[Şirin Eral-Ok’un Birgün‘de yayımlanan yazısının bir kısmını okurlarımızla paylaşıyoruz.]
Bazı akşamlar vardır; salonun ışıkları söndüğünde yalnızca bir tiyatro oyunu izlemiş olmazsınız. Perde kapanır, oyuncular selam verir, alkışlar diner ama içinizde bir şeyler konuşmaya devam eder. Çünkü sahnede gördüğünüz yalnızca bir hikâye değil, hayatın kendisidir.
Bugün Ulm’da Cultura’nın sahnelediği ve final gösterisini gerçekleştirdiği “Kocamı Gömme Töreni” adlı oyunu izledik. Oyunun iki gösteriminden elde edilen gelir, Ulm Cem Evi’ne katkı sağlamak amacıyla bağışlandı. Bu yönüyle bile sanatın yalnızca estetik bir faaliyet olmadığını; dayanışmanın, paylaşmanın ve toplumsal sorumluluğun da önemli bir parçası olduğunu bir kez daha gördük.
Ancak sahnede izlediğimiz şey bundan çok daha fazlasıydı.
“Kocamı Gömme Töreni”, kadınların görünmeyen hikâyelerini, bastırılmış duygularını, sessiz bırakıldıkları acıları ve tüm bunlara rağmen ayakta kalma mücadelelerini anlatan güçlü bir yapımdı.
Beş kadın karakter…
Beş ayrı yaşam…
Beş ayrı yara…
Ve beş ayrı direnme biçimi…
Eylül’ün kırgınlığında yılların yükünü, Ahu’nun kararlılığında vazgeçmemenin gücünü, Serap’ın hikâyesinde derin yaraları, Cemile’nin mizahında hayata tutunma çabasını ve Zeynep’in yükselen sesinde korkunun cesarete dönüşümünü gördük.
Sahnedeki kadınlar aslında yalnız değildi. Onların arkasında sesi duyulmayan binlerce kadın vardı. Çünkü bu oyun yalnızca bireysel hikâyeler anlatmıyor, toplumsal bir gerçeği gözler önüne seriyordu:
Kadına yönelik şiddeti…
Toplumun hâlâ çözmekte zorlandığı, kimi zaman görmezden geldiği, kimi zaman da normalleştirmeye çalıştığı acı bir gerçeği…
Oyunun en güçlü yanı ise bu ağır konuyu işlerken seyirciyi ajitasyona boğmamasıydı. Hayatın içinden konuşuyor, mizahı kullanırken acıyı gizlemiyor, güldürürken düşündürüyor, düşündürürken de insanın yüreğine dokunuyordu.
Devamını okumak için tıklayınız.
