Zehra İpşiroğlu
Ingeborg Bachmann’ın 100.Yılı
Ahmet Cemal’in ve Kamuran Şipal’in nefis çevirileriyle Malina adlı romanı, Otuzuncu Yaş adı altında toplanan öyküleri ve şiirleriyle bizde de geniş çevrelerce değilse de entelektüel bir kesimde çok iyi tanınan Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann (1926-1973) üzerine yapılan son belgesel Bir Zamanlar Biri Olan Ben çok çarpıcı bir deneysel film çalışması sunuyor.

Bir zamanlar biri olan ben
Yönetmen Regina Schilling’in senaryosunu ve tasarımını oluşturduğu bu belgeselde yazarla yapılmış çeşitli röportajlardan, onun yapıtlarından okumalardan, görsel malzemeden oluşan zengin bir arşiv malzemesinden bir kolaj oluşturulmuş.
Arka planda yer yer Bachmann’ın sesini duyuyor, onun şiirleri ve öykülerinden parçalar dinliyoruz. Önplanda Bachmann’ı canlandıran ünlü oyuncu Sandra Hüller performanslarıyla yazarı bugüne taşıyor. Ama bu kurgu -sahneleri filmin bütününde sadece bir gönderme işlevini görüyor. Başka bir deyişle geri planda kalıyor. Sözgelimi yazarı temsil eden oyuncuyu yazı makinasında çalışırken, dans ederken ya da kriz geçirirken izliyoruz; ama ne yaparsa yapsın onu saran yoğun yalnızlığın sınırları içinde kalıyor. Kurgu sahneleri sadece Bachmann’ın uçuşa geçen ya da göklere çıkan inişli çıkışlı yaşamına ve yalnızlığına kısa kısa göndermeler yapıyor.
Erkek sanat dünyasında bir kadın
Filmin ilginç yanı yazarın arayışlarının ve çalışmalarının hep ön planda olması buna karşılık özel yaşamının sisli puslu bir atmosferde geri planda kalması. Ellili, altmışlı yıllarda sadece erkeklerin hüküm sürdüğü sanat ve edebiyat dünyasında bir kadının kendini yazar olarak kabul ettirmesi neredeyse olanaksız gibi. Bachmann’ın bıyık altından gülmelere, dalga geçmelere, “ne hırslı bir kadın”, “sanatı için bu kadar gözü dönmüş birine hiç rastlamadım” gibi alaycı söylemlere aldırmadan doğru bildiği yolda adım adım yürümesi olağanüstü cesaretini gösteriyor. Erkeklerin beklentileri ile Bachmann’ın arayışı birbiriyle sürekli olarak çatıştığından yaşamına giren üç erkekle ünlü besteci Werner Henze, şair Paul Celan ve yazara Max Frisch’le de birlikteliği uzun süremiyor. Sözgelimi Max Frisch’in öykü ve romanlarında kadınları ikinci planda gören erkek odaklı bir dünya sergileniyor. Erkek odaklı bir yaşam kadını bilinmezliğe, anlaşılmazlığa iterek öyle bir ötekileştiriyor ki kadın erkek ilişkilerinin bundan etkilenmemesi mümkün değil. “Faşizm erkek ve kadın arasındaki ilişkide başlar” diyen Bachmann’ın ise tek isteği birinin eşi ya da sevgilisi olmak değil özgürlüğünü ve bağımsızlığını sonuna değin koruyarak kendini sanatına verebilmek. Bachmann yapıtlarında hep acı, korku, şiddet, korku ve erkek ve kadın ilişkilerindeki yıkıcı güçler üzerinde duruyor.
Kırılganlık ve direnme gücü
Filmin belki de en çarpıcı yanı Ingeborg Bachmann’ın ödül konuşmalarında, röportajlarında aşırı ürkek, çekingen dahası ezik hali, buna karşılık kendini sanatçı olarak kabul ettirme çabasındaki kararlılığı ve güçlülüğü. Bu haliyle hem aşırı kırılgan hem de çok güçlü ve dirençli bir kadın canlanıyor gözümüzün önünde. Kendini tanımlarken içindeki ikilikten söz etmesi, içinde hem bir kadın hem de bir erkek olduğunu söylemesi yazarın erkeklerin kendisine bakışını (ataerkil ideolojiyi) ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. Erkek bakışına göre kadının dünyası sanat dünyası değil ocak başıdır. Bu sınırı kıran bir kadınsa kadınlığını büyük oranda yitirmiş erkeksi bir kadındır. Filmin bir yerinde oyuncu Sandra Hüller Bachmann’ın özellikle Malina romanında ele aldığı arayışına işaret ederken farklı kadın ve erkek giysileriyle bir show yaparak kendini ayna izliyor… Evet kimdir bu cesur yazar erkek mi kadın mı? Öte yandan Spiegel dergisi Bachmann’ı dergiye kapak yaptığında, sarı saçlı güzel bir kadından söz ediliyor…Şimdi rolleri bir an değiştirelim: Spiegel dergisinin sarı saçlı, mavi gözlü, yakışıklı bir erkek yazardan söz ettiğini düşünelim. Her yerde bu yazarın hırsından nasıl gözünün dönmüş olduğunun konuşulduğunu varsayalım. Böyle bir şey çok tuhaf olmaz mıydı? Evet ama konu kadın olunca kimse bu tuhaflığı göremiyor, en azından o dönemde göremiyordu.
Gizemli bir ölüm
Şiirlerinde hep alev ve ölüm motiflerini kullanan Bachmann’ın henüz çok erken yaşta çok trajik bir sonu oluyor. Bir otel odasında sigarası tutuştuğu için yanarak ölüyor. Bu ölüm gerçekten bir kaza mı? Büyük olasılıkla öyle, ama kesin olarak bilemiyoruz. Belki de Bachmann’ın kırılganlığı galip geliyor. Nitekim Max Frisch’den ayrıldıktan sonra sinir krizleri geçirerek uzun süre akıl hastanesine düşüyor, tedavi görüyor, anti depresif ilaçlar alıyor. Kim bilir belki de erkek dünyasında onu yer yer yere vuran mücadelesine yenik düşüyor. Bu dönemde kaleme aldığı Malina’da güç ve iktidar, yaralanma ve kimlik kaybı gibi izlekleri işliyor. Frankfurt derslerinde dile getirdiği “Gerçeklere insan tahammül edebilmeli” sözleri onun edebiyatı bir güzelleme olarak görmediğini gösteriyor. Edebiyat tüm acıları dile getirebilmeli, adaletsizliği, şiddeti açıkça gözler önüne sermeli. Romanın sonunda yer alan ‘Bu bir cinayetti’ cümlesi iktidar ve gücün kadın kimliğini nasıl paramparça ettiğini gündeme getiriyor.
Bachmann’ın yeteneği ile erkek dünyasında bir ilk olsa da, kendini olağanüstü bir yazar olarak kabul ettirmeyi başarsa da bu süreçte ne kadar yıprandığını da bu belgeselde somut olarak görebiliyoruz. Bugün çok şey değişti. Kadınlar kendilerini sanat ve kültür başta olmak üzere birçok alanda kabul ettirebiliyorlar. Ama sözgelimi me too hareketiyle sürekli gündemde olan ataerkil ideoloji yine de etkisini farklı biçimlerde sürdürüyor.
