandalın, bir magazin haberinin yanında bir sergi eleştirisi ya da bir roman değerlendirmesi görünmez oluyordu. Metrik ölçümleri kültür-sanat haberlerini sürekli aşağıya itiyordu. Bir süre sonra editörler de bu haberlere daha az yer vermeye başladı. Kısır döngü böyle tamamlandı.

Ama dijital dünya yeni bir alandı. O güne kadar yazılı basında çalışan gazetecilerin bazıları, daralan kültür alanına sahip çıkmak için dijital dünyayı kullanmayı bir seçenek olarak gördü. Sanatatak biraz da böyle doğdu. Daha butikti belki ama bağımsız ve özgürdü. Eleştirel bakışın ve niteliğin öncelendiği bir yapı… Ama ekonomik olarak bu tür yapıları sürdürmek için gazetecilerin olağanüstü bir çaba harcaması gerekiyordu.

ELEŞTİRMEN GİTTİ, FENOMEN GELDİ

Ne var ki, dijital alanı kullanan sadece gazeteciler değildi. Özellikle sosyal medyayı kullanarak her şeyi öven, influencer, içerik üreticisi, fenomen olarak adlandırılan yeni isimler ortaya çıkmaya başlamıştı.

Gazeteciler her şeye rağmen mesleki etik değerlerle kendilerini sınırlandırırken, influencerlar kendilerini hiç sınırlama ihtiyacı duymuyordu. Mesafelenme ortadan kalkınca övgü yerini aşırı övgüye bıraktı. Erkan Aktuğ “Sosyal medya sayesinde adeta herkes kültür-sanat gazetecisi oldu! İnsan yaptığı işle hayatını idame ettiremeyecekse başka bir yol izliyor. Eğer o işi yapmaya devam ediyorsa ve hep oradan para kazanmak istiyorsa, artık bir şeyleri övmenin ötesine geçip reklamını yapmaya başlıyor. O zaman da eleştirel bakış ortadan kalkıyor, tartışma kültürü yara alıyor. Sistem bunu dayatıyordu. Tüm bunları o yıllarda yaşadık” diyor.

2020’li yıllara böyle girildi. Pandemi kültür-sanat alanının toplum için ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Evlerde yalıtılmış hayatlar sürerken bir filmin, bir kitabın, bir şarkının ne kadar önemli olduğunu herkes fark etti. Fakat pandemi bitince bu duygu uzun ömürlü olmadı.

YOĞUN BAKIMDAKİ GAZETECİLİK

Türkiye’de kronikleşen ekonomik kriz, siyasi iktidarın baskısı, kültür savaşları derken Tunca Arslan’ın deyişiyle kültür-sanat toplumsal yaşamdan dışlandı: “Bunun siyasi, ideolojik, kültürel nedenleri var. Hükümet politikaları, sermayenin tavrı, neoliberal politikaların yarattığı kültür… Bir dönem insanlar için ekmek ve su gibi ihtiyaç olan bu alan halktan uzaklaştı. Ekonomik krizin etkisi, kültürün ticarileşmesi gibi nedenlerden dolayı kültürle sanatla uğraşmak pahalı bir şey oldu. Ne eleştiri kültürü kaldı ortada ne de sağlıklı bir tartışma ortamı.”

Bugün basılı 22 ulusal gazetenin sadece altısında kültür-sanat sayfası var. Bu sayfalar için istihdam edilen gazeteci sayısı ise 12! Gazeteciler bu alanda çalışamayınca içerik üreticileri devreye giriyor.

Kültür-sanat gazeteciliği bir anlamda yoğun bakımda. Ama bu alanda hiç iş yapılmadığı anlamına da gelmiyor. Sanatatak gibi bağımsız yapılar ayakta durmaya çalışıyor, dijitalde yeni sesler çıkıyor, hâlâ yazan çizen insanlar var. İş modelinin kökten değiştiği ise bir gerçek.

Şenay Aydemir bu dönüşümü şöyle özetliyor: “Bizde işin biçimi ve formatı organik biçimde dönüştü. Bugün artık kültür-sanat gazetecisiyle ya da içerik üreticisiyle haberini yaptığı kurumlar iç içe geçmiş durumda. Birbirlerinin partneri artık onlar. Ticari ilişkileri var.”

MESAFELENMEYE VE ELEŞTİREL TUTUMA İHTİYAÇ VAR

Erkan Aktuğ ise gelinen noktayı anlamakta zorlandığını anlatıyor: “İnsanı geliştiren, bakış açısını zenginleştiren, özgürleşmesini sağlayan bir şey olarak görürüm sanatı. Sanat içerikleri tanıtım ve reklam odaklı hale geldiğinde, içerikler zamanla zayıflamaya başlıyor. Şimdi çok az iyi film çekiliyor. Heyecanlandıran şeylerin sayısı gittikçe azalıyor. Acaba bunun nedeni, eleştirel bakıştan uzaklaşmak olabilir mi?”

Ayşegül Sönmez işte bu sorunun cevabını veriyor: “Kültür-sanat gazeteciliğinin mesafelenmeye ve eleştirel tutuma ihtiyacı var. Çünkü bir alanı geliştiren şey eleştiridir. Çok uzun süredir bir roman yazarıyla, film yönetmeniyle didişen röportaj görmedim. Eskiden o eserin sahibi de severdi didişmeyi. ‘Nihayet biri gelip benimle eserimi tartışıyor’ derdi. Artık öyle değil.”

BİR MEDENİYET YÜZ YILDA GERİYE Mİ GİTTİ?

Şimdi zamanda bir yolculuk yapalım. Yıl 1917. 1. Dünya Savaşı bütün şiddetiyle sürüyor, cepheler yanıyor, İstanbul’da kıtlık var. Sekiz sayfalık bir gazete çıkıyor o günlerde. Sekiz sayfanın birini sinemaya ayırıyor. Yıl 2026. Elimizde her şey var. Teknoloji var, imkân var, üstelik kültür-sanat dünyası bir şekilde canlı. Tiyatrolar perde açıyor, galerilerde sergiler var, konserler hız kesmiyor, her hafta filmler vizyona giriyor. Ama büyük gazetelerin çoğunda kültür-sanat sayfası yok ve bu alanda sadece 12 gazeteci çalışıyor.

Savaşın ortasında, kıtlığın içinde, sekiz sayfalık bir gazete sinemayı toplumun gündemine taşıyabiliyordu. Acaba bir medeniyet yüz yılda geriye mi gitti? Karar vermek size kalmış.

JUORNO

Paylaş.

Yanıtla